Kategoriler
Forbes Yazıları

Video Savaşları

IPod’dan sonra “Internet’ten Film İndirme” kavramı inanılmaz bir hızla gündeme geldi ve firmalar satın almalar için kılıçlarını çektiler. Bundan sonra satın almalar ve birleşmeler çok daha hızlanacak. Bu birleşmelere ve satın almalara konu olacak firmalar: Amazon, Ebay, Apple, Netflix, Tivo, DVD Avenue, AOL, Yahoo, Comcast, Direct TV, SBC. Keşke Blockbuster’ı da bu listeye katabilsem ama BBI’ı liste içine alamamamdaki en büyük etken şirketin şu andaki borç yapısının alıcılar üzerinde baskı yaratması.

“Video Kiralama” işi Blockbuster (BBI) gibi bir devin doğmasına neden oldu. Yirmibeş ülkede 9,100 mağazaya ulaşan bu firma gelişen koşulları yakından değerlendirmeyi iyi başarıyordu. Yüzde 40 Pazar payı ile 9 Milyar USD’lik Video Kiralama pazarının lideri konumunda olan Blockbuster, Netflix ve DVD Avenue’nun pazara girmesi ile geleceğini planlaması açısından çok önemli bir yol ayrımına geldi. Tüm dikey pazarlar için geçerlidir, pazar lideri genelde liderliğin getirdiği snobluğu ve egoyu yenemezse sonuçlarına da katlanması gerekir. BBI’ın rakipleri öyle kolay göz ardı edilecek cinsten değil. Örneğin DVD Avenue 3 film için müşterisinden 19.95 USD alıyor. Tüm siparişler on-line alınıyor ve gönderimler pul parası önceden ödenmiş posta ile yapılıyor. Netflix’ de ise aylık limitsiz kullanım ücreti 18 USD. Her iki firma da mükemmel bilişim altyapılarına sahipler. BBI da rakiplerine ayak uydurabilmek için tüm bilişim altyapısını 2004 yılında elden geçirmişti.

Eylül 2005’de 1.4 Milyar USD’lik pazar değeri ile 1.1 Milyar USD’lik Blockbuster’ı geçen Netflix’i Amazon veya Apple’ın alacağı dedikoduları dolaşıyor. Görünen o ki, Amazon zamanla Internet’ten mal ve hizmet kiralayan firmaları da tehlike olarak gördüğü için yiyip bitirmeye çalışacak. Çünkü DVD’ler video gibi kullanıldıkça eskimiyor, sadece kapakları bozuluyor ve 1-2 USD’lik bir masrafla sıfırlanabiliyor. Bu durumda Amazon kiraya vereceği filmleri daha sonra kullanılmış olarak satabilecek, bu da inanılmaz bir maliyet avantajı getirecek. Burada üzücü olan 9,000’in üzerinde mağazası olan Blockbuster’ın işletme maliyetlerinin rakiplerinin çok üstünde olması. Yani rakipleri yeni başlamalarına rağmen pazardaki gelişmeler sayesinde hızla değerli hale geldiler. Bugün herhangi bir firmanın Netflix gibi bir şirketi “sıfır” müşteri ile yaratması için en az 300 Milyon USD harcaması gerekiyor. Bunun yanında her müşteri kazanımı için harcanacak para ise bilinmiyor. Çünkü bu durumda rekabet kendini korumak için çeşitli önlemler zaten alacak.

BBI’ın rekabet korkusu paniğe yol açtı ve işletme hatalarını da beraberinde getirdi; örneğin müşteri kaybetmeme uğruna uyguladıkları “Gecikme Cezası Almama” kampanyası 2005’in 2. çeyreğinde şirkette 140 Milyon USD’lik satış kaybına neden olmuş. Herkes birbirini satın almaya başlamadan önce geçen yıl Aralık ayında Blockbuster’ın küçük rakibi Hollywood Entertainment ve Movie Gallery Inc.’i satın alma girişimleri olmuştu. Ama bu yanlış bir girişimdi, çünkü rakiplerinin aslında “Video Kiralama Mağazaları” olmadığı “On-line Kiralama”, “Internet’te DVD Değişimi” ve “Video On-demand (VOD)” olduğunu görememişlerdi, halen mağaza zincirlerini genişletmeye uğraşıyorlardı.

Internet’te paylaşım Peerflix tipi şirketlerin de doğmasına yol açtı. 2004 yılında işe başlayan bu şirket, kişilerin DVD’lerini Internet aracılığıyla değişmelerine olanak veriyor (P2P-kişiden kişiye). Yanında verdiği Weblog servisi yardımıyla filmler hakkında kişilerin objektif yorumlarını da görebiliyorsunuz. Aslında ürünü direkt satmayan ama Ebay gibi P2P hizmeti veren bu şirket, Amazon gibi ürünü satan şirketler için büyük tehlike. Kullanıcı Ebay için tipik bir “satın-alınma hedefi”.

Apple aslında VOD’nin hızla PMP (Kişisel Video Oynatıcılar)’a inmesini sağlayacak. Bu da eski diziler için kanal arayan TV şirketleri için çok önemli bir gelir kaynağı olacak, pastanın çok daha büyümesine yol açacak. Büyüyen pasta, rekabet dengesini bozmak istemeyen İçerik Sağlayıcıların pozisyon almalarına neden olacak. Onlar zaten her şekilde aracıları ortadan kaldırmanın peşinde oldukları için önce TV kanallarını ve Kablo Operatörlerini satın almaya başlamışlardı. Bu savaşta onlar da belirleyici olurken “Aracılar ve/veya Taşıyıcılar” içinde en güçlü olanlarla birleşip belirli bir noktaya gelecekler. Bu da aslında AOL-Time Warner birleşmesinin ne kadar isabetli olduğunu ortaya koyuyor.

Artık ABD’de yeni ortaya çıkan şirketler “Nasıl Para Kazanırız?”a değil de “Biz bu şirketi en kısa sürede nasıl değerini arttırıp büyüklere satarız?”a endekslendi. Buna göre yapılan iş planlarında: Rekabette potansiyel alıcıları kapıştırma metotları, alıcının tahmini satın alma süresi, satın alma sürecine kadar büyüme ve yayılma süreçleri dikkate alınmaya başladı. Aslında bu gelişme bir başka açıdan bakıldığında büyük şirketlerin “İş Geliştirme” faaliyetlerini daha pahalı bir yöntemle üçüncü partilere aktarmaları. Üçüncü partiler de bu işi almak için riski üzerlerine alarak hareket ediyorlar. Ben bu işi sevdim. Acaba Amazon’un ne hoşuna gider bir düşünelim hep beraber.

Forbes Aralık 2005  

Kategoriler
Forbes Yazıları

Markanın Önemi

MIT’nin her yıl düzenlediği Emerging Technologies (Gelişen Teknolojiler) konferansına katılmak üzere Eylül sonu Boston’daydım. Geçen yazımda bahsettiğim Polaroid ile ilgili daha detaylı bilgi almak için Boston’daki merkezlerine uğradım. Polaroid’in Fotoğraf Basım Kiosk’unu 18 ay önce piyasaya tanıtım amaçlı sürdüğünü biliyordum ama seri üretime halen geçmediğini öğrendim Polaroid, Bank One tarafından alındıktan sonra tekrar el değiştirmiş. Yeni alıcılar Polaroid adına üretim yapan lisansörlerden birisi. Aslında anlayacağımız Polaroid tümüyle marka lisanslamaya yönelmiş ve Kiosk üretimini outsource etmeye karar vermiş.Yeni üretici hem 40-50 Milyon USD’lik yatırım yapacak hem de dünya çapında bir pazarlama planı hazırlayıp onaylatacak.

Artık finansman gücünün ürün kalitesinin önüne geçtiğini sanırım bu örnek çok iyi gösteriyor. Çünkü en iyi teknolojiye sahip firmanın piyasaya girişte sıkıntı yaşaması yüzünden teknolojisi daha geri olan Kodak artık tümüyle rakipsiz olarak bu pazarın lideri.

Yeni başlayanlar için stratejiler, pazarlama planı, satış taktikleri vs ne kadar önemli olsa da finansman gereksinimi hepsinin önüne geçiyor. Ancak eski oyuncuların farklı bir avantajı olabiliyor; marka değeri. FMCG ürünlerinde markanın değeri, şirketin değerinin %60’ı civarında iken, bu oran beyaz eşyada %50, servis sektöründe %40 ve endüstriyel ürünlerde %20 civarlarında kalıyor. Marka değeri önemli bir finansal güç çünkü günümüzde yeni bir marka yaratmak çok zor ve pahalı hale geldi. Reklamveren sayısı ve reklam mesajlarındaki artış bir yana, artık mecra çeşitliliği de kirlenme sınırına ulaştı. Medya planlama uzmanlarının işi çok güç. Bu da yetmiyormuş gibi Tivo (reklam atlatabilen kişisel video kaydedici), uydu radyolar ve pop-up bloklayıcılar yüzünden reklamverenler reklam görmek istemeyen tüketiciye ulaşamaz hale geliyor.

Peki alternatiflerimiz nedir? Belki de akıllıca olan hazır markaları başka ürün hatları için kullanmak veya daha önce marka olarak güçlü bir pozisyon edinmiş, fakat pazardan çekilmiş markaları tekrar ortaya çıkarıp güçlendirmek olabilir. Örneğin kozmetik devi Estee Lauder kendi markasının dışında birçok başka marka adına (Tommy Hilfiger ve Donna Karan gibi) lisans altında üretim yapıyor. Pazardan çekilmiş ama hala değeri güçlü markaya bir yerli örnek ise Çift Geyik Karaca. Tam 88 yıllık bu markayı Narin Triko almış. Ödediği bedeli bilmemekle beraber yerinde bir hareket olduğunu söyleyebilirim. Burada markanın yeni sahibine düşen görev, markanın özellikle X kuşağına yönelik olduğunu bilerek, eski muhafazakâr tasarım anlayışını hızlıca terk ederek gençlere yönelmesi. Karaca’nın oluşturacağı kendine has çizgi ile “Türkiye’nin Burberry’s”i olması aslında çok zor değil.

Yıllardır TİM ve bir çok örgüt konfeksiyon ihracatçılarımıza “marka olun” diye dil döktü. Ama hem sermaye yetersizliği hem de vizyon eksikliği buna engel oldu ve geç kalındı. Alelacele çıkarılmış, arkasında güçlü bir iş planı olmayan İtalyanca ve benzeri çekici dillerden üretilmiş markaların ne yazık ki yaşama şansı yok. Dizi sponsoru olunarak  bir marka  oluşturulma ve yaşatılma şansı da yukarıda bahsettiğim reklam ve mesaj kirliliği nedeniyle azaldı. Tekstil örneğinden devam edersek, tekstilcilerimiz eskiden hayal bile edemeyecekleri dünya markaları ile iş ortağı olabilirler veya satın alabilirler. Bunların moda markaları olması şart değil. Örneğin sigara markaları da olabilir. Marlboro örneği gibi; Marlboro giysi ve turizm işine girdiğinde amacı sigara reklâmlarının dünya çapında yasak olmasından dolayı başka alanlarda markayı hatırlatmak ve endirekt olarak sigara tüketicilerini etkilemekti. Ama bugün Marlboro giyim markası olarak da dünya çapında iş yapabilecek düzeyde. Artık sigara içiminin Asya’ya doğru sıkıştırıldığı bu dünyada sigara üreticileri için oldukça değerli olan  markalarını başka alanlarda kullanmak çok iyi bir finansman alternatifi.

Lisans eğitimim tekstil ve konfeksiyon mühendisliği olduğu için önerilerimin genelde tekstil sektörüne yönelik olmasını mazur görün ama Türk hazır giyim sektörü için bir alternatifim daha var; Bir araya gelip Avrupa’da birkaç iyi ve köklü markayı satın almaları veya lisanslamaları (ki yukarıda da söyledim bunların giyim markası da olması şart değil) Türk hazır giyim sektörünün  Avrupa’ya yayılması için çok önemli bir fırsat olabilir. Katma değeri artırdıktan sonra bütün üretimi Türkiye’de yapmak da gerekmiyor, üretimin bir kısmı yine Türk firmalarının kontrolü altında Çin, Kamboçya, Vietnam gibi düşük işçilik ücretlerinin olduğu ülkelere kaydırılabilecektir.

Son bir anektod; seksenli yıllarda Amerika’da Aca Joe diye popüler bir marka vardı. Benim ABD’de buyer olarak çalıştığım 1987yılında bu marka adına Türkiye’de üretim yapmıştık. Daha sonra bu marka iflas etti. 1997 yılında Güney Afrika’ya gittiğimde Aca Joe adında bir mağazaya rastladım ve çok şaşırdım. Mağaza sahibine sorduğumda Amerika’dan tanıdığı bu markanın bir zamanlar orada da çok tutulduğunu şimdi sahipsiz olduğu  için kendisinin rahatlıkla kullandığını söyledi. Eski ve köklü markalar giderek değerleniyor ve değişik alanlarda kullanılmak üzere dünyanın birçok ülkesinde birikmeye başlayan sermayeler için hedef olmaya başlıyor.

Forbes Kasım 2005 

Kategoriler
Forbes Yazıları

Geleceği Görmek

Hollywood filmlerini temelde iki nedenden dolayı seyrediyorum: İlki hobi hanemi doldurmasına yardımcı olması, diğeri ise ABD’nin politika, yaşam biçimi, teknoloji ve ürün stratejileri konusunda belirgin ipucu vermesi. 2002 yapımı “One Hour Photo” filmini belki hatırlarsınız. Filmde Robin Williams süpermarket içindeki fotoğraf laboratuarında çalışan ve karısını aldatan birini fotoğraflardan fark ederek ona yaşamı zehir eden adam rolündeydi. Aslında bu film değişmekte olan alışkanlıkların habercisi olarak şu net mesajı iletti: “güvenliğin için fotoğralarını kendin bas!”. Burada iki olasılık var; fotoğraflar eve alınacak bir yazıcı ile veya alışveriş merkezlerindeki Kiosklarda basılabilir.

Dijital Fotoğraf Makineleri (DFM) konusunda sokaktaki insan öngörüsü ile hareket eden Polaroid bunun bedelini Ekim 2001’de “İflas Koruma Programı”na müracaat ederek ödedi. Trendleri yorumlama ve işlerini bunlara adapte etme konusunda başarılı olamayan tüm şirketlerin ders alması gereken bu olay, dünya çapında, dev bir markanın el değiştirmesi ile son buldu. Chicago merkezli Bank One’ın Polaroid’i almasından sonra şirket kendini küçülerek toparladı ve ağırlıklı olarak “Fotoğraf Baskı Kiosku” pazarına odaklandı.

Polaroid değişime direnç gösterip kaybederken DFM’e geçişi başarıyla gerçekleştiren ve kazanan Kodak oldu. Motorola kökenli Yönetim Kurulu Başkanı George Fisher’in, Motorola stratejilerini uyguladığı Kodak’da 90’ların sonlarına doğru resmen bir tarih yazdı. Firma 80’li yıllarda kazandığı parayı değerlendirmek için fotokopi makinesinden, mikrofilme ve kimyasal/ilaç sanayiine kadar birçok yatırımı denemişti. Hiçbiri istenilen büyümeyi yaratamadı. Akılcı hareket etti, denedi ama sonuç alamayınca zamanında hepsinden çıktı. Sonunda Kodak 90’larda gelişmekte olan DFM pazarına yatırım yapmaya başladı. İlk yıllarda Ar-Ge yatırımı 500 milyon USD’ye ulaştı. İşte bu Kodak’ın yapmış olduğu en akıllıca hareketti. Firma aynı zamanda “İmaj Sensörleri”ni de pazarlayarak DFM pazarını kontrol ediyor. Bugün Kodak ve Polaroid’in en önemli hedefi öncelikle Kiosk pazarını desteklemek. Amerika’da 80,000 adede ulaşan Kiosklar artık restoranlara bile konmaya başladı. Kiosk kullanıcıları %12 iken, evde baskı alanların oranı hızla azalıyor. On-line baskı konusunda en büyük oyunculardan biri perakende devi Wal-Mart. Bu arada Mobil operatörler de gelir paylaşımı yolu ile on-line hizmeti destekleyecekler. Çünkü ödedikleri yüksek 3G lisans ücretlerini çıkarmaları için yeni gelir alanları gerekiyor.  Eğer bu savaşta bir galip olmazsa önümüzdeki 2-3 yıl içinde Internet üzerinden fotoğraf v.b. basma hizmeti veren bir portale hücum eden bir “hacker”ın öyküsünü bir Holywood filminde seyredeceğiz. Seyircilerin ön lobuna oturtulacak bu gerçek onları ya kiosklara ya da evde baskıya itecektir.

ABD’de çekilen fotoğrafların sadece %25’inin baskılarının alındığı, yılda ortalama 9.4 Milyar fotoğrafın baskısının alınmadığı (bu %75’e denk geliyor) göz önüne alındığında ABD Kiosk ve evde baskı alma pazarının oldukça büyük bir potansiyele sahip olduğu gözükmekte. Kiosk’lardan alınan baskılarda hız örneğin Polaroid’in 2 saniyede bir 10×15 cm fotoğraf iken evde ancak 15-25 saniyede bir baskı alınabiliyor. Kiosk pazarı özellikle Wal-Mart ve benzeri zincir mağazaların satacakları ön-ödemeli kartlarla alışveriş merkezlerinde hızla güçlenecek.

DFM üreticilerini çok büyük tehlikeler bekliyor ve bu tehlike hala göz ardı ediliyor. Bu konuda çok önemli bir endüstri analistinin 12 Ağustos 2005’de yaptığı konuşmadan bir cümle sunmak istiyorum: Kameralı cep (mobil) telefonları DFM’lerinin yerini asla alamayacaktır. Tehlikeyi göz ardı etmemize neden olan bu yorum bence. Beş büyük DFM üreticisinin (pazarın %80’i) satmış olduğu toplam cihaz sayısı 60 milyon’u geçmezken 2004 yılında satılan mobil telefon sayısı ise 600 milyonu geçmişti. Bundan sonra üretilecek mobil telefonların çok büyük bir bölümü kameralı olacak. Bu durumda tüketici 2 ürün (DFM ve mobil telefon) değiştirmek yerine sadece tek bir ürünü değiştirmek durumunda kalacak. Geliri azalmakta olan çalışan kesim için de bu durum muhteşem bir fırsat oluyor. Dünya mobil telefon pazarının yaklaşık %12-13’üne eşit DFM pazarında doğal olarak avantaj mobil telefonlarda olacaktır. Artık mobil telefon üreticileri çok rahatlıkla yüksek çözünürlükte fotoğraf çeken, oto-fokus ve flaşlı tipte mobil telefon üretebilecek duruma geldiler. Sonuç olarak DFM, lens üreticileri, imaj sensörleri ve mobil telefon üreticilerinin birleşmelerini göreceğiz.

Sonuçta kullanıcılar çok hızlı hizmet alacağı ve o anı yaşayacağı sistemleri tercih edecekler. Mobil telefonlarla IrDA ve Blue-tooth arabirimleri ile haberleşen Kiosklara talep artacak ve daha sonra ucuzlayacak ekran teknolojisine paralel olarak baskı sayıları azalma yönünde hareket edip cepte taşınan dijital fotoğraf albümleri hayatımızı süsleyecek. Eğer Mobil telefon üreticileri büyük boy ve yüksek çözünürlüklü ekranlarla ile bunu sağlarlarsa zafer onların olacak. Diğer zafer de bu kadar özelliği bir arada sunan bu üreticilere uzun süre dayanan piller sunacak pil üreticilerinin olacak.

Gerçek şu ki bu pazarda (lens, imaj sensörü, DFM, Mobil Telefon ve Ağ Ekipmanı üreticileri) çok sayıda birleşme ve satın alma yaşanacak. Bekleyelim ve görelim.

(Forbes; Ekim 2005)

Kategoriler
Forbes Yazıları

Okuma Alışkanlığımız Kökünden Değişecek

Teknoloji ile bütünleşmekte en çok acı çekenlerin X ve Y kuşakları olduğu kesin. Çünkü onlar hem eskiyi hem de yeniyi aradaki uçuruma rağmen yaşamaya devam ediyorlar. Birçoğu bilgisayarı ilk kez iş hayatına başladığında gördü. Şanslı olanlar merkezi bilgisayar sistemlerine bağlı terminallerde çalıştılar veya PC’ler ile tanıştılar. Onlar 64 KB ana bellekli Commodore ile oyun oynadılar. Ben ilk kez 1971 yılında, 9 yaşındayken delikli kartlarla tanıştım. Yazları en büyük eğlencem babamın müdürlüğünü yaptığı Ege Üniversitesi Hesap Bilimleri Enstitüsü’nde bilgisayarlarla oynamaktı. Ama ben kendi kuşağımın en şanslı örneklerinden biriyim. Bugün birçok çocukluk arkadaşımın hala e-mail adresi yok. X ve Y kuşakları bu yüzden yeniliklere uyum sağlamakta çok zorlanıyor ve “ben bilgisayardan hiç anlamam, teknolojiden nefret ederim, hatta imkân olsa cep telefonu bile taşımam” diyerek uyum güçlüğünü farklı bir biçimde dışarıya vuruyor.

Bireylerin teknoloji ile ilişkileri bir yana bir diğer önemli konu ise “Kullanıcı Ara-yüzü” alanındaki önemli değişiklikler. Lambalı radyonun icat edilmesinin üstünden geçen onlarca yılda  “Kullanıcı Ara-yüzü” anlamında hemen hemen hiçbir değişiklik olmazken, transistorlu radyoda bu durum biraz daha değişti. Eskiden teknolojik sınırlamalar hem fazlaydı hem de kullanıcıyı düşünen yoktu. Aradan geçen yıllarda pazarlama devrimi yaşandı, tüketici kral oldu, artık arz talebe göre kendini sürekli geliştirmek farklılaştırmak zorundaydı. Farklı ara-yüz modelleri ile kullanıcının ilgisini çekmek gerekiyordu. Arabalarımızdaki teyp çalarları hatırlayalım; tek, yuvarlak bir açma/kapama ve ses düğmesinden kumanda ediliyorlardı. Sonra “Kullanıcı Ara-yüzü” nü gelişen teknolojilere paralel olarak iyileştirme çabaları başladı!; açma-kapama için bir düğme, ses içinse aşağı ve yukarı okları olan 2 düğme/tuş kullanılmaya başlandı. Toplam 3 farklı noktadaki düğme/tuş tek bir noktadaki düğmenin işini görmeye çalıştı. Örneğin yuvarlak tek bir düğme ile çalıştırılan çamaşır makineleri yerine her yıkama seçeneği ayrı tuşla kontrol edilen çamaşır makineleri piyasaya çıkınca A.B.D’de ev hanımları şaşkına döndü.

Hayatımızda çok önemli yeri olan kitabın bitasarımı ve kullanıcı ara yüzü ise nerdeyse hiç değişmedi aslında. Ancak yakın zamanda hayatımıza giren ve bence çok da önemli yer edinecek bir ürünle beraber kitap okuma alışkanlığımız da hızla değişecek; E-Book, diğer adıyla E-Kitap.

Yoğun iş yaşamı kitap okumayı akşam uyku öncesine ve tatillere sıkıştırınca insanlar da kitapları okumak yerine dinlemeyi tercih etmeye başladılar. Benim bu konudaki en iyi referansım New York Rockefeller Center’daki Barnes&Noble kitap mağazası. New York’a her gidişimde bu mağazadaki “Audio CD-CD’de Kitap” bölümüne yeni bir blok eklendiğini gözlemliyorum. Bu gelişme gelecek ile ilgili çok önemli bir mesaj niteliği taşıyor. Ayrıca internet üzerinden okunmuş kitap değişimi inanılmaz bir hızla ilerlediği gibi Amazon da kullanılmış kitap satışını günden güne arttırıyor. Bütün bu bilgiler ışığında önümüzdeki 5 yıl içinde kitap konusunda bir devrim yaşanacağını öngörebiliriz.

E-Kitap daha önce de denenmiş ve başarılı olmamış bir proje. Şu anda Sony, Librie ile büyük bir geri dönüş planlanıyor. Hatta Apple’in I-Pod’da yaptığı gibi ürünü içerikle evlendirip aynı başarıyı sağlamaya alışıyor. Ama yukarıda anlattığım gerçeği de göz ardı etmediğini biliyoruz: “Kullanıcı Ara-yüzü”. Çünkü kullanıcı kitabı sayfalarını çevirerek okumaya alışmıştır. Onun bu alışkanlığını değiştirip sert bir elektronik cihazdan sürekli okuma yapmasını sağlamak gerçekten çok zor. Sony, Nicholas Negroponte’nin başında bulunduğu MIT Lab’den çıkan E-Ink firmasının ekran teknolojisini kullanıyor. Bu firma aynı zamanda $100’lık dizüstü bilgisayarlarda kullanılacak olan ekran teknolojisinin sahibi. Yıllardır bir patlama için uğraş veren bu firma sonunda çıkış noktasını bulmuş gözüküyor. Geçen Şubat’da Pekin’de E-Ink’in başkanı ile beraberdim ve kendisi 2 yıl içinde bükülen ürünleri pazara çıkaracaklarını söyledi.

Sony, Beta ve Memory Stick örneklerinde olduğu gibi kendi standardını mutlaka dayatıp önde başladığı yarışta geri düşer mi bilinmez ama gelişmeler onu gösteriyor. Bu arada Sony’nin pazarda gerçek anlamda tek ama aslında yüzlerce rakibi var. Tüm Pocket PC bazlı PDA’lerde, Dizüstü Bilgisayarlarda E-Kitap okunabiliyor. Microsoft bu alışkanlığı yaratmak için ciddi çaba sarfediyor. Ama bu cihazların en büyük sorunu ekran büyüklüğü ve şarj arası sürenin kısalığı. Benim bu konudaki görüşüm bükülebilen ekran teknolojisinin ve I-Pod pazarlama biçiminin bu yarışı kazanacağıdır. Bu durumda Plastic Logic, E-Ink ve Polymer Vision firmaları gelecek vaat ediyorlar. Ama bu firmaların kendi teknolojilerini I-Pod gibi ürün haline getirip, içerikle birleştirip pazara taşıyacak başarılı ortaklara ihtiyaçları var.

Okuma şekilleri konusunda araştırma yapan firmalar aslında satır satır okumanın gözü çok yorduğu konusunda fikir birliğine varmış durumda. Yukarıda saydığım firmalar E-Kitap üzerine yoğunlaşmışken onlar da elektronik medya’da okumayı hızlandırıcı programlar üzerinde çalışıyor; Rapid Serial Visual Presentation (RSVP) yani gözü oynatmadan kelimeleri hızla ve sırayla ekrana getirme metodu gibi. Benim görüşüm önümüzdeki 5 yıl içinde bu okuma hızlandırıcı teknikler üzerinde çok önemli gelişmeler ve buluşlar olacağı, buna bağlı olarak da okuma alışkanlıklarımızın tümden değişeceği şeklinde.