Kategoriler
Forbes Yazıları

Mobil Telefonlar Değişiyor

Apple, iPhone lansmanından sonra övgüden  ziyade eleştiri aldı. Steve Jobbs gibi başarılı bir yöneticinin hata yapmasını veya başarısız olmasını gizlice ummak insanın doğasında var ama ben Steve Jobbs’ın başarılı olmasını gönülden arzu ediyordum. Çünkü onun “Trend Setter – Trendleri Belirleyici” özelliği özellikle ABD gibi alışkanlıkların en önemli karar kıstası olduğu ülkelerde bir çok pazarı bir anda canlandırabiliyor.

ABD’de alışkanlıkların en belirleyici olduğu ürünlerden biri mobil telefonlardır. ABD pazarının lideri Motorola ilk ürünlerini kapaklı olarak çıkardığı için ABD’de bu bir standart (!!!) olarak kabul edilmiş ve pazara kapaklı modeller egemen olmuştu. Bu alışkanlık hâlâ devam ediyor. Amerikalılar kapaklı Motorola’larının yanına Palm Pilot’larını alıp mobil ofislerini bu şekilde oluşturduktan sonra imdatlarına son birkaç yılda BlackBerry yetişmiştir.

Dostlarım, arkadaşlarım ve iş hayatında yakın çalıştıklarım kullandığım mobil çözümler hakkında zaman zaman benden fikir aldıkları için son dönemde farkettiğim kadarıyla seçeneklerin artmasıyla karar süreçleri uzamaya başladı. Bugün birçok kişi tüm kayıtlarını mobil telefonları üzerinde tutuyor ve sahip oldukları bir bilgisayar ile bağlantıları mevcut değil. Bakıldığında bu yöntemden oldukça memnunlar ve diğer yöntem onlar için karmaşık geliyor. Bu tip kullanıcılar iletişim aracı olarak e-mail’den ziyade sms kullanıyorlar. Fotoğraf çekmek, video kaydı yapmak, MMS göndermek gibi multimedya özelliklere de rağbet etmiyorlar. Bu tip kullanıcılar için mobil telefon marka bağımlılığı da oldukça yüksek. Onlar farklı menülerle tanışmayı pek sevmiyorlar, o yüzden kullandıkları markanın yeni çıkan modelleri onların ilgisini çekiyor. Nokia bu konuda en çok tercih edilen ama Samsung’un benzer menüsü de Samsung’a ilgiyi arttırıyor.

Diğer tür kullanıcılar ise yarı-mobil olanlar. Onlar e-mail’lerini devamlı görmek, detaylı bilgi içeren adres defterlerine  (ev, iş, mobil no.lar vs.ı) sahip olmak istiyorlar ve bütün bunları  bir bilgisayar ile bağlantılı senkronize etmek istiyorlar. Bu tür kullanıcılar bir başka deyimle “arada” kullanıcılar. Yani hem cep telefonunun o muhteşem kullanım kolaylığından vazgeçemiyorlar (her şeyi tek elle halletmek, araba kullanırken çok daha rahat telefon araması yapabilmek), hem de “mobil ofis” uygulamalarından da vazgeçmek istemiyorlar. Bu tür kullanıcılar ağırlıklı “Symbian” işletim sistemini kullanan mobil telefonların müdavimi.

Üçüncü tür kullanıcılar e-maillerini anında görmek, onlara hemen cevap vermek istiyorlar. Kendileri için önemli olan birçok dosyayı (word, excel, power point, pdf, wav, vs) gelen e-mail ile beraber açmak, düzeltmek, hatta yanlarında taşımak istiyorlar. Onlar için gerçek mobil ofis anlayışı, gerçek olarak “mobil ofis” de budur. Fotoğraf çeken fakat düzenli olarak saklamayan bu kullanıcılar MMS de pek yollamıyorlar. Bu tür kullanıcılar için önlerinde 2 tane işletim sistemi/ürün grubu var: Microsoft Mobile kullanan PDA’ler ve BlackBerry.

Ben Microsoft Mobile kullanıcısıyım. Bu alışkanlığı edinmemdeki en önemli faktör, özellikle Word, Excel, PowerPoint vs tipi dökümanları hem mobil telefonumda saklamayı seviyorum, hem de yeni dökümanları mobil telefonumda hazırlıyabiliyorum. Şu an i-mate JASJAM kullanıyorum ve ilk kez bu model ile tek hareketle (jog-dial) telefon araması yapabiliyorum.

ABD’nin tartışmasız lideri BlackBerry şu an için Avrupa’da da GSM operatörleri tarafından daha çok tercih ediliyor. BlackBerry’nin mesajlaşma protokolleri mobil şebekeye özel tasarlandıklarından, örneğin, 5KB bir e-mail için  Microsoft Direct Push (MSFP) 12,591 byte trafik yaratırken  BlackBerry sadece 3,244 byte (4 kat daha az) ile aynı e-maili taşıyabiliyor. Bu durum şebeke operatörleri açısından daha az kapasite ile aynı servisi verme, kullanıcı açısından daha az maliyetle servisi kullanma avantajı getirmekte ve doğaldır ki kullanıcı daha az pil ömrü ile aynı mail trafiğini yönetebilmektedir. BlackBerry ile yeni tanışıp, hızlı adapte olamayan bir bölüm kullanıcılar da yanlarında mutlaka basit fonksiyonlu, tercihan küçük bir mobil telefonu da eksik edemiyorlar.

Yazımın başında iPhone’dan bahsettim. iPhone, mobil telefon, mesajlaşma (e-mail+sms), iPod, ve de fotoğraf makinesi/albümü özellikleriyle pazarda çok önemli bir testi de gerçekleştiriyor. Bu test sonucunda pazar daha net şekillenecek. ABD’de operatörlerin mobil telefonları ücretsiz verdikleri göz önüne alınırsa Apple’ın Cingular ile yaptığı işbirliğinin de başarılı olmaması durumunda MVNO (Mobil Sanal Operatör) olması bile gündeme gelebilir. Steve Jobs’ın yaptığı iPhone sunumunda  Apple Computer ismini de artik Apple olarak kullanmaya başlaması tüketici elektroniği pazarında birçok değişikliğin de habercisi gibi.

Kulislerde çok konuşulan bir diğer gelişme de Google’ın Orange Telecom ile yaptığı görüşmeler. Gphone muhtemelen Orange işbirliği ve HTC grup tarafından üretilecek bir PDA olacak. Gphone’un Google’ın mobil işletim sistemi ve Gmail, Google Earth gibi servisleri mobil telefon üzerine indireceği ve internete daha hızlı bağlantı sağlayacak özelliklere sahip olacağı da söyleniliyor.

Apple ve Gphone’un başarılı olmaları durumunda tek üründe birçok özelliği taşıyan mobil telefonlar pazarı ele geçirecekler. Aksi taktirde özellikler dağılacak ve birden fazla ürün olarak ceplerimize ve gelişen giysi teknolojileri ile giysilerimize entegre olmaya başlayacaklar.

Forbes Mart 2007

Kategoriler
Forbes Yazıları

Kağıttan Dijitale

Son dönemin en moda söylemlerinden biri “Kağıtsız Ofis”,ben de bu yazımda  “kağıt” konusuna değineceğim. Öncelikle bir ofiste kağıtsız bir ortam yaratabilmek için tüm personelin bilgisayar ekranından kendine gerekli olan her türlü bilgiyi ve akışı, ki burada en zor olanı finansal tablolardır, takip edebilmesi gerekir. X ve Y kuşakları diğer birçok geçiş teknolojilerinde olduğu gibi “kağıt” konusunda da acı çekecek. Bu kuşak doksanlı yıllarda “giden ve gelen fax” diye klâsörler yaptı. Fax’dan aynı ofis içinde kopya alacaklara, bu kopyalar fotokopilerle çoğaltılıp masalarına bırakıldı. Neredeyse fuarlardan alınan tüm broşürler dolaplarda gruplandırılarak saklandı. Teklifler ıslak imzalı ve dosyalı olarak verildi. Gazete ve dergilerden kesilen önemli haberler A4 düz beyaz kağıtlar üzerine yapıştırıldı, haber kaynağı elle veya diğer yöntemlerle yazıldı, dosyalandı.

İçinde bulunduğumuz dönem, kağıt tamamen ortadan kalkıncaya kadar herkese ara çözüm ürettireceği gibi kullanıcılara da acı vermeye devam edecek. Bu durum aynen önümüzdeki birkaç yılda CD’lerin tümüyle ortadan kalkıp, tüm şarkıların internet’ten indirilip, mp3 çalıcılara yükleneceğe güne kadar geçen zamanda yaşacaklarımızla paralellik sergiliyor.

HP geçiş için en önemli adımı atan firma oldu. Kağıdın hemen ortadan kalkmayacağını farkeden HP geçen yıl fiziksel dünyadaki dijital içeriğe geniş bir erişim sağlayabilen “Memory Spot-Bellek Noktası” çipini geliştirdiğini açıkladı. HP laboratuvarlarında geliştirilmiş olan deneysel çip, CMOS (düşük besleme gerilimli entegre devre tasarımı) tabanlı olup, yerleşik anteni ile bir pirinç tanesi boyutunda (2 milimetrekare ila 4 milimetrekare arasında) ya da daha küçük boyutta olacak.  Bu çipler bir kağıt sayfaya yerleştirilebilmekte ya da herhangi bir yüzeye yapıştırılabilmekte ve sonuçta kendinden yapışkanlı noktalar olarak bir kitapçıkta yerini alabilmekte. Saniyede 10 megabit veri aktarım hızı bulunan (Bluetooth kablosuz teknolojiden 10 kat daha hızlı) bu çip, kullanıcılara işitsel formatta, video, fotoğraf ya da belge formatlarındaki bilgiye anında ve etkili bir biçimde erişim sağlamaktadır. Prototiplerle çalışırken 256 kilobyte’tan 4 megabyte’a değişen bir depolama kapasitesiyle, çok kısa bir video-klibi, çeşitli imgeleri ya da düzinelerce metin sayfasını depolayabilmektedir.

HP’nin en önemli planı kağıda, doğal olarak kartpostal ve fotoğraflara görsel-işitsel ek sağlamak. Kağıt halindeki bir belgeye eklenen bir Bellek Noktası çipi, ses notları ve grafiksel imgeleri olduğu gibi, metin üzerinde yapılan tüm eklemeleri ve düzeltmeleri içerebilir. Bir başka kullanım alanı ise orjinal belgeye eklenecek Bellek Noktası sayesinde fotokopi makinası sayfayı taramadan çip’deki bilgiye göre baskı alabilecek.

Xerox da kağıttan dijital ortama geçişte bir ara çözüm olan “görüntüleri yalnızca bir gün saklayan” bir yazdırma yöntemi keşfetti.  Böylece, kağıt tekrar tekrar kullanılabiliyor. Hala taslak halinde olan teknoloji, yakın dönemde, atılmadan önce oldukça kısa bir süre için kullanılan basılı sayfaların yerini alabilir. Xerox ofiste basılan her beş sayfadan ikisinin, tek seferlik izleme için yazdırılan e-postalar,  web sayfaları ve referans materyalleri gibi “günlük kullanım” amacıyla yazdırıldığını tahmin ediyor. Xerox, 16-24 saatte kendisini silen ve defalarca kullanılabilen “silinebilir kağıt” olarak adlandırdığı teknoloji için patent başvuruları yaptı. Xerox’daki araştırmacılar aynı zamanda, belirli bir dalgaboyundaki ışığı, yazma kaynağı olarak sunan bir ışık barı kullanarak kağıt üzerinde görüntü yaratan prototip bir “yazıcı” da geliştirdiler.

Buna karşılık kağıda dayalı sektörlerde de yaşam mücadelesi tüm hızıyla sürüyor. Öncelikle kitap boyutları büyümeye başladı. 2005 yılında ABD’de “paper-back/küçük roman” boyutu 1 cm kadar büyüdü. Yemek, gezi, mobilya, atlas gibi özel kitapların boyutları inanılmaz ölçüde büyümeye başladı. Burada amaç Internet üzerinden alınan görüntülerin basıldığı A4 ebadı kitabımsılarla ve bir kaç yıldır rakip olmaya başlayan E-Kitap ve Sesli Kitaplar’la mücadele etmek.

Şubat 2006’daki yazımda “E-Book – E-Kitap” ve “Audio Book – Sesli Kitap” tan bahsetmiş ve bu konunun hızla ivme kazandığını belirtmiştim. Yazımın üstünden tam 1 yıl geçti ve yeni çözümler artarak yaşamımızı renklendirmeye devam ediyorlar. Örneğin Las Vegas CES (Kişisel Elektronik Fuarı) 2007’de tanıtılan Playaway sesli kitapları bu defa CD temelli Sesli Kitaplara rakip oldu. Playaway fiyatları 25-50 USD arasında değişen ve her kitabın ayrı ayrı olarak sigara paketinden biraz daha boyutta “mp3 çalar” olarak satıldığı bir yöntem geliştirdi. Fiyatın yüksek olması caydırıcı olmakla beraber “Dijital Hakların Yönetimi” konusunda en güvenilir araç gibi gözüküyor.

Steve Jobs’un geri dönmesi ile birlikte Apple, digital hub (merkez) olarak yeniden konumlandı. Bu da bize Apple’ın kağıt’tan dijitale geçişteki savaşın içinde yer alan çok önemli bir oyuncu olacağını gösteriyor. Apple sunduğu iTunes podcast servisi üzerinden The Economist, CNN, NY Times, Fox Radyo gibi çeşitli dergiler, gazeteler ve radyo istasyonları yayın yapıyor. Podcasting yapan 40.000 site var, bu da tüm dünyadaki radyo sayısından misli misli fazla. Bunun yanısıra iTunes üzerinden Sesli Kitap ya da müzik, video gibi birçok içeriği satın almanız, ipod’unuza yükleyerek, “Dijital Hakların Yönetimi” konusunda da sorun yaşamadan dilediğiniz gibi kullanmanız da mümkün. Apple yeni çıkardığı iPhone’a E-Kitabı taşırmı bilinmez ama sanki ses burada daha fazla başarı elde edecekmiş gibi bir görüntü veriyor.

Kağıt’tan Digital’e geçiş sırasında yaşanan özellikle veri transferi, ekran büyüklükleri, depolama kısıtı ve kablosuz erişim ve aktarım ile ilgili sorunlar yakın gelecekte çözülecektir. Ancak bu geçiş bize veri güvenliği, kişisel mahremiyet ve telif hakkı ihlalleri gibi birçok yeni ve çözülmesi gereken konu getirecek.

Forbes Şubat 2007

Kategoriler
Forbes Yazıları

Enerji Yakınımızda

Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu filmi ile uzaya  ikinci kez giden Türkler, son dönemde sonsuz enerjiye oldukça takmış durumdalar. Buna artık işin kolayına kaçmak mı? Yoksa alınmış milyonlarca patenti göz ardı edip imkânsızı başarma duygusu mu? desek de ortada bir gerçek var. Biz Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu filminde kullandığımız uzay gemilerini tasarlarken “Antimadde” kullanacaklarını varsaydık. İTÜ’deki değerli hocalarımıza danışıp Ulubatlı ve Zaldabar’ın atmosfer içi ve uzaydaki uçuşları konusunda teknik öneriler aldık.  Anti-madde, 1960’lı yılların en güzel dizilerinden biri olan Uzay Yolu’nun Atılgan amiral gemisinde kullanılan yakıttı.  1920’li yıllarda İngiliz fizikçisi Paul Dirac, Einstein’ın özel görelilik teorisi ile Kuantum Fiziği’ni biraraya getirerek “Antimadde” fikrinin doğmasını sağladı. “Özel Görelilik Teorisi” cisimlerin ışık hızına yaklaştığı durumları incelerken, “Kuantum Teorisi” ise parçaların küçük ölçekteki davranışlarını inceliyor. Diracnteorisinde, elektronla aynı ağırlıkta fakat zıt yükte parçacıcığın gerektiğini vurguluyordu. Bugüne gelindiğinde, bilimadamları artık her maddenin bir antimaddesi olması gerektiğini biliyorlar. Yani proton’a karşı anti-proton, nötrona karşı anti-nötron var. Antimadde birbirine tahammülü olmayan ve biri diğerininin akisine davranan iki maddenin biraraya gelmesi sonucu ortaya şiddetli bir “Gama Işıması” çıkması ve her ikisi de yok oluyor. Antimadde aslında belirli formlarda günlük yaşamımızda kullanılıyor. Örneğin tıpta PET (Pozitron Salma Tomogrofisi) taraması, beyin ve kalp foksiyonlarının saptanmasında kullanılıyor.

Bir kg benzin yanarak 9.1 milyon jul enerji açığa çıkıyor. Nükleer enerji üretimnde ise 1 kg uranyum füzyonla 82 milyon jul jul enerji açığa çıkıyor. Antimadde de ise 1 kg protonun antiproton ile reaksiyonu sonucu 9 milyar jul enerji açığa çıkıyor. Bugün antimaddenin üretilmesi için gereken enerji, oluşacak enerjiden daha fazla olduğu için daha beklemek zorundayız.

Nükleer füzyon geleceğin ideal temiz enerji kaynağı olabilir. Çin de geçen aylarda başlatılan projede süper iletken mıknatıslar kullanılıyor. Bu mıknatıslarda ülkemizde bolca bulunan BOR bileşiği kullanılıyor. Amaç bu süper iletken mıknatıslarla yapılacak reaktörün merkezindeki sıcak plazma gazını hareket ettirmek. Bu mıknatıslar teoride ısınmadığından reaktörün ömrü uzayacak. Asıl büyük çalışma Fransa’nın güneyinde Cadarache’de devam ediyor.

Füzyon yöntemi ile deniz suyunda bulunan döteriyum ve tritiyum gibi hidrojen izotoplarının güneşte olduğu gibi birleştirilmesi sonucu, yüksek miktarda enerji elde ediliyor. Bu yöntemle halihazırda dünyadaki diğer nükleer reaktörlere nazaran radyoaktif atığın az olacağı ve tepkimeye girecek bir kilogramlık yakıtın, 10 milyon kilogram fosil yakıt kadar çok enerji yaratabileceği düşünülüyor. Asıl sorun atomları birleştirebilecek kadar yüksek enerji (100 milyon derece) ve basıncın yaratılması ve bunun uzun süre devam ettirilmesi.

Füzyon yöntemi ile elektrik enerjisi üretmek için görüldüğü kadarıyla 30-40 yıla ihtiyaç var. Ama nasıl Güneş 100 Milyar yıl daha ışık verecek enerjiye sahipse dünyada da neredeyse sonsuz enerji elde etme şansı var. Buradaki sorun elde edilen elektriğin dünyanın her yerine iletilmesi. Çünkü bir yandan da elektriğin merkezi olarak üretilmesinden uzaklaşacak ve güvenliği ön plana çıkarak tezler oluşturuluyor.

Öncelikle “sonsuz enerji üretme” konusunda dünyanın gündemine bu sıralar giren bir firma var. İrlanda merkezli teknoloji enstitüsü Steorn Termonidamik teorisini by-pass ederek 2003 yılında başlayan bir araştırmanın sonucunda mıknatıslar tarafından oluşturulan manyetik alanların birbiriyle etkileşimi sayesinde çok büyük bir rüyayı hayata geçirdiklerini duyurdu.

Dünya yapar da biz yapmazmıyız demeyin: “Sonsuz dönme ve enerji üretme” prensibini yakın zamanda basından izledik. Türkiye’nin en önemli döviz harcaması enerji ithalât kalemi olduğuna ve biz Türklerin genlerimize işlemiş sabırsızca sonuca ulaşma hırsından dolayı bu tip projeler daimi olacaktır. Şu an gündemde olan şirketin yanında pazarlama harcaması yapamayan küçük firmaların da yerel gazetelerde aynı zaman diliminde yer aldığını hatırlatmak isterim. “Dönergeç” yöntemi ile bundan 2 yıl önce tanıştım. Devamlı takip edildiğini, dünya enerji devlerinin kendisini yok edeceğini düşünen bir girişimcinin bana getirdiği proje aslında bugün açıklanan yöntemden çok farklı değil. Biz önce bunun gerçek olamayacağını düşündük ve bir Üniversite’de simülasyon testleri yaptırdık. Simülasyon da sistem çok düşük bir başlangıç enerjisi ile sonsuz enerji üretiyordu. Bunu başarmıştık. Peki neden piyasaya bunu duyuramadık? Çünkü sistem inanılmaz bir sürtünme yaratıyordu ve bu sürtünmeye titanyum bile 3 dakika dayanabiliyordu. Yazımın başında bahsettiğim nükleer füzyon yönteminde kullanılan Bor alaşımlı manyetik mıknatıslar bu sürtünmeyi azaltsa bile istenilen hızı yakalayamadığı için, projenin bugünkü malzeme teknolojileri ile gerçekleştirilme şansı kalmamıştı.

Bence enerjiyi çok uzaklarda aramayalım. Örneğin, daha yakın zamanda tanıştığımız hidrojen (bir enerji kaynağı değil, aracıdır) ve solar (güneş) da bize aslında temiz ve sürekli enerji sağlıyor. Ama Türkiye’deki yatırımcıların artık macera aramadan, bu ülkenin önümüzdeki 3 yıl içinde karşılaşacağı ciddi enerji arzı riskini karşılayacak Hidroelektrik, Doğal Gaz ve Kömür Santrali yatırımlarını biran önce yapmalarını tavsiye ediyorum.

Forbes Ocak 2007

Kategoriler
Forbes Yazıları İş Yaşamımdan Kesitler

Gözleriniz Dolmasın

Şirketlerin başarısında pazara çıkış zamanlaması ve pazar dinamikleri çok önemlidir. “Pazarlama” kavramının en klasik tanımlamalarından birini hatırlayalım; doğru yerde doğru zamanda, doğru kitleye, doğru ürünü/hizmeti sunmak. Tabii ki her sektör için doğru bileşenlerden farklı biri ön plana çıkabilir, ağırlıkları değişebilir ama konu bilişim ve teknoloji ise “doğru zamanda” hiç şüphesiz en önemli bileşen. “Doğru Zamanlama” altında bir çok konuyu kapsayan bir önkoşul aslında. Örneğin bazı teknolojiler ne yazık ki yüksek üretim maliyetlerine sahip olduğu dönemde, bir başka deyişle ekonomik olmadıkları dönemde kullanıma sunulursa sonuç hüsran olabiliyor; Motorola’nın Iridium “Uydu Ses/Data Operatörlüğü” deneyiminin facia ile sonuçlanması gibi. Beş milyar USD yatırımla, 66 LEO uydusu ile verdiği hizmet ne yazık ki fazla müşteri bulamayınca 1999 yılında Motorola bu işten çıkmak zorunda kaldı.Bugünlerde başka bir “Uydu Data Operatörlüğü” faciasını ise Boeing yaşıyor. Çünkü Boeing bundan 6 yıl önce büyük ümitlerle başlattığı ve şu ana kadar 1.5 Milyar USD yatırdığı Connexion “Uçakta Genişbant Internet Erişimi” servisini 19 Ağustos 2006 itibariyle durdurdu. Bugüne kadar aralarında All Nippon, SAS, Lufthansa, Singapur ve Japon havayollarının da bulunduğu 12 havayolu bu servisi artık sunmayacak.

Boeing bu projeye 2000 yılında başladığında 10 yıl içinde, “Uçakta Genişbant Internet Erişimi” cirosunun yıllık 5 Milyar USD ye ulaşacağını tahmin etmişti. 2006 yılı sonuna gelindiğinde servisi kullanan uçak sayısı 156 ‘yı kullanıcı sayısı gün başına 1,000’i geçemedi. Boeing’e yıllık maliyeti 150 milyon USD civarında olan bu servisin yıllık geliri 10 milyon USD’yi geçemedi.Sonuçta Boeing katlanan zararlarla devam etmek istemedi.

1980’lerde IBM ve Motorola ARDIS adında ülke çapında bir ağ kurup “Kablosuz Data Operatörlüğü”ne başlamışlardı. Burada amaç öncelikle IBM’in ülke çapına yayılmış teknik servis teşkilatının merkez ile kablosuz data iletişimini sağlamaktı. Amaç bu olunca müşteri aramak yerine 40,000 civarında abone ile sınırlı kalındı. 1992 yılında RAM Mobile Data (bugün Velocita Wireless olarak devam ediyor) ABD’de 100 şehir ile, yani nüfusun %90’ını kapsama alanına alacak şekilde Mobitex “Kablosuz Data Operatörlüğü” servisi vermeye başladı. İletişim hızının 9.6 kbit/sn olması nedeniyle uygulamalar Mobil e-mail, MobilPos, telemetri ve alarm ile sınırlı kalırken abone sayısı da 1 milyonu geçemedi.

Mobitex de abone sayısı açısından çok başarılı bir servis olmamasına rağmen Amerikan halkının alışanlıklarını değiştirdi. Amerika’da doksanlı yılların sonlarına kadar çalışan kesimin çoğunda tek yönlü pager vardı. Mesaj alanlar sokaklardaki telefonlara sarılıp geri arama yaparlardı. Şimdi ise sokak telefonları kaldırılıyor.

RIM 1984 yılında kurulduktan sonra, Mobitex’i ilk defa işleten RAM Mobile Data için Mobitex modem üretmeye başladı. Daha sonra sadece modem üretmek yerine modemi içinde bulunduran terminal gereksinimini farkeden RIM, BlackBerry modelini kablosuz e-mail servisi ile beraber Mobitex kullanıcılarının hizmetine sundu. O yıllarda mobil telefon şebekesi anolog olan ve eyaletler arası roaming yapamayan Amerikalılar ABD’nin 100 önemli şehri aralarında mesaj ve e-mail alıp göndermeye başladılar. Blackberry önce Mobitex ile verdiği “Mobil e-mail” servisini GSM’in yayılması ile GSM platformuna taşıyarak büyüdü ve şu anda “Mobil Mesajlaşma”nın dünyadaki tartışmasız lideri.

Mobicom, 1998 yılında Türkiye’de Mobitex servisi vermek üzere kuruldu. O yıllar henüz GPRS (paket anahtarlamalı servis) olmadığı için GSM üzerinden veri yollamak çok pahalıydı. Şirketin Yönetim Kurulu Mehmet Emin Karamehmet, Murat Vargı, Zeynel Abidin Erdem, Ersin Pamuksüzer ve Muzaffer Akpınar gibi Telekom sektörünün çok yakından tanıdığı değerli isimlerden oluşuyordu. (Altıncı üye de bendim).Uzun süre Mobitex üzerinde iş geliştirme sürecini ben yürüttüm. “TelePosMobil (MobilPos)”, “ATM ve Banka Para Taşıma Arabaları Takibi” ve “AMR (Uzaktan Sayaç Okuma)” geliştirdiğimiz ürün/hizmetlerden bazılarıydı. Sayot ise 1999 yılında elektrik özelleştirmelerinin başlayacağı varsayımıyla AMR (Uzaktan Sayaç Okuma) hizmeti vermek için kuruldu. Muhteşem bir vizyon ve inanılmaz bir keyifle ile iş planları yapıldı. Sonra olanlar oldu, Telsiz Genel Müdürlüğü haklı olarak 900 MHz’i GSM için ayırdığından dolayı Mobitex için 417-419 MHz’i tahsis etti. Bunun sonucu olarak dünyadaki Mobitex operatörleri arasında bu frekansta modem alan tek ülke biz olduk. Alınan adetler inanılmaz azalınca, alış fiyatımız ABD’deki modem fiyatının 5 katı yani 500 USD üzerinde kaldı. Böylece bankalar 1,000 USD ye yaklaşan MobilPos’u üyelerine nasıl vereceklerini, üzerinden hizmetlerini nasıl fiyatlandıracaklarını bilemediler. Elektrik Özelleştirmesi de ertelenince (daha bu yıl ancak yapılıyor) Sayot da darbe yemiş oldu. Halbuki Sayot, mekanik sayaçlar üzerinde asıl işi kablosuz alarm sistemi geliştirmek olan bir İngiliz firma ile 1999 yılında geliştirdiği “Uzaktan Sayaç Okuma” teknolojisi ile Türkiye’de çığır açmıştı. Özelleştirmedeki gecikmeler yüzünden Türkiye’de umutları tükenen alarmcı İngiliz firma “Uzaktan Sayaç Okumacı” olarak halka açıldı ve sonra dünyanın bu alandaki ikinci büyük firmasını satın aldı.2002 yılında Kanada’da fuarda satın aldıkları firmanın standında satış müdürüne Türkiye’den geldiğimi söyleyince “Türkiye’de bu tip sistemler yoktur. Bunlar sayaçların kablosuz olarak uzaktan okunması için kullanılır” dedi. Ben o anda gözlerimin yaşardığını hissettim. İş hayatında doğru zamanlama ve pazar dinamiklerinin ne kadar önemli olduğunu anlamak için göz yaşı dökmenize gerek kalmaması dileği ile.

Forbes Aralık 2006

Kategoriler
Forbes Yazıları

Eskici Gibiyiz

ABD’de son 5 yılda Ar-Ge için 1 Trilyon USD para harcandı. Harvard Business Review’a göre yılda ekstra 1 Trilyon USD de patentlerin ve telif haklarının doğru anlamda kullanılmamasından dolayı heba oluyor. Ben ABD’de teknoloji üreten önemli üniversitelerin patent lisanslama bölümleri ile ilişkide olduğum için bu konuya yakından şahidim. Bugün ABD üniversitelerinin sahip olduğu 140,000 civarında patent var ve birçok üniversite elindeki patentlerin envanterine hakim değil. Egemen oldukları durumda da pazarlamada sorun yaşıyorlar. Bugün ABD’de iyi “start-up/başlangıç aşamasındaki” firmaların en başarılı olanları patentini üniversite ile beraber geliştirip, lisanslamış ve bunu ticari hayata taşıyabilmiş öğretim üyelerinin kurduklarıdır. ABD bile Ar-Ge ve innovasyonda dünya lideri olmasına rağmen bu sorunlarla boğuşurken, dünyadaki diğer ülkelerin durumunu siz düşünün. Durum böyle olunca çok önemli ürünleri onlarca yıldır hiç değiştirmeden kullanabiliyoruz.

Örneğin Klima’lara Willis Haviland Carrier tarafından 1902 de icat edilip üretilmesinden beri fazla el değmedi. Bir ara “split” diye ikiye ayırdılar, son yıllarda ev üniteleri küçük ve estetik hale geldi ve özel filtrelemeler geliştirildi ama çalışma prensipleri aynı eskilikte devam ediyor. “Carbon Neutral/Karbon Eşitleme”, yani yarattığımız hava kirliliği kadar ceza ödeyeceğimiz veya temiz hava sağlayacak bir ortam yaratacağımız bir dünya süreç olarak çok uzakta olmamasına rağmen bu ürünlerle böyle bir süreç ne yazık ki ötelenmeye mahkûm olacak. Benzer bir başka ürün de Buzdolabı: Önce Freon R22, sonra da R134A gazı kullanılan, bir AC motorun ve de sıkıştırma/açmayı yapan bir kompresörün bulunduğu bu teknoloji 1930’lardan beri sadece estetik peşinde hareketini sürdürüyor.

Fermuar ile ilgili ilk patent 1917 yılında Gideo Sounback tarafından alındı. B.F. Goodrich bu patenti geliştirdi. Otuzlu yıllarda ilk önce çocuk elbiselerinde kullanılmaya başlandı. Bugün fermuar kullanılmaya devam ediyor ama 90 yıldır değişen pek bir şey olmadı. Doksan yıl önce de fermuar hızlı çekilince dikildiği kumaşa sıkışırdı, bugün de sıkışıyor. “Cırt” veya “Velcro” denilen farklı birleştirme teknikleri ne yazık ki fermuara alternatif olamadılar.

Düğme ise binlerce yıl önce Asya’da icat edildi. Bin yıldır sadece görünümü fevkalade çeşitlendi. Öte yandan dikiş makinesi Fransız terzi Barthelemy Thimonnier tarafından 1830 yılında bulundu, 1857’de Isaac Singer tarafından yukarı-aşağı dikiş mekanizması geliştirildi ve bugünkü dikiş makineleri yaratılmış oldu.  Bugün giymiş olduğumuz elbiseler 150 yılı aşkın bir teknolojinin ürünü olan makinelerle dikiliyor.

Alışkanlıklarımızda dramatik değişiklik yapmakta gerçekten zorlanıyoruz. Buna bağlı olarak modacılar da doğal olarak giyimde çok önemli değişiklikleri yapmaya çekiniyorlar ve bizleri yüzyıllık teknolojilerin kollarına bırakıyorlar. Halbuki teknolojik olarak günümüzde sentetik “dokusuz yüzeyleri-non-woven fabrics” ultrasonik yöntemle birbirlerine yapıştırmak artık mümkün. Örneğin çocuk bezleri, filtreler, perdeler, ameliyat elbiseleri bu yöntem kullanılarak dikişsiz olarak dikilir. Nike firması bazı spor malzemelerinin eteklerinin kapatılmasında ultrasonik dikiş kullanmaya başladı. Önümüzdeki yıllarda beden ölçüleri bilinen kişilerin bedenlerine göre dikişsiz olarak, hem de robotlar yardımıyla giysi dikmek birkaç dakikayı geçmeyecek. Böyle bir durumda bu giyside teknolojik olarak neredeyse 100 yıllık bir geçmişi olan bir fermuarın kullanılması mümkün olamayacak.

Konu “ultrasonik”ten açılmışken çamaşır yıkamada da bu teknolojinin kullanılmasını maliyet dışında engelleyecek bir teknolojik sıkıntı olmadığını söylemekte yarar var. Maliyet’te bilindiği gibi yüksek üretim adetleriyle üstesinden gelinecek bir engeldir. Şimdilik perde gibi büyük yer kaplayan ürünlerde ticari işletmeler için kullanılmaya başlanan bu teknoloji, çok uzak olmayan bir dönemde evlerimize girebilecek. Ama çamaşır makinesi üreticileri ne yazık ki şimdilik çamaşır makinelerinin yıkama sürelerinin kısalığını, kapaklarının tam açılmasını veya çamaşır yıkama kapasitelerinin kg olarak büyüklüğünü rekabet aracı olarak kullanmayı tercih ediyor. Hâlbuki Merloni 2001 yılında ne güzel “yıkadıkça öde” yöntemini tanıtmıştı. Ama pazara kabul edilebilir zaman sınırından erken girdiği için ölü doğdu.

Süpermarketlerde de durum pek farklı değil. Süpermarket arabaları ilk defa 1947 de kullanılmaya başladı. Şu an en büyük yenilik yürüyen merdiven’den kaymayan tekerlekleri.  Visa ve MasterCard’ın aktif hale gelmesi ile 1960’lı yıllarda manyetik şeritli kredi kartları kullanılmaya başlandı ve 50 yıldır kullanılıyor.  Manyetik şerit okuyabilen ilk kredi kartı terminali (EFT/POS) 1979 yılında kullanılmaya başladı. Son 30 yıldır aynı teknoloji ile çalışmaya devam ediyorlar.

Yukarıda saydığım örnekleri çoğaltmak mümkün. Sonuçta, kullanıcıların değişemeyen alışkanlıkları, pazarı kontrol eden firmaların değişime karşı gösterdikleri inat, çıkacak yeni ürünlerin altyapı yetersizliğinden dolayı dünya pazarlarına adaptasyon problemi ve istenilen üretim adetlerine ulaşamama kaygısının sonucunda birçok ürünü ne yazık ki uzun süreler icat edildikleri haliyle kullanmaya ve görmeye devam edeceğiz.

Forbes Kasım 2006