Kategoriler
Forbes Yazıları

Türk Mucitler

NTV Türk Mucit Yarışması Türkiye’de bu formatta yapılan ilk program olarak tarihe geçti. NTV, asıl adı American Inventor olan ABC’nin sahip olduğu formatı lisanslayarak, bu programı gerçekleştirdi. Yarışma, içeriği ve bunu düzenleyen TV kanalının piyasadaki imajının ne kadar yüksek olduğunu haklı çıkaracak şekilde, amacının ötesine taşmış ve ülkemize yenilikçilik (inovasyon) anlamında bir motivasyon kazandırmıştır. Jüri üyeleri olarak yarışma esnasında bazı yarışmacıları özellikle elemedik ve yarı finale çıkardık. Karar verirken bize sunulan ürünün daha önce yapılıp yapılmadığı da elbetteki önemliydi. Ama bazı gerçekleri de göz ardı edemezdik. Silopi’den bir lise son sınıf öğrencisi yarışmaya katılmıştı. Türkçe’yi bile zor konuşuyordu, çevresinde hiçbir zaman bilgisayar olmamış. Pilin içine bir mekanizma yapmış, sallayıp şarj ediyor ve bunu yaparken de kimseden yardım almamıştı. Oysa ki, ABD’de Radio Shack mağazalarından birine girdiğinizde, elle sarsılınca kendini şarj eden fener hemen gözünüze çarpar. Bu arkadaşı elemeye inanın benim gönlüm elvermedi. Böyle bir ürünün zaten var olduğunu bilmeden üzerinde düşünmüş ve keşfetmişti. ABD’deki yarışmada ise yarışmacılar tarafından daha ticari bir yaklaşım vardı ve doğal olarak jürinin sorduğu sorular da ticari açıdan anlam taşıyordu. Ama bizim karşımızda enerjinin sonsuzunu bulma eğiliminde olan, yaptığının para kazanmak amacıyla değil de “insanlığın hizmetinde” olduğunu ifade edenler çoğunluğu oluşturunca format da biraz “Turkish” oluverdi. Jüri olarak tabii ki ortak karar vermek durumundaydık ve bunda da çok ölçülü davrandığımızı düşünüyorum. Bunun yanında bazı ürünlerin finale çıkamamasına üzülmedim değil. Dikey Kebap Makinası başta olmak üzere, Termo Tuğla Makinası, Otomatik Çay Makinası, Yangın Söndürme Bombaları, Emniyet Kemeri Zayıflatma Cihazı, Döner Kahve Kapağı gibi ürünler de başarılıydı. Fransa’daki yarışmada “Kebap Makinası” birinci olmuştu. Ama Kebap’ın anavatanı Türkiye benzer bir ürünü birinci yapamadı. Onun yerine Türkiye gerçeğini yansıtan, soba zehirlenmesini engelleyen soba ve baca sistemlerini bolca gördük. Yarışmanın birincisi İskender Aruoba’nın “Ürünü” için oldukça eleştiri e-maili aldım. Enell Sustainable Business AB İcra Kurulu Başkanı Magnus Enell’in benzer sistemi 1984 yılında İsveç’te denediği ve bunun ders kitaplarına girdiği iddia edildi. Bu iddia’nın sahibi İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi olan arkadaşımızı, Bay Enel ve İskender Aruoba’yı e-mail ortamında bir araya getirdim. Bay Enel ne yazık ki İskender bey’in savunmasına cevap vermedi. Bu durumda benim yapabileceğim birşey kalmadı. Yarışma öncesi programın orijinal adı olan “American Inventor”un finaline kalanlara baktığımızda aslında çok daha basit ve günlük hayatta kullanılacak ürünleri gördük. Örneğin: Çocuklara hecelemeyi, kelimeleri eğlenceli ve etkileşimli olarak öğreten oyun; Çıkarılabilir 2. koltuğuyla yeni stil bir bisiklet; Kum torbalarını çok daha hızlı doldurmaya yarayan bir çeşit kürek; Sandalye’ye takılan zayıflama ipi; Yeni bir tür tuvalet koltuk kapağı; ve hatta çoklu dil seçeneğine sahip oyuncak bir bebek bile finale kalmıştı. Janusz Liberkowski ise çocuğunu bir trafik kazasında kaybettiği ve çocuk koltuğu bu kazada yetersiz kaldığı için Spherical Safety Seat adında herhangi bir çarpışma esnasında dairesel hareketten kaynaklanan kuvveti emen bir Çocuk Koltuğu ile yarışmanın birincisi olmuştu. Türkiye’de yaşadığımız genel sorun, çok fazla emek, zaman ve para harcamadan birşeyler yaratmaya çalışıyor olmamızdır. Ben bu yarışma boyunca şahit olduğum olaylara bakarak ümitsizliğe kapılmıyorum. Ama araştırmadan, para harcamadan bu işler olmuyor. Sabah kalktığımızda birden aklımıza gelen veya rüyamızda gördüğümüz (!) fikirlerle ancak çok basit tasarımlar yapabiliriz veya önceden geliştirdiğimiz bir ürünü daha ileriye götürebiliriz. Tansiyon ilacı üzerinde çalışılırken Viagra bulunmuş ama bu ilacın rafa çıkıncaya kadar harcadığı para yaklaşık 600-700 Milyon USD olduğuna göre, tesadüflere de ümit bağlamamamız gerektiğini görüyoruz. Türkiye’de yeteri kadar buluş yapılamıyor. Son 11 yılda Türkiye’de 22 bin patent başvurusu yapılmış. Bu rakama Japonya 15 günde, Amerika ise 20 günde ulaşabiliyor. Ayrıca Türkiye’de her 100 patentten 96’sını yabancılar alıyor. Patent, “buluş sahibine, buluş konusu ürünü üretme, satma ve kullandırma konusunda belli bir süre ayrıcalık veren sistem” ise Türk Mucitlerin bu tanımdan nasiplenmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Alınan patentlerin de değerlendirilememesini ve hayata geçirilememesini inovasyon sürecinin uygulanamamasına ya da doğru uygulanamamasına bağlıyorum. Yani inovasyon yaparak buluşu hayata geçirip üretilebilirlik ve pazarlama değerlerinin sağlanması gerekiyor. Ben bu bilincin gelişme çağında başladığını düşünüyorum. Çocuklara gelişme çağlarından itibaren yaratıcılıklarını ortaya çıkarabilecekleri ortamlar sağlanmalıdır. Aileler bu konuda çocuklarına destek olmalılar. Türkiye’de ebeveynler ne yazık ki bu konuda bilinçli değiller. Çocuklara okullarda Da Vinci, Edison, Graham Bell, Hazerfan Ahmet Çelebi gibi mucitler ve yaptıkları buluşlar anlatılmalı, projeler desteklenmeli, en önemlisi Türkiye’de inovasyon bilinci oluşturulmalıdır.

Forbes Ağustos 2007

Kategoriler
Forbes Yazıları

Bir Yolculuğun Düşündürdükleri

Mayıs ayında San Fransisco’dan Las Vegas’a Delta Havayolları ile uçmuştum. Son dört yıldır İflas Koruma Programı “Chapter 11” de olan Delta Havayolları’nın hisseleri o sıralarda tekrar NYSE’de alınıp satılmaya başlandı. Bu durumu sevinçle yolcularla paylaşan kabin memurlarının gözlerinin içi gülüyordu. Erkek kabin memuru  bize anonslarını stand-up şeklinde yapmıştı; “Blackberry’lerinizi, Strawberry’lerinizi kapatın; Uçuş boyunca değil hayatınız boyunca sigara içmeyin; Bugün uçuş kısa olduğu için sadece kanatta -Gone With The Wind- filmi göstermiz olacak” vs şeklindeki  anonslarını yolcular da hararetle alkışlıyorlardı, seviye ve ilişki muhteşemdi. Halbuki THY’na bakıyorum: “Hanımefendiler ve Beyefendiler” ile başlayan anonslar, bürokratlara sınır ötesi gösterilen saygı vs. Bana bunlar inanılmaz yapmacık gelirken, özgüven eksikiliği yaşayanları da mutlu ediyor.

Delta ve Lufthansa gibi havayolları ile uçtuğunuzda uçak piste tekerleği koyduğunda mobil telefonlarınızı açarsınız, kalkmadan da kapıların kapanmasına kadar mobil telefonunuz ile konuşabilirsiniz. Buradaki ana düşünce şudur ki, uçak havada iken kullanılan bir mobil telefon karada kullanılan bir mobil birimden daha geniş yayılım alanına sahiptir. Yani mobil telefonları, işletim alanı dahilinde birkaç kez aynı frekansı kullandığı için, farklı hücre konumlarındaki iletimlere istenmeyen parazitlere yol açabilir. Bugün FAA uçak yerde iken mobil telefonlarının kullanımını yasaklamamaktadır. Bunları bırakın bir kenara Türkiye’de uçaklara yolcu taşıyan otobüslerde mobil telefon kullanılmaması için camlarda uyarılar  bulunmaktadır. THY’nin yaşadığı ve yaşattığı dilemma doğal olarak yurt dışına sık seyahet eden yolcuları da şaşkınlığa itmektedir.

Öte yandan yolcular olarak  bizler de sabırsızız. Örneğin uçak taxi’ye başlayıp (körükten piste doğru giderken) mazallah 15 dakika içinde kalkamazsa, söylemediğimizi bırakmayız. Sınırlı rötarlara, işletme nedenli gecikmelere tahammülmüz yoktur. Hemen devreye gireriz. Çoğumuzun ağzında şu söz vardır “bütün dünyayı geziyorum, böyle birşey görmedim”. Bütün dünya genellikle yazları Bodrum ve Antalya uçuşları, kışları da Milano ve Paris uçuşlarıdır. Ben yılda 120-130,000 mil uçarım ama böyle kararlı yolcuların yanında ağzımı açamam.

Yazımın başında bahsettiğim seyahatimde önce THY ile New York’a indik. Körük dolu olduğu için tam 65 dakika açıkta bekledik. Ben dahil çoğu transit olan Türk yolcuların en az 20-30’u bağlantı seferlerini kaçırdı. Ama hiçkimse de ağzını açıp birşey söylemedi. Türkiye’de olsa mangalda kül bırakmayacak yolcularımız süt dökmüş kedi gibi beklediler. Ama Türkiye’de aynı şey olunca neden olmuyor, keyfiyet işin içine giriyor. THY bunu yapıyorsa kesin keyfiyetten yapıyor yargısı hakim çoğumuzda. Yani biz THY yolcularında bir güven sorunu var ve THY’nin bu sorunu daha planlı bir  iletişim stratejisi ile çözmesi gerekiyor.

Las Vegas’dan New York’a uçarken havayolu Delta olunca, yol boyunca bir bayan kabin memuru ile sohbet ettim. Kendisi 55 yaşında, 5 çocuğu var. Tam 35 yıldır Delta’ da kabin memuru olarak çalışıyor. Washington eyaletinde oturuyor. Genelde tüm uçuşlarına Delta’nın Salk Lake City merkez hub’ından başladığı için, evinde kaldığında, bu hub’a 4:30 saat süren yolculukla (İstanbul-Londra seferinden 35 dakika daha uzun) ulaşabiliyor. Bazen çok yorgun olduğu için eve dönemiyor. O yüzden 7 kabin memuru arkadaşıyla Salt Lake City de ev kiralamışlar; sadece yatmadan yatmaya gitmek için. Ayda net 100 saat havada kalma süresi var. Yerde geçirdiği süre ve eve gidiş gelişte havada kaldığı süre için para kazanamıyor. Yılda net eline net 30,000 USD geçiyor. Bu da bugünkü TL/USD çevrimi ile aylık 3,300 YTL’ye karşılık geliyor.

Aldıkları ücretlerin 80’li yılların seviyesine indiğini (ben ABD’de 1987 yılında ilk işe girdiğimde yılda 36,000 USD elime net geçiyordu) ve özellikle iflas koruma programı sonrası emeklilik ikramiye haklarını da kaybettiklerini söyledi. Gülüyordu, hatta zaman zaman kahkahalar da attı. On yıl daha çalışıp emekli olacağını, işe başladığından beri hergün 10 USD biriktirdiğini, yıllık belirli bir faiz geliri ile kendi emekli ikramiyesini kendisinin garanti altına aldığını söyledi. THY’de aynı kıdemde olan kabin memuru Delta’da aynı seviyedeki kabin memurundan %25 civarında daha az maaş alıyor. Yani arada hem önemli bir fark yok (hele Satın Alma Paritesi devreye girerse fark yok diyebiliriz), hem de THY’de emekli maaşı konusunda bir de devlet güvencesi var. Peki ABD’de yaşayan 65’inden önce emekli olmayı düşünmeyen, 55 yaşındaki bir kabin memuru ile Türkiye’de aynı koşullarda çalışan ama 20 yılını doldurduğunda biran önce emekli olmayı düşünen, buna rağmen hayata ve işine ABD’deki kabin memuruyla aynı güçle sarılmadığı yüz ifadesi ve her tavrından belli olan kabin memuru arasında ne fark olabilir?

Erken emekli olma isteği, ABD ve benzeri ülkelerle (Fransa tabii ki  hariç. Çünkü onlar acaba yılda nasıl daha az çalışırız ve nasıl daha çok tatil yaparız derdindeler) Türkiye arasındaki temel yaklaşım farklarından sadece biri. Bu durum ülkenin ileride içinden çıkamayacağı sosyal güvenlik sorununun da en büyük tetikçisi oluyor. Ayrıca  erken emekliler çok düşük emekli aylıkları ile yaşadıkları için tüketime, dolayısıyla ekonomiye de katkıları fazla olamıyor. Bu kısır döngüden kurtulmak için çok çalışmamız gerekiyor. Ayrıca  kendi özgüvenimizi geliştirmemiz ve daha sabırlı olmayı öğrenmemiz gerekiyor.

Forbes Temmuz 2007

Kategoriler
Forbes Yazıları

Büyüyen Su Sorunu

Dünyanın yer altı ve yer üstü kaynaklarında var olan suyun sınırlı olduğu,  insanların ve diğer canlıların ihtiyacını sonsuza kadar karşılayamayacağı  bir gerçek. Aslında dünyamızın 2/3’ü suyla ile kaplı, ama biz bu suyun %0.08 den daha az bir kısmını kullanabiliyoruz. Dünyadaki tatlı su kaynakları adil bir şekilde dağıtılmamış, örneğin Japonya 1 ton buğday üretebilmek için 1000 ton su kullanırken, dünya üzerinde 1,5 milyar insan temiz içme suyundan yoksun, üç milyar kişi de kanalizasyonsuz yaşıyor.
İçme suyu konusunda en sorunlu bölgelerin başında Güney Asya ve Sahra Çölü’nün güneyindeki ülkeler geliyor. Dünya Su Konseyi Başkanı Fauchon, şu andaki su kıtlığının, çoğunlukla alt yapı bozukluğu, bürokrasi, yetersiz kurumsallaşma, yolsuzluk, rüşvet ve kötü yönetimden kaynaklandığını söylüyor.
Bunu yanında 1999 UNEP (United Nations Environment Program)’in 130 Ülkeden 2500 Bilim adamının katılımıyla oluşturduğu Hükümetlerarası İklim Değişikliği Uzmanlar Grubu’nun raporuna göre; Küresel Isınma nedeniyle 2030’a kadar 7 milyon insan ani su baskınları ile karşı karşıya kalabilir. Ayrıca Çin, ABD, Avusturalya, ve Avrupa büyük su sıkıntıları yaşayacak. Üstelik yerküre sıcaklığı bu hızla artmaya devam ederse Amazon Ormanları ve Alpler yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacak. Zaten Küresel Isınma ve susuzluk zengin, fakir  ayrımı yapmıyor. Hatta şöyle bir ironi söz konusu; Japonya ve İspanya  gibi zengin ülkeler gelecekte daha fazla su fakirliği yaşayacaklar.
Dünya Su Konseyi Başkanı Fauchon’ın yorumlarına ben de katılıyorum. Ülkelerin istikrarlı büyüyememesi insanları büyük şehirlere göçe zorluyor. Gittikçe büyüyen şehirler, etrafındaki su kaynaklarını planlanan hızdan daha hızlı tüketmeye başlıyor. Buna Türkiye’de olduğu gibi su havzalarının etrafını korumanın siyasi çıkarlara feda edilmesi de eklenince çözüm su kesintilerine yöneliyor. İstanbul örneğine bakarsak, tatlı su daha uzun mesafelerden gelmeye başlayacak. Uzun dönemde petrol ve doğal gaz boru hatları gibi su boru hatlarının da oluşması kaçınılmaz.
Ben içme suyu temini konusunda genel anlamda ümitsiz değilim. Önceleri “Deniz Suyundan Tatlı Su Elde Etme” yöntemi doğadan gelen ve basit bir preparasyondan sonra (klorlama vs) içime hazır hale getirilen suya nazaran çok daha pahalıya mal oluyordu. Gelişen teknolojiler ve azalan maliyetler “Deniz Suyundan Tatlı Su Elde Etme”, İngilizce adıyla “Desalination” projelerini ucuzlatarak hızlandırdı. 1 Mart 2007’de NTV’de yayınlanan “Biri Bana Anlatsın” programında “Deniz Suyundan içme suyu elde edilmez, sadece kullanım suyu elde edilir” diyen hocama inat, ABD’nin California eyaletinde 10 tane Desalination fabrikası günde 10 Milyon litre deniz suyunu içme suyuna (Potable Water) çeviriyor.
Yetmişli yıllarda 1 m³ içme suyu elde etmek için yaklaşık 9 kWh güç harcaniyordu. O yüzden, “Desalination” projeleri genelde petrol fiyatlarının ucuz (benzinle çalışan jenaratörlerle elektrik elde ediliyordu) ve içme suyunun az olduğu körfez ülkelerinde ağırlıklı olarak uygulandı. “Reverse Osmosis” denilen ve yüksek basınç ile çok küçük gözenekli bir mebran (yoğunlaştırılmış polimer filmler) içinden su geçirerek içme suyu elde yöntemi, her yıl geliştirilen yeni membranlar ile ucuzluyor. Son dönemde membranlarda nano seviyesinde gözeneklere inilerek verimlilik %50 arttı (yani elektrik üretimi %50 düştü) ve güç harcaması 1 m³ su için yaklaşık 3 kWh’a kadar düştü. 1 m³ içme suyu elde etmek için maliyetin %50’sini enerji, geri kalanı sistem yatırımı olduğunu düşünürsek, gerekli toplam maliyet 6 kWh civarında olmaktadır. Bu da Türkiye ‘nin bugünkü elektrik fiyatlarıyla 70 YKr civarındadır.
Ayrıca yeni yöntemler özelikle “Yenilenebilir Enerji”, maliyetleri aşağıya çeken etkenlerin başında geliyor. Yani güneş enerjisi, dalga, git-gel ve boğaz akıntısı (İstanbul Boğazı bu iş için biçilmiş kaftandır) gibi enerji elde etme yöntemleri maliyetleri daha da düşürüyor. Bunun dışında özellikle Hidroelektrik Santraller hem hidrojen hem de içme suyu elde etme konusunda büyük bir avantaj getiriyor. Çünkü en düşük ücret tarifesinin olduğu 22:00-06:00 saatlerinde bu santrallerden yararlanmak mümkün.
Bugün yağmurlar deniz suyunun da buharlaşması sonucu bize geri döndüğüne göre, teknolojik olarak korkulacak bir durum olmadığını görüyoruz. Ayrıca kişi başı kullanıma baktığımızda içme suyunun toplam su kullanımı içinde % 1-6’lık bir orana sahip olması ümidimi daha da arttırıyor. Artan güvenlik sorunlarının bir süre sonra içme sularını kullanım suyundan tümüyle ayırma zorunluluğunu getireceğini de göz ardı etmemek gerekiyor. Benim ümitsiz ve üzgün olduğum nokta bu faturanın gene fakir ülkelere kesilecek olması. Çünkü bu ülkeler yüksek maliyetli içme ve kullanım suyu elde etmeyi ve taşımayı finanse etmekte zorlanacaklar. Unutmayalım ki bu ülkelerin sahip oldukları sular da kirli. Bu konuda çalışmalar çok ucuz çözümlere dayanıyor. Örneğin P&G biraz da sosyal sorumluluk destekli “PUR” adını veridiği ürün ile kirli suları temizleyen kimyasallar üretiyor. Kirli su dolu 10 litrelik kovaya karıştırıldığında suyu temizleyen bu ürün 0.10 USD fiyatla satılıyor.
Su kullanımıı insan haklarının temel unsurlarından biridir. Günde 30 litre su harcayarak yaşayabilirken (5 litresi yemek ve içmek, 25 litresi temizlenmek için), ABD vatandaşı günde 500 litre, Gambia vatandaşı ise 4.5 litre su harcıyor. Bu durum gelişen teknolojilere sırtımızı dayamamızın yanında, kendimizi ve çocuklarımızı tutumlu kullanım için eğitme ve denetleme zorunluluğunu da ayrıca ortaya koyuyor.

Forbes Haziran 2007

Kategoriler
Forbes Yazıları

Orta Sınıf Gerçeği

Son yıllarda, tüm garipliğine karşın, Avrupa’da ve Amerika’da hızla büyüyen bir ekonomik iyileşme var. Ne 11 Eylül 2001 sonrası etkiler, ne de petrol fiyatlarının üçe katlanması son beş yılda dünya ekonomisinin bilinen ekonomi tarihi boyunca hiçbir beş yıllık dönemde olmadığı kadar hızlı büyümesini engelleyememiştir. Bu performans ve dünya piyasalarında yükselen iyimser manzaraya bakarak piyasa sistemi ve küresel bütünleşmeye karşı büyük bir heves içerisinde olmamız gereken bir dönemde yaşadığımızı düşünebiliriz.

Son birkaç yıldır tüm dünyada ve özellikle Amerika’da orta sınıfın durumu ile ilgili hızlı büyüyen bir kaygı var.  Ancak bu kaygı artan düş kırıklığıyla ilgili. Bu düş kırıklığının sebebi tüm dünyada orta sınıfın günümüzdeki ekonomik büyüme sürecinin faydalarını paylaşamamasıdır.

Dünyada iki grup küreselleşme ve teknolojik değişimden doğru yerde ve doğru zamanda faydalanabildi. İlk grup gelir düzeyi küresel sistemle bağlantı kurmayı başarabilen düşük ülkelerdir: Örneğin Asya ve özellikle de Çin. Düşük ücret, teknolojinin yayılması ve küresel ürünlere ve finans piyasalarına ulaşabilmelerinin oluşturduğu birleşim, ekonomik bir patlamayı tetikledi.

İngiltere ve Kıta Avrupa’sında bir sebepten dolayı Endüstri Devrimi olarak adlandırılan 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başı arasındaki dönemi unutmamak gerekiyor. İnsanlık tarihinde ilk kez bir kuşağın yaşam standardı bir öncekine göre dikkat çekecek düzeyde daha iyi olmuştur; Bir insan ömrüne sığacak bir sürede kişi başına düşen gerçek milli gelir ikiye katlanmış, ardından tekrar ikiye katlanmıştır.  Son 30 yılda Çin’deki büyüme oranına bakarsak yaşam standardı bir insan ömrüne sığacak bir sürede yüz kat büyüme yarattığını görürüz.

İkinci grup ise: zaten servet sahibi olanlar altın bir çağa girmiştir. Kıt malları elinde tutanlar olağanüstü bir yükselme yaşamıştır. Kendi işletmeleri olan kişiler küreselleşmenin daha ucuza işçi çalıştırma avantajından faydalanmış ve daha büyük pazarlarda satış yapmaya başlayarak gelirlerini her zamankinden daha hızlı bir şekilde arttırabilmişlerdir. Aslında finans sektöründekiler küreselleşmeyle birlikte servetlerini yeniden değerlendirecekleri bir pozisyona gelmiş ve daha da zenginleşmişlerdir.

İlerleyen geleneğin en iyi kısmı piyasa ekonomisine karşı çıkmamış ve doğal bir süreç olarak meydana getirdiği sonuçları daha da geliştirmiş olmasıdır. Serbest, küreselleşmiş, teknolojik olarak karmaşık hale gelmiş kapitalizmin ekonomik mantığı, dünyadaki en zengin kesime ve en fakir kesimin bir kısmına daha fazla servet sağlarken orta sınıfı giderek daha kötü duruma getirmektir.

Orta sınıfın yaşadığı tüm bu zorluklara rağmen Amerika’da Standard & Poor’un 500 endeksindeki şirketlerde son dört yıldaki enflasyon oranı dikkate alındığında bile hisse başına düşen kâr yıllık yüzde 10’un üzerinde artış göstermiştir. Buna paralel olarak sadece ülke içerisinde elde edilen kazançlardan oluşan ABD milli gelir hesapları şirket kârlarının gayri safi yurtiçi hâsıladaki payının son iki kuşaktaki en yüksek seviyeye ulaştığını ve hala da yükselmeye devam ettiğini göstermektedir. Büyük şirketlerin en ileri teknoloji ve ucuz iş gücü ile karlılığı tavan yaparken sıradan, orta sınıf işçiler ve onların işverenleri hiç hesaba katılmadı.  Orta sınıf ailelerin gelirlerinin ABD’deki büyüme oranının çok gerisinde kalmasının, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasının (NAFTA) imzalanmasından dolayı Meksika’daki ortalama bir ailenin gelirinin 13 yıl boyunca neredeyse hiç artmamasının ve doğal kaynakları olmayan orta gelir düzeyinde ülkelerin bir nispi avantaj alanı bulmak için mücadele etmesinin asıl nedeni budur.

ABD de politikacılar son yıllarda kendi ekonomilerinin düşük işsizlik ve düşük enflasyon oranı kombinasyonunu yakalayabilmesini sağlayan şeyin globalleşme olduğunu (yani açık piyasa olmadan ürün fiyatlarının çok daha hızlı artacağını, orta sınıf ailelerin yaşam standardının da daha kötüye gideceğini) unutmaktadır.

Artık ABD ve Avrupa da orta sınıfın sahip olduğu birçok iş dış kaynak kullanımı ile gelişmekte olan ülkelere kaymaktadır. Özellikle İngilizce eğitimi güçlü olan Hindistan gibi ülkeler, gelişen iletişim teknolojileri sayesinde, telefon ile müşteri ilişkilerini on binlerce kilometre uzaktan ABD’deki şirket müşterilerine veriyorlar. Avrupa’daki yazılım veya elektronik şirketlerinin AR-GE faaliyetlerini çok büyük bir oranda Avrupa Birliğine yeni üye olan ülkelere veya grup dışı ülkelere taşıması orta sınıfı oldukça yaraladı ve bu kanama uzun süre dinmeyecek gibi gözüküyor. Daha önce düşük vergi vaatleriyle büyük şirketleri çeken İsviçre bile artan maliyetlerden dolayı bu şirketleri artık tutamaz hale gelmeye başladı. Yıllardır İsviçre de bulunan Philip Morris’in bundan sonraki merkezi neresi olacağı artık tartışılır hale geldi.

John Kenneth Galbraith, “büyük liderlerin hepsinin ortak bir özelliği vardır o da dönemlerindeki insanların ciddi kaygılarına net bir biçimde karşı çıkmış olmalarıdır. Liderliğin özü bundan başka bir şey değildir” derken çok haklıydı. Kaygılı orta sınıfın ihtiyaçlarının karşılanması çağımızın en büyük ekonomik sorunudur. Avrupalı liderler “Büyük Avrupa Birliği” rüyası ile çıkarlarını çarpıştırırken bu yolda fazla ilerleyemediği belli oluyor.

Biz Türkler olarak bir fırsatın eşiğindeyiz. Yıllar sonra hızla yükselen Zara ve H&M gibi orta sınıfın vazgeçilmez markalarının başarı hikâyelerinin arkasında yatan gerçeği çok iyi yorumlayabilirsek, güç yitiren Konfeksiyon sektörümüzü devrim yaratabilecek bir noktaya taşıyabiliriz.

Forbes Mayıs 2007

Kategoriler
Forbes Yazıları

Küresel Isınma

“Küresel Isınma” ile “Çevreyi Mahvetme” konularını son dönemde iyice birbirine karıştırdık. “Küresel Isınma” ile ilgili geçen ay bir TV programına, tüm diğer akademisyen konukların yanında iş hayatından tek kişi ve bir “Fütürist” olarak katıldım. Gördüm ki, özellikle Türkiye’de teorik hayat ile gerçek hayat arasındaki bağlantının kopukluğu  Üniversite-Sanayi işbirliğinin önündeki en önemli engel.

O programda  önerilerden biri “jiplerimizi satmak”tı. Şu anda Volkswagen Touareg kullanan Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso 2012 yılı itibariyle arabalardaki CO2 emisyonunun 120 gram/km’ye düşürülmesi gerektiği ile ilgili bir öneri yapmış. Kendi arabası 265 gram/km yaptığı için önce tabii ki kendisi eleştiriliyor. Bunu sağlamanın 2 yolu var: Biyodizel ve Biyoetanol. Yaygın olarak şeker kamışı, şeker pancarı ve mısırdan biyoetanol elde ederken, biyoetanolden elde edilen enerjinin yaklaşık %30’nu fosil yakıt yakarak harcamayı gerektirdiğinden, hala fosil yakıtlar karşısında yeterince rekabet edici değildir. ABD’nin tüm yakıt ihtiyacını mısırdan biyoetanol üreterek karşılaması için hektar başına alınan verimin 20 ton olacağı varsayımı ile yaklaşık 75 milyon hektarlık (Türkiyenin yüzölçümüne yakın)  ekim gerekmektedir. Bu da 150 milyar USD lik bir yatırımla sağlanabilir. ABD yıllık 25 milyar ton civarında CO2 salımı gerçekleştirmektedir. ABD’de bu enerjiyi kullanacak araçların yıllık CO2 salımı 1.5 Milyar tondur. Yani tümüyle temiz yakıta dönülse bile elde edilecek kazanç sınırlıdır. Ama ABD neredeyse çıkardığı yeni bir ölçü birimi ile başka planlar yapıyor. Bu ölçü biriminin adı: Orta Doğu’dan gelen petrol yüzdesi. Yani ABD’nin hesabı bizlerden başka. Onlar Ortadoğu’dan daha az petrol almak istiyorlar.

Bugünkü tüketim hızıyla 2010 yılında dünyadaki petrol tüketiminin günlük 90 milyon varil civarında olacağı gözüküyor, petrol tüketimini azaltacak tedbirlerle ancak 1.1 milyon varil daha az petrole gereksinim duyulacak. Likit kömür (360,000 varil/gün), çöp ve arıtma atığından enerji üretimi, (365,000 varil/gün), enerji tasarrufuna yönelik buluş ve çalışmalar (Hibrid ve elektrikli arabalar, evlerde yapılacak enerji tasarrufu çalışmaları ile 300,000 varil/gün) ve biyoetanol ile biyodizel üretimi (100,000 varil/gün) petrol tüketimini azaltıcı ürün ve oranlar olacağı tahmin edilmektedir. Yani alınacak önlemler ve geliştirilecek teknolojilerle önümüzdeki 5 yıl içinde petrol tüketimi ancak %1.2 azaltılıyor.

ABD’de yılda 1.5 milyar ton CO2 emisyonunu, kullanılan araçlar gerçekleştirirken “Kömür Santralleri”nin yarattığı emisyon ise 2.5 milyar ton. Tüm dünyadaki “Kömür” kullanımı son 3 yılda önceki 23 yıldaki kadar arttı. Bunun %90 sorumlusu da Çin; Çin 2020’ye kadar bugünün 2 misli olacak olan enerji ihtiyacını karşılamak için her hafta 1 adet kömür santrali inşa ediyor. Bu açıdan baktığımızda Çin ve Hindistan (%8) “Global Isınma” için sorumlu tutulan CO2 sınırını en hızlı artıran maddelerin başında olan kömürün en büyük kullanıcıları. Önümüzdeki dönemde geliştirilecek teknolojiler arasında en ilginç olanlar kömürün daha verimli ve çevreci kullanımına yönelik olanlar olacak.

Gerek Kyoto Protokolü ile gerekse insanları bilinçlendirme yoluyla CO2 emisyonlarının azaltılması için çalışmalar yapılıyor olsa da, bunu durdurmak ve geriye çekmek mümkün olmayacaktır. Fakat Kyoto Protokolü’nü imzalamak ile çevreye verilen zarar en aza indirilmeye çalışılırken aynı zamanda bundan gelir elde etmek de mümkün olacaktır. Protokolün kabul edildiği 1997’de Türkiye bu sözleşmeye taraf olmadığından bir salım azaltması ya da sınırlaması getirilmemiş olmasına rağmen, bu protokolü imzalaması durumunda koşulları doğru belirleyerek emisyon ticareti yaparak kârlı çıkabilir. Tabii ki bu  süreçte öncelikli hedef hızla artan emisyon değerini düşürmek olurken, 2010’lu yıllarda enerji arzı sorunu yaşayacak olan Türkiye’nin  sanayisi ve henüz gelişmekte olan ekonomisi üzerinde oluşacak risk de gözden kaçırılmamalıdır.Türkiye hem çevre dostu Nükleer enerjiyi hem de çevre dostu olmayan Kömür enejisini elektrik üretiminde çeşitlendirme yapmak için kullanmak durumunda kalacak.

Güneşin 13.6 milyon Kelvin olan sıcaklığı 100,000 yıllık periodlarla sıfırlanmaktadır. Bunlar aynı zamanda dünyada meydana gelen buzul çağlarının da periodlarıdır. Yani dünya 100,000 yıl boyunca ısınmakta, buzlar erimekte ve sonra da tekrar buzul çağa geri dönmektedir. Bizim CO2 ve Metan salımlarını azaltarak bunu engelleme şansımız yok. Ama karıştırdığımız bir şey var: Biz yaşadığımız çevreyi mahvediyoruz ve kirletiyoruz. Aslında Al Gore’un desteklediği “An Inconvenient Truth” filminde gördüğümüz gerçek, çevreye verdiğimiz hasardı. Bizlerin öncelikle çevre bilincimizi geliştirmemiz gerekiyor. Bu dönem Demokratlar ABD Başkanı çıkarırlar, çevreci Hillary Clinton şu an Demokrat aday Barack Omaha ile başa baş götürdüğü yarışı kazanır ve yanına da Barack Omaha yerine Al Gore’u başkan Yardımcısı olarak alırsa, ilerleyen günlerde belki daha çevreci bir ABD ile karşılaşabiliriz.

Forbes Nisan 2007