Kategoriler
Haberler

Thomas Friedman İstanbul’daydı

Özyeğin Üniversitesi’nin daveti ile 15 Haziran 2010 da Swissotel’de Thomas Friedman’ı dinledim. Yaklaşık 750 kişilik bir izleyici kitlesi heyecanla dinledi kendisini. Benim için büyük bir hayal kırıklığı olduğunu ifade etmem gerekiyor. Biz Türkler çok nazik insanlarız. Misafirlerimiz bir kişiyi hırpalamak bize yakışmaz. Hele ki bu kişi İngilizce konuşan biriyse imkansız hale gelir.

Thomas Friedman ABD’de Amerikalılara hitaben yaptığı konuşmayı gelip Türkiye de yaptı. Hem de Türkiye hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadan. Abi kömür santrallerine karşıymış. Önce ABD’deki verilere bakalım.

ABD’de kömür ile doğalgazı elektrik üretiminde karşılaştırırsak, termik santrallerdeki (kömür santrali) elektrik üretimi 10 kat daha ucuza mal oluyor. Bu yüzden bugün ABD’nin elektrik üretiminin yaklaşık %50’si termik santraller ile gerçekleşiyor. Bu da 300 GW kapasiteye denk geliyor. İlginç olanı ise bu santrallerin toplam 100 GW’lık olanları 1970 öncesi, 295 GW’lık olanları 1970-1989 yılları arasında ve yaklaşık 4 GW’lık santral (12 tane) 1990’dan günümüze kadar yapıldı. Yani diğer bir deyişle eski teknoloji termik santralleri ABD’yi gerçekten kirletmeye devam ediyor. Daha da ilginci 130 tane daha termik santral projesi oynak doğalgaz fiyatları ve yüksek nükleer fiyatlarına bağlı olarak yapılmayı bekliyor. ABD’de kömürün biteceği de yok. En az 250 yıllık kömür var. Şimdi durum böyleyken, Yenilenebilir Enerji’yi ağzına dahi almaktan imtina eden Bush yönetiminin en haso adamlarından biri olan Thomas Friedman, ülkemize gelip bize Yenilenebilir Enerji’nin önemini anlatması komik ötesi bir durum. ABD’yi bir kenara koyarsak Çin’de durum çok farklı değil. Çin her hafta 500 MW’lık termik santral açıyor. Her 500 MW’lık termik santral yıllda 3 milyon ton civarında CO2 salıyor.

Yazım çoğu zaman olduğu gibi, başladığı noktanın çok dışına çıkıp farklı bir yönde devam ediyor. Termik santral’ler hakkında yazı yazmaya başlamışken, daha önce hazırlık yaptığım “Akıntı/Git-Gel Kaynaklı Enerji” hakkındaki yorumlarımı da eklemeliyim. Hatta bu yola girmişken Popular Mechanics’in Temmuz 2010 sayısında “Enerji hakkındaki gerçekler” yazısından da alıntılar yapıp, yorumlarımı toparlamakta yarar görüyorum. Sonrasında da “global ısınma/iklim değişikliği” hakkında ortaya atılan iddaaları da toparlamayı düşünüyorum.

Akıntı/Git-Gel Kaynaklı Enerji için; Bundan yaklaşık 1 yıl önce Nisan 2009’da, UNIDO-ICHET (Uluslararası Hidrojen Enerjisi Teknolojileri Merkezi)’in Büyükşehir Belediyesi şirketlerinden İstanbul Elektrik’le birlikte Üsküdar’da İstanbul Boğazı akıntısından yararlanacak elektrik üretecek bir proje başlattığı haberi çıkmıştı. Projeye göre, minimum 20 kilovat saat elektrik üreterek yaklaşık 200 konutun elektrik ihtiyacı karşılanacaktı. İncelemeler sonucunda seyrüsefer trafiğini etkilemeyecek bölge olarak Üsküdar Evlendirme Dairesi karşısı belirlenmişti. İstanbul Boğaz Tüp Geçit’ini yapan Japon Taisei Firması, ne kadar güçte türbin yerleştirilmesini belirlemek için üzere akıntı ölçümleri yapıyordu ve daha sonra deniz yüzeyinin sekiz metre altına minimum 20 kilovat saat elektrik üretme kapasitesine sahip Kobold türbin yerleştirilecekti. Ben projenin akıbetini henüz öğrenemedim ama bana rakamlar biraz az gibi geldi. Şöyleki o bölgedeki akıntı hızının 3 m/sn olduğunu varsayarsak 20 kilovat saat elektrik üretmek için 80 cm çapında türbün yerleştirmek lazım ki, bunu yerleştirmeye değmez. Düşünün, 11 metre çapında bir türbün 470 kilovat saat eletrik üretebilirken niye 80 cm’lik bir türbün konsun ki?

Akıntı/Git Gel Kaynaklı Enerji için dünyada sınırlı sayıda bölge var. Örneğin Fransa’nın St. Malo bölgesi. La Rance Barajı 1960’larda yapıldı ve git/gel zamanı elde edilen max enerji 240 MW’a ulaşabilmektedir. Dünyadaki diğer önemli bölgeler aşağıda listelenmiş olup bu bölgelerden elde edilebilecek toplam energi 100 GW civarındadır:

1. Cebelitarık (Gibraltar) Boğazı (Fas ile İspanya Arası)
2. İstanbul ve Çanakkale Boğazları
3. Manila
4. Bangkok
5. Ho Chi Minh City
6. Kuala Lumpur
7. Singapur
8. Yangon
9. Bandung
10. Hanoi
11. Surabaya
12. Taichung
13. Kaohsiung
14. Medan
15. Cook Boğazı ve Kaipara Limanı (Yeni Zellanda)
16. Anglesey ve Pembrokeshire (Galler Bölgesi)
17. Alderney, The Swinge (Channel Islands)
18. Wadden Sea (Hollanda)
19. East River (New York)
20. Golden Gate (San Fransisco)
21. Bay of Fundy (Kanada)
22. Seven Estuary (İngiltere)

Şimdi nükleer enerjiye bakalım: Son 60 yılda nükleer santral kazalarında 100’den az kişi ölmüş. Bu ölümlerin 56’sı zaten 1986 da Ukraynadaki eski-püskü, çok daha önce kapatılması gereken Chernobyl nükleer santralinde meydana geldi. Yeni teknoloji reaktörler zaten çok daha hızlı kapatma (auto shutoff) sistemlerine sahip olduğu için tehlikeleri çok daha az.

Mısır bazlı Etanol tam bir fiyasko oldu. USDA (ABD Tarım Dairesi) verilerine göre mısır bazlı etanol, fosil yakıtlara göre sadece %20 dafa az emisyon oluşturuyor. Selülozik etanol’ün verimli olması içinse petrol fiyatlarının en az 100 USD’ye ulaşması gerekiyor.

Rüzgar için çok şey söyleniyor ama ülkelerin elektrik dağıtım şebekelerinin durumları ve yatırım planları baz alındığında 2030 yılında rüzgar enerji üretimi içinde %30’luk bir yer edinebilir. Bu ortalama değer, rüzgar verimliliği ve dağıtım şebekeleri göz önüne alındığında ülkeler arasında önemli farklılıklar oluşturacaktır.

Jeotermal belkide diğer tüm enerji kaynaklarına göre en mantıklı olanı gözüküyor. Özellikle derinlere inildikçe elde edilen enreji miktarı artarken maliyet artıyor. Önümüzdeki 10 yıl içinde geliştirilecek yeni teknolojilerle, derinlere inme maliyeti azalacak ve sadece ABD’de MIT tarafından belirlenen 200,000 exajule değerindeki jeotermal enerji potansiyalinin (ABD’nin yıllık enerji gereksiniminin 2,000 katı) bir bölümünden yararlanmaya başlanacak.

Herkes kömürü tü-kaka yaparken, “Acaba kömür gazlaştırma veya her kömür santrali dibine bir tane Algae biyo-yakıt tesisi kursa teknolojilerine yatırım yapsak” diye de düşünmüyor. İşte bunu anlamak mümkün değil. Yada bugün yaklaşık MW’ı 1.5 milyon Euro’ya mal olan rüzgar santrallerindeki dişli mekanizmasını acaba aşağıya alsak da maliyeti %40 azaltsak diye Ar-Ge yapmayı düşünmüyor. Ben zaten aziz Türkiye’mden böyle bir atak beklemiyorum. Ben atak yaparım da, Alphan Manas tek başına ne yapsın? Üniversite Teknopark’ları lafı kulağıma çalınıyor. Ama onlar daha ziyade gayrimenkul danışmanlığı yapıyorlar. Hani “ofis m2’sini nasıl daha pahalıya satarız da masraflarımızı karşılarız” durumları.

Ben de diyorum ki “dünyanın enayisi bizmiyiz?” “Mavi Marmara” olayı sonrası kendimizi bir şöyle sınadığımızda doğal kaynaklar bazında dışa bağımlılığımız hemen farkettik. Bakınız Rusya, İran ve Azarbeycan ile dostluğumuz sıkı-fıkı. Elektrik üretimimizin %50’sini sağlayan doğalgaz bu ülkelerden geliyor. Farklı bir durum zaten söz konusu olamaz. Biraz Azerileri kızdırdık, sonra durumu düzelttik. Şimdi de paşa paşa, geçmiş döneme ait doğalgaz fiyat farklarını ödüyoruz. Görüntüde vatandaşa yansıtılmayacak ama sonunda endirekt olarak bu da vatandaşın cebinden çıkacak.

Beni bu yazıyı yazmaya iten aslında sevgili İhsan Aykut’tan Thomas Friedman’ın konuşması ve benim sorduğum soru hakkında gelen yorumlar oldu. Onunkiler ile benimkileri birleştirip birşeyler oluşturdum.

Friedman’a göre “Avusturya’da hazırlanan bir freedom indeksi var. Bunu dünyanın önemli petrol kaynağı dört ülke için inceledim; İran, Rusya, Venezuela, Cezayir ve şunu saptadım; Petrol fiyatları düşünce özgürlük-huzur-rahatlama artıyor, petrol fiyatları yükselince özgürlükler kısıtlanıyor, karmaşa ve trübülans başlıyor.”

ve

“Petrol fiyatları ve özgürlük-huzur arasında ters trend var. Dünyadaki karışıklıklara, Rusya devrimine, Iran’daki yönetim değişikliklerine bakın. Hepsinde bu ters orantıyı göreceksiniz. Petrol üreticisi bir ülke olmadığınıza sevinin. Yoksa başınız dertte olurdu.”

Yukarıdaki bilgilere bildiklerimizin kurumsal açılımı diyebiliriz. Friedman’ın en önemli yorumu dünyanın hızla IT’den ET’ye geçtiği şeklindeydi. Buna %100 katılıyorum. Artık dünya IT, yani Bilişim Teknolojilerinden ET, yani Enerji Teknolojilerine geçiş yapıyor. Bundan sonraki gelecek ET’de. Bunu çok yakından ben de izliyorum. Zaten o yüzden 1985 yılında iş hayatıma Bilişim ile başlayıp 2005’de ET’ye dönüş yaptım. Çünkü IT amaç yerine araç haline geldi.

Global iklim değişiklikleri ile ilgili kendisinin biraz daha bilgili bir şekilde sahneye çıkmasını beklerdim. Çünkü insanlar rakamlara daha çok itibar ediyorlar. Kafalardaki soruları rakamlarla açıklanmış gerçekler daha çok etkiliyor. Yanlış bilgilerle bezenmiş ön yargılar bizi yanlış yollara sokuyor. Son dönemin en büyük geyiği mesela “Elektrikli Araba’lar fosil yakıtlarla elde edilen enerjiyle şarj edilirse bunun bir anlamı yokmuş”. Güldürmeyiniz arkadaşlar. O zaman ABD’de yazımın girişinde açıkladığım nedenlerden dolayı hiçbir zaman Elektrikli Araba kullanmamak lazım. Ya da dünyanın oluşacak büyük talebi karşılamak için acilen nükleer enerji’ye geçmesi lazım. Haa o zaman, Elektrikli Araba konusu nükleer enerji teknolojisi sağlayan ülkelerin bir dayatması gibi komplo teorisi ile sonuçlanması pek muhtemeldir.

Son olarak global ısınma ve iklim değişikliği konusuna değinmek istiyorum. Özellikle 1998 yılından beri ısınma konusu çok işleniyor. Çünkü o yıl sıcaklık inanılmaz yükseldi ve sonraki yıllarda bu sıcaklık bir nebze olsun azaldı. El Niño 1998’e damgasını vurdu. Normalde rüzgarların sıcak suları tropik Pasific bölgesinde tutmasına rağmen El Niño yüzünden o yıl sıcak sular tropik Pasific bölgesinin batı tarafında birikerek yüzey sıcaklığını inanılmaz yükseltti. Bu sıcaklık atmosfere hareket ederek, sıcaklığı arttırdı. Bu durum 2008 yılında terse döndü ve sıcaklık artışının azalmasına neden oldu.
Okyanusların havadan 1,000 kat daha fazla ısı sakladığını göz önüne almak zorundayız. Okyanuslar atmosfere giden ısıyı kontrol ettiği için, okyanuslarda çok önemli bilgi saklı duruyor.
Daha sonra yanardağların ve dünya merkezinin global ısınma ve iklim değişikliğine etkisine de bakmak istiyorum. Bunun için biraz araştırma yapıp sizlerle paylaşacağım…