Kategoriler
Haberler

Orta Gelir Tuzağı ve Türkiye’nin Büyümesi


İnovatif Girişimcilik” konferanslarımda bastırarak vurguladığım konu, rahmetli Arman Kırım’ın söylemidir: “ Türkiye KOBİ’lerle büyük hedef yakalayamaz”. Bu söylemi ABD örneği ile pekiştirmekte yarar var. ABD’de GSMH’yı %1 arttırmak için 10 yılda 1 milyar USD’lik 60 yeni şirket yaratmak gerekiyor. 1980-2005 yılları arasında ABD’de 40 milyon yeni istihdam yaşı 5 yıl ve küçük şirketlerden gelmiş durumda. Ve 120 şirket 10 yılda milyar USD değere ulaşıyor.

Ayrıca GSMH’nın yükselmesi tümüyle refah seviyesinin yükselmesi anlamına gelmiyor. Önemli olan gelirin ülke vatandaşları arasında mümkün seviyede eşit olarak paylaşılması. Burjuvazi’nin yatırım politikasına, yaratacağı istihdama paralel olarak katma değerin de arttırılması dahil olmak zorundadır. Eski burjuvazi’nin (İSO’nun kurulduğu 1967 yılından 2007’ye kadar ilk 500 şirketin sadece 17 sinin ayakta kaldığını unutmayalım) yeni çağa ayak uydurmakta zorluk çektiği ve Türkiye’yi daha ileriye götürmekte zorlanacağı aşikarken, her iktidar döneminin oluşturduğu yeni sermayedarlar da ağırlıklı olarak riski az olan alanlarda olmayı tercih ediyor. Özellikle “Kentsel Dönüşüm” ülke açısından önemli bir çalışma olsa da ne yazık ki uzun dönemde ülkenin içine düşme olasılığı çok yüksek olan “Orta Gelir Tuzağı” nın kamçılayıcısı olacaktır. Çünkü toprağa ve gayrimenkule yatırılan paranın döndüğü yer tekrar toprak ve gayrimenkul olmaktadır. Bu kişilere de “Girişimci” değil ancak “Fırsatçı” denebilir.

Devlet “Girişimciliği” desteklemelidir ve zaten de öyle yapıyor. Ama dünyadaki çok farklı ülkelerde geçtiğimiz 50-60 yıl boyunca uygulanan girişimcilik destek programlarının sonuçları ortaya birer birer çıkmaya başladı. Küçük ve orta boy ölçekli (KOBİ) kalacak olan girişimcilerin ulusal istihdama katkılarının sanıldığı kadar önemli olmadığı anlaşıldı. Teknoloji ve özellikle innovasyon sektörleri tüm dünyada ekonomilerin kalkınma motoru ve en önemli istihdam kaynağı olmaya başladı. Devletin de hedefinde zaten bunlar olmalıdır.

Bir insanın şişmanlaması (GSMH’nın artması) onun güçlendiği anlamına gelmiyor. Aynı zamanda düzenli beslenmesi ve spor yapması (katma değerli sektörlere yönelmesi) gerekiyor. Ama devletin anlayışının da değişmesi gerekiyor. Örneğin Fatih Projesi’nde Türkiye’de Tablet üretimine heyecanla bakan devletin, 600 USD’ye sattığı tablet için Apple’ın Çinli üreticiye sadece 11 USD ödediğini unutmaması gerekir. Malezya’nın bile yıllarca önce  “Global Teknoloji Yatırım Fonu” kurarak yurt dışından geri kaldığı ve ekosistemin eksik kaldığı alanlarda Ar-Ge için zaman harcamadan teknoloji şirketleri satın aldığını unutmayalım.

Örneğin enerji sektörü ve “Yeşil Girişimcilik” denince önce akla rüzgar türbünü kurarak elektrik üretmek, sonra da bu türbünlerin hiçbir katma değeri olmayan pervaneleri ve kolonlarını üretmek akla geliyor. İzmir örneğinden gidersek bunu bir de şehrin yaşam bölgesinin ortasında ürettiğinizde komik bir durum ortaya çıkıyor. Çünkü büyüme için ihracat ve iç talep büyümek zorundadır. Halbuki marka haline gelmiş bir kent’in “Yaratıcı ve Yenilikçi” olması ile ekonomiye katacağı değer daha fazla olacaktır. Silikon Vadisi ile İzmir’in havası benziyor diye İzmir’in yarın Silikon Vadisi olmasını bekleyemeyiz. Dolayısıyla vakit geçmeden kentlerimizi hızla geleceğe hazırlamalıyız.

Sadece PPP (Devlet-Özel Sektör-Ortaklığı) yöntemi geçerli olamaz. Ekonomik büyüme’nin % 15’inin üretim sürecine yeni katılan üretim faktörleri (emek, sermaye, toprak) tarafından, % 85’inin teknolojik gelişim sayesinde elde edildiğini unutmamamız gerekiyor. İsrail Yosma örneği gibi devletin Girişim Sermaye Fonları ile kuracağı ortak fon aracılığıyla teknolojik yatırımlar yapılabilir. İsrail’de 1993-2003 yılları arasında devletin kattığı 100 milyon ve Girişim Sermaye Fonları’nın kattığı 250 milyon USD ile yüksek teknoloji ve katma değer üreten 200 şirket 2,200’e çıktı. İsrail örneği gözümüzün önündeyken çözüm için çok fazla düşünmeye gerek yok.

Yurt içi tasarrufun artması için ihracata dayalı politikanın daha ağırlıklı olarak desteklenmesi gerekecektir. Ayrıca tasarrufların değerlendirilmesi de ayrı bir konudur. Tasarrufları sadece duran varlıklara yönlendirmek ülkenin büyümesinin de durmasına yol açar. İhracat deyince akla gelen ilk şey “cari açık” oluyor. İç tüketimin desteklenmediği durumlarda cari açık ile büyüme doğru orantılı oluyor. 2023 yılında 25,000 USD’lik kişi başı milli gelire ulaşmak için Türkiye’nin önümüzdeki 11 yıl boyunca her yıl %8 büyümesi gerekiyor. 2012 yılı cari açık rakamlarının düşük olmasındaki en önemli neden büyümenin sınırlı olmasıydı. Zaten şu anda uygulanan para, faiz ve kredi politikaları, Türkiye’nin önümüzdeki 3 yıl boyunca ortalama %5’den fazla büyümesini engeller nitelikte.

Çok açık söylüyorum önümüzdeki 10 yılda cari açığı azaltacak inanılmaz çözümler yaratacak, ben ve benim gibi inovasyon konusda tecrübeli insanları (ukalalık ve aşırı özgüven olarak algılanmaması dileğiyle) biraraya getirmek hiçte zor değil. Ama siyaset’te durum çok farklı. Lütfen Malezya örneğini unutmayalım.