More Than Human: Embracing the Promise of Biological Enhancement
Ramez Naem

bill_gates_manas

Haber başlığına bakıp marka olduğumu sanmanızı istemiyorum. Bu konuda gidecek çok yolum var, onu biliyorum.

Geçenlerde Airport TV de canlı yayına konuk oldum. Kanalın portali de gün içinde bunu duyurdu. Duyuruyu da “Dahi Türk” başlığı ile yaptı. Hakketmesem de bana böyle bir yakıştırma yapılması beni mutlu etti ama başıma gelecekleri de biliyordum. Siz eğer bir kişi için çok abartılı bir tanımda bulunuyorsanız ve o kişi tüm çevre tarafından tüm yaptıklarıyla tanınmıyorsa vay haline o kişinin. Birçok kişi onun üstüne gidecektir: “Yaptıkları nedir ki?”, “Ben de aynısını yapardım.”, “Zaten o yıllardır yurt dışında var” Bu çok normal bir durumdur. O arkadaşa şunu sormak lazım: Peki niye sen veya bir başkası yapmadı bunu?

Aynı şey daha önce defalarca başıma geldi. Örneğin bir röportajımda konu IQ’ya gelmişti. Ve benim zekam masaya yatırılmıştı. Sonuçta birçok kişi bu konuda inanılmaz yorumlar yaptılar. Dolayısıyla daha önce yaptırdığım IQ test sonucumu paylaşmama ramak kalmıştı. Bunu bu aralar daha bilimsel ve kurumsal olarak aslında yapmaya karar verdim. Yakında açıklayacağım.

Arena dergisi 2009 yılı Haziran sayısında beni “Türkiye’nin Bill Gates’i” ve “Türkiye’nin Efendisi” olarak açıkladı. (Arena dergisinde çıkan haber için tıklayınız) İnanılmaz utandım. Türkiye’nin Bill Gates’i olmak için gerekli şartlar nedir?’ Bence değerli bir bilişim şirketine sahip olmaktır. O zaman burada Türkiye’nin Bill Gates’i Tuğrul Tekbulut’tur. Çünkü Logo Yazılım Microsoft ile en çok benzerlik gösteren halka açık şirkettir. Ama bu değerli şirketi kriz öncesi anlaşma aşamasında olduğu yabancı fona satmış olsaydı onu şimdi sırtımda taşırdım. Demek ki Bill Gates olmak için önce değer yaratmak, sonra da bu değeri en iyi zamanda paraya çevirmek lazım. Ben Türkiye’nin Bill Gates’i bu anlamda değilim.

Ben Internet şirketleri içinde en değerli olanını yarattım. O da “Bilyoner”. Bugün Bilyoner ve Nesine’nin içinde bulunduğu ‘Yasal Bahis Platformu′ pazarı 2010 da 1 Milyar TL olacak (HaberTürk Ekonomi’de çıkan haber için tıklayınız). Bunun yanında 7 yıl önce İddaa bayilerinin “Fatura Ödeme Merkezi” olmaları konusunu Spor Toto’ya kabul ettirmiş olmam bugün bu bayilere ek gelir olanağı sağladı. Bilyoner hisselerimi 2 sene önce Logo Yazılım’ın bugünkü piyasa değerinin üzerinden satmıştım. Internet servislerini Bilişim sektörü içinde değerlendirmezsek, Bilişim sektöründe birçok ilki yaptığımız (yaptım dersem, o zamanlar ortak olduğumuz için ortağıma haksızlık etmiş olurum) da gerçek. Çoğu zaman erken öten horoz olma pahasına.

Evet kişiler hakkında görüşlerimiz eskiden daha çok kendi bilgi ve yorumlarımızla oluşurdu. Şimdi ise çevrden gelen bilgi ve yorumlar kararlarımızın %80’nini etkiliyor. Alphan Manas’ı tanımlamak için bu ara en çok kullanılan “OGS, İddaa ve Deniz Taksi’nin Mucidi”. Şimdi bu da çok iddialı bir tanım. Ama bu tanımın çıkmasında 3 farklı neden var ve üçü birleşince bu tanımı oluşturmuştur. Ben gerçekten bir mucidim. Birçok patentim var ve bu patentlerimi blogumda sizlerle paylaşıyorum: http://www.alphanmanas.com/?cat=10 2008 yılında NTV Türk Mucit yarışması jüri üyesiydim. Gerçekten de OGS, İddaa ve Deniz Taksi (kaçak olup da iptidai koşullarda boğazda yıllardır bir yerden bir yere yolcu taşıyanlardan bahsetmiyoruz tabii ki)’nin Türkiye için fikir babası ve proje lideriyim. Dolayısı ile benim mucit olmam ve NTV Türk Mucit yarışması üyesi olmam’dan dolayı bir gazeteci arkadaşım benim için OGS, İddaa ve Deniz Taksi’nin mucidi tanımı yapıvermiş. Daha sonra bu tanım yerleşmiş.

Ben artık bu tanımlardan öteye hareket etmek istiyorum. Türkiyeye çok önemli bir ilk kazandırmak ve Türkiye’nin çok önemli bir teknolojiye sahip olmasını istiyorum. Bunu Eclipse Aviation’ı satın almaya çabalayarak yaptım. Başaramadım. Ama ondan aldığım derslerle çok daha güzel bir proje yapacağım. Yakın zamanda “Türkiye’nin ….. ….. Projesi’nin Mucidi” olarak anılmak istiyorum. Bu proje ile ilgili çalışmaya ve günlük yazmaya başladım bile.

01/06/2009 tarihli Arena Dergisindeki söyleşiden bazı sorular;
- Bir proje adamının prensipleri ve karakteri sizce nasıl olmalı?
- İyi bir fikir nedir, nasıl anlaşılır?
- Başlarken olumsuz tepkiler aldığınız bir proje oldu mu?
- Düşünüp, vazgeçip ardından pişman olduğunuz bir fikriniz var mı?
- Türkiye’de girişimciliğin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
- Yeni fikirlerin önü nasıl açılmalı?
- Türkiye girişimcileri bu ekonomik durumda ne yapmalı?
- Sizin şu anda üzerinde durduğunuz bir proje var mı?

Söyleşinin tamamını pdf formatında okumak için tıklayınız.


Türkiye’ye ilk kez getirdiği yeniliklerin yanı sıra havacılık alanında da adını duyuran Manas, merak edilenleri yanıtladı.

Havacılık sektörüne Eclipse 500 projesiyle adını duyuran ancak başarılı olamayan Manas, Türkiye’nin önemli bir projeden yoksun kaldığını söyledi.

Eclipse 500 projesine girişini anlatan Manas; “Eclipse’nin yönetim kurulunda benim arkadaşım Ekim de bulunuyordu. Bu projeye girmemi istedi. Onlar Cihan Bey’le Myjet’i kurduklarında ben de Eclipse’yi inceledim. Onların mantığı ucuza uçak yaparak pazara sunmaktı. O dönemdeki mantık, borcu borçla kapatmak, kısa yoldan para kazanmaktı. Eclipse, örneğin; 1200 uçak siparişi almıştı. Bu da 1.200 milyar Dolarlık bir değer anlamına geliyordu. Ancak durum öyle değildi. Şirket halka açılma, borcu borçla kapatma, banka kredisi derken batma noktasına geldi. Oysaki Eclipse, sağlam ve çok pratik bir şirketti. Örneğin 1 günde 1 uçak çıkarabiliyorlardı. Fakat kredi aldıkları Rus bankası batınca ve sorunlar ardı ardına gelince, şirketin batması kaçınılmaz oldu. Biz bu şirketi alıp 3 yıl sonra satmayı planlıyorduk. Ancak olaylar planladığımız gibi gitmedi.  Türkiye çok önemli bir projeden yoksun kaldı. Ne devletten ne de sektörden gerekli desteği bulamadık. Eğer bulabilseydik belki de Türkiye kendi uçağını yapacaktı” dedi.

1. Kısım

2. Kısım

3. Kısım

beymen_zarfEge Üniversitesi Tekstil Mühendisliği bölümünde 3. yıl stajımı 1978 yılında Beymen fabrikalarında yaptım. O zaman Ayamama deresi çok rahat akar, suları Yeşilköy’den denize dökülürdü. Bugün Basın Ekspres Yolu üzerinde rahatlıkla görülen Altınyıldız/Beymen fabrikalarına ancak E-5 üzerinden gidilirdi ve Beşiktaş’ta arkadaşımla beraber kaldığımız evden yaklaşık 1 saatte fabrikaya ulaşırdık. Kendime Türkiye’nin en iyi 3 konfeksiyon tesisinden birini staj yapmak için seçmiştim. Bence ilki tartışmasız İGS’ydi. Dünyada çıkmış tüm yeni makineler İGS de mevcuttu. Beymen’de imalat şefi Ferdane Öndül’e bağlı olarak çalıştım. Başladığım andan itibaren stajyer olarak değil, bir Beymen personeli gibi çalıştım. Devamlı sorguladım. İtalyan yöneticiler olmasına rağmen, elbette yapılanlara saygı duydum ama birçok yenilik konusunda öneriler getirdim. O yıllarda Ege Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Avrupa çapında bir okuldu: Binası Almanlar tarafından yapılmış, her türlü yeni teknoloji makine parkına sahip ender okullardan biriydi. Okulun yeni mezunlarından biri olacaktık. İnanılmaz teorik bilgiye sahiptik. Zaten bunu ABD de State University of New York (SUNY) de Üretim Yönetimi lisans üstü eğitimi alırken fark ettim. Teknik bilgi olarak sınıfımdaki tüm öğrencilerin çok ilerisindeydim. Pratik olarak da çok iyiydik. Hatta daha sonra çalıştığım Tenba’da bile bozuk makineler için üretimin aksamaması adına acil müdahaleyi ben yapıyordum.

Bu birikim, heyecan ve yaratıcılık ruhu ile Beymen’de stajımı tamamlayıp okuluma geri döndüm. Son yıl hayatımızla ilgili karar verme aşamamızdı. Yurt dışına gitmeyi düşünüyordum ama Internet olmadığı ve yurt dışına hiç gitmediğim için farkı anlamam mümkün değildi. İşin ilginç yanı sınıfımdaki tüm yakın arkadaşlarım İstanbul’da iş bulmuşlardı ve benim aklımı çelmeye çalışıyorlardı. İnanılmaz bir olanaktı bu. Onca yıl aynı sıraları paylaştığım arkadaşlarımla Beşiktaş-Taksim-Mecidiyeköy üçgeninde oturacak ve hafta sonları birlikte hasret giderecektik. Birde işin içine İzmirlilik girince, kordonda güneşin batışından tutunda her türlü İzmirli geyiği de mevcut olacaktı.

Okulumu Haziran 1983’de tamamladıktan 1 ay sonra Beymen’den bana stajımı kendisine bağlı olarak yaptığım Ferdane Öndül imzalı bir mektup (mektubu görmek için tıklayınız.) geldi. Bu bir iş teklifiydi. İnanılmaz keyif almıştım. Türkiye’nin en iyi firmalarından biri benimle çalışmak istiyordu. Kararsızlığım iyice artmış ve kararım duygusal olmaya doğru giderken (İstanbul’da çalışmak için), işte o an babam yardımıma koştu ve bana tereddüt etmeden yurt dışına gitmemi önerdi. Kararımı verdim. Matrix filmindeki gibi Mavi hap, Kırmızı hap içme konusunda renk kararımı verip hapı içtim. Hapı yuttum demiyorum, çünkü doğru karar verdiğimi bugün çok rahatlıkla görüyorum. Bireyler verdikleri kararlarla yaşamları biçimleniyor. Bu kararlar sayesinde, veya yüzünden hayatları değişiyor. Her karar sonrasında geri dönüp baktığımızda doğru kararı verebileceğimizi ama veremediğimiz için kendimizi eleştiriyoruz. Aslında şunu unutuyoruz; her karar anında elimizde bulunan bilgi, tecrübe, çevre, ön yargılarımız ve duygularımızın yoğunluğu bize o kararı verdiriyor. Bu şartların aynı şekilde bir araya gelme şansının bir daha olmayacağını biliyoruz.  Ama doğru da olsa yanlış da olsa karar verebilmeliyiz ve verdiğimiz kararla ilgili sadece kendimizi sorumlu tutmamız gerekiyor.

2009-10-11-14_Alphan-Manas-B-Fit_1
Sevgili arkadaşım Bedriye Hülya ve ortakları Türkiye’de kadın girişimciliğine çok güzel bir örnek oldular. B-Fit’in uyguladığı, tüm dünyada uygulanan ve vücudun her noktasının verimli bir çalışma ile 30 dakikada ihtiyacı olan günlük sporu sağlayabileceğini kanıtlamış bir sistem. Bayanlara yönelik olan bu sistemde, 30 dakika ile vücudun tüm kasları aerobik ihtiyacınızı karşılayarak çalışır, sağlıklı bir yaşam için gereken böyle bir egzersizdir. AYRICA 30 dakikalık egzersiz programları arasında istasyon çalışmaları en çok kalori yakandır. Hızlı sonuç verir.

Diğer spor salonlarından çok daha ekonomik olan bu sistemde makineler sadece B-Fit için üretiliyor. Aracı firma yok. Makinelerde görsellikten çok işlevselliği ile öne çıkıyor. Aksesuar farkı yok. Büyük bir yere ihtiyaçları yok. B-Fit salonlarının yüksek kira gideri yok.

B-Fit’in kuruluş misyonuna bakarsak:
1. Her yaş grubu ve her gelir seviyesinde kadına spor yapma alışkanlığı kazandırmak.
2. Kadın girişimciliğini desteklemek.
3. Kadınlara istihdam yaratmak
4. Kadınların kendi yaşamları ve çevreleriyle ilgili farkındalıklarının artmasına hizmet etmek.
B-Fit’in misyonunu destekleyecek şekilde, Türkiye’nin her yerinde, kadınlar tarafından açılacak ve işletilecek bu spor salonlarını candan destekliyor ve kadınlarımızı bu işte girişimci olmaları konusunda özendirmek istiyorum.

10-11 Ekim 2009’da yapılan yıllık franchise toplantısında tümü bayan katılımcılara GELECEK anlattım: http://www.b-fit.com.tr/Duyuru.aspx?id=22 Hepsi kendi çaplarında girişimci olan bu arkadaşları candan kutluyor, işlerinde başarılar diliyorum.

http://www.b-fit.com.tr

bw2
Ülkemizde bireyler ve şirketler bazında sınırlı başarılar yaşandığı için, doğaldır ki “Niye olmuyor?” nakaratını dinlemek ve dinletmek zorunda kalıyoruz. Her ülke nüfusunun %2.5’u “gifted & talented” denen üstün zekalı (zeki ve yetenekli) insanlardan oluşur. Yani ülkemizde yaklaşık 1,5 milyon civarında üstün zekalı insan var. Bu kişiler çocukluk çağlarında: Zihinsel ve fiziksel yüksek enerjiye,  sorun çözme ve güçlüklerle uğraşma ve sürekli gelişme isteğine ve de geniş hayal gücüne sahipler. Hızlı öğrenip kavrıyorlar, devamlı  sorguluyorlar, tekdüzelikten hoşlanmıyorlar, yaratıcı ve liderlik güçleri mükemmel, mizah anlayışları güçlü (güldürü ustalarının zeki olduğunu bir kez daha vurgulamakta yarar var).

Bu kişileri eğer belirli bir yaşa kadar bulup çıkarmazsak, diğer çocukların yanında normalleşmeye başlıyorlar. Ayrıca çok hızlı öğrendikleri için bulundukları sınıflarda sınıf düzenini bozuyorlar, derste uyuyorlar veya başka şeylerle ilgileniyorlar. Dolayısıyla öğretmenlerinin sevgili öğrencileri olmak yerine velilerin en çok uyarı aldığı öğrenciler haline geliyorlar. Yani ebeveynlerinin gözünde gurur duyulan evlat olmak yerine üzüntü duyulan evlat olarak bir de haksızlığa maruz kalıyorlar. Doğaldır ki bu çocuklar eğer birde ebeveynlerinin bilgi ve eğitim düzeyi düşükse dayak da yiyorlar. Böylece “paranla rezil olmak” deyimi burada “zekanla rezil olmak” olarak kendine farklı bir yer edinebiliyor.

Fütüristler Derneği başkanımız sevgili Ufuk Tarhan’a geçenlerde Kilis’ten bir e-mail geldi. E-mail’i, şahsi bilgileri çıkararak sizlerle paylaşıyorum: “Ben Kilis ilinde devlet kuruluşunda çalışıyorum. Oğlum 2003 doğumlu, bu yıl ilköğretime başlıyor. Fakat okuma yazma dahil havuz problemlerini bile yapabiliyor. (devamı…)

Mega_Yacht_Factory_Exterior
Interferry (Uluslararası Feribot İşletmecileri Birliği)’nin 34′üncü konferansı bu yıl İstanbul’da düzenleniyor. Bugün başlayacak ve 17 Ekim 2009 tarihine kadar İDO’nun ev sahipliğinde gerçekleşecek “2009 Interferry İstanbul”a, denizcilik alanında söz sahibi 25 ülkeden 215’den fazla işletmeci ve operatör katılıyor. İlk kez bir Türk yönetici olarak İDO (İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş.) Genel Müdürü Ahmet Paksoy’un başkanlığına seçildiği Interferry’nin 34′üncü konferansında, dünya denizcilik sektörüne yön veren şirketlerin üst düzey yöneticileri ağırlanacak. 2009 Interferry Konferansı’nın bu yılki ana teması “Zor Zamanlarda Doğru Rotayı Seçmek” olacak. Bu konferansta key-note konuşmacı olarak ben de “Gelecek” temasını işleyeceğim: http://www.interferry.com/confwebsite/events/speakers.html

Dünyanın her yerinden misafirlerimiz gelirken Birleşik Arap Emirlikleri’nden de misafirlerimiz var. Bu durum bana Mart 2006’da başlayan Dubai maceramızı hatırlattı. Katıldığımız Dubai Boat Show sonrası önemli işbirliklerine imza atmış ve ortaklık ön anlaşmaları imzalamıştık. Blog’umda da 1 Nisan 2008’de “Dubai Meyvelerini Vermeye Başladı” basın haberini ekleyerek bu gelişmeyi paylaşmıştım.

Daha sonra gene blog’umda anlattığım (http://www.alphanmanas.com/?p=162) ve 18 Mart 2008 tarihinde katıldığımız Dubai Boat Show da “Petrol fiyatlarının orta senaryoda bu yıl sakin bir yıl geçireceği ve 90 USD civarında hareket edeceği tahmin ediliyordu. Ama dünya hızla kötü senaryoyu test etmeye başladı. Biz 2007’de orta senaryoyu baz alarak yatırım politikamızı oluşturmuştuk. Dünyada ekonomiler yavaşlayacaktı ve enflasyon oranları artacaktı. O yüzden biz Türkiye’nin de dahil olduğu bu senaryoda önümüzdeki 3 yıl bu senaryoların kapsama alanı dışında kalan, hatta bu senaryo ile büyüyecek bölgelerde yatırımlar yapmalıydık.” diye bir açıklama yaptım. 2007 yılında dünyada işlerin iyi gitmeyeceğini görmüştük. Ekonomilerde yavaşlama başlamıştı. Özellikle 2008’de petrol fiyatlarının artmaya başlaması ile beraber bu durumdan en çok faydalanan Orta Doğu ülkeleri olduğu için oraya ağırlık vermeye karar verdik.

Dubai Deniz Taksi ihaleleri 2 kez ertelenip 2008 yılı sonunda yapılacaktı. İstenen üretim rakamları 300 civarındaydı. Bunun yanında Abu Dhabi bölgesi de hızla gelişiyordu. Bu bölgede çok fazla ada vardı ve turizme açılmaya başlamıştı. Bu gelişmelere paralel olarak Türkiye’deki üretim tesisimizi Abu Dhabi’ye taşımaya karar verdik. Abu Dhabi’nin en büyük grubu Al Jaber ile %50-50 ortaklık anlaşması yaptık: http://www.aljaber.com/en/Menu/Index.aspx

Bu konu Orta Doğu basınında inanılmaz yer buldu:
- http://www.crewing.biz.ua/Article14098.html
- http://gulfnews.com/business/aviation/air-arabia-sees-demand-soaring-on-india-routes-1.102986
- http://www.zawya.com/story.cfm/sidZAWYA20080501050304/UAE:%20Al%20Jaber%20launches%20new%20JV%20firms%20

Al Jaber ile ortaklaşa iki fabrika kuracaktık. Bunlardan biri Mega Yat üretirken, diğeri de yolcu tekneleri ve feribot üretecekti (Al Jaber-Labranda Work Boats LLC fabrika sunumu için; Al Jaber Mega Yachts LLC fabrika sunumu için tıklayınız) Ortağımızla beraber fabrika arazini almış, fizibilite çalışmalarımızı sürdürürken ne yazık ki 2008 global krizi patladı. İlk dönemde Dubai ve Abu Dhabi’nin bundan etkilenmeyeceği iddia edildiyse de, özellikle Lehman Brothers’da batan Orta Doğu paralarını gördükçe durumun farklı olduğu ortaya çıktı.

O cıvıl cıvıl Dubai ve Abu Dhabi’den artık eser yoktu. Ev, araba almış yabancı çalışanlar birer birer ülkeyi terkedereken arabalarını havalimanlarının otoparklarına bırakıyor ve bir anlamda kaçıyorlardı. Bugün itibariyle buralardaki inşaatların çoğu durmuş durumda. İşçiler de ülkelerine geri döndü. Bundan sonrası gerçekten meçhul. Bizim de Orta Doğu maceramız bu şekilde durmuş oldu. Ama Dubai RTA (Road Transport Authority) hala Deniz Otobüsü ve Deniz Taksi operasyonunu yapmamız konusunda bizimle görüşmeye devam ediyor. Gerçek şu ki, orada artık bunlara binecek insan bulmak biraz zor.

Evet, blog’umda 12 Aralık 2007 tarihli “Seyircisiz ve Marka Olmayan Takımlar” yazımda bunu söylemiştim. O zamanlar Göztepe yönetim kurulu üyesi olarak bayan voleybol takımından sorumluydum ve Bursa’da oynadığımız maçtan sonra bu yazıyı yazmıştım. Karşımızdaki rakip Bursa Büyükşehir Belediyesi Bayan Voleybol Takımı idi. Doğal olarak seyircisi yoktu. Olsaydı da sanırım yukarıdaki tezahüratı yaparlardı. Belediyelerin alt yapı desteği gibi hizmetleri vermelerini ama takım sahibi olmamaları gerektiğini belirtmiştim. Bunu belirten herhalde tek kişi ben değilim. Geçenlerde İzmirli köşe yazarı Yılmaz Özdil de: “Londra Belediyespor diye bir şey duydunuz mu siz hiç? Washington Belediyespor? Niye var İstanbul Belediyespor?” dedi yazısında.

Belediye takımları hep sorun yarattı. İstanbulspor’un 2007-2008 sezonunda Bank Asya 1. Lig’de Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’ne 5-0 yenildiği maçta şike yapılmış olduğu İddaa’nın işletmen firması İnteltek tarafından tespit edildi. Konu ayrıca gazetelere de haber oldu: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&Date=&ArticleID=955536

Ama en önemlisi bu yıl Ankaraspor’un yaşattığı oldu. Sonu belli olan bir maratona giren Ankaraspor yapacağını yaptı ve Turkcell Süper Ligi’ni alt-üst ederek, düştü. Ligde bu sezon 17 takım müsadele edecek. Halbuki bunu ligler başlamadan yapmış olsaydı İzmir’in diğer bir güzide takımı KSK lige çıkacaktı ve İzmir’in Turkcell Süper Ligi’nde mücadele eden bir takımı olacaktı. Hatta Türkiye’nin Göztepe gibi en çok seyircisine sahip diğer bir kulübü olan KSK belki de yabancılar tarafından satın alınacak ve ligde güçlü bir yer edinecekti.

2009-09-00-121_CNBC_e_kopekler

Köpeklerle olan diyoloğum sevgili arkadaşlarım Çiğdem ve Cem Koçak’ın bana hediye ettiği Mufy isimli siyah labrador ile başladı. Mufy çalındı, bu sefer kahverengi Labrador aldım. O da tahta kulübesini yiyip bitirince oturduğumuz site bu hiperaktif köpeği sorgulamaya başladı. Biz de daha fazla tutamayıp bir yakımızın çiftlğine vermek zorunda kaldık. Mufy ismini sürdürecek yeni bir çalışmaya daha imza atarak bu sefer Karacabey Tarım İşletmesi Müdürlüğü’nden (TİGEM) 2 tane kangal (karabaş) aldık. Böylesine cana yakın olabilecekleri aklıma gelmezdi. Hemen güvenlik köpeği olduklarını benimsediler: Sabahları uyuyorlar ve akşamları bekçilik yapıyorlar. Çocuklarla inanılmaz iyi geçiniyorlar. Onları gezdirmek de çok zevkli.

CNBC-E Business dergisi Eylül ayı için benim onlarla resmimi çekip kısa bir röportaj yaptı (Röportajı okumak için tıklayınız). Ben bu yazıyı koyarak, hem kangallar hakkında kısa bilgi vermek istedim hem de dergi adına sanat eseri gibi bir fotoğraf çeken Bahar Onan’ı kutlamak istedim.

“Kangal ve Akbaşlar Türk çoban köpekleri olup Asya Çoban Köpeği ailesindendir. Bu köpekler Anadolu’ya Oğuz Türkleri’nin 250 yıllık göçleri sırasında gelmişlerdir. Hayvan yetiştiriciliği konusunda oldukça başarılı olan Oğuz Türkleri, İran Horasan bölgesine geldiklerinde, daha önce bu bölgeye Kuzey Asya’dan getirilerek sıcak ve rutubetli iklime uyum göstermiş Akbaş ve Karabaş’ların melezlemelerini yaparak bugünkü Anadolu iklimine uyumlu nesilleri geliştirmişlerdir. Küçük baş hayvan yetiştiriciliği ile uğraşan Oğuz Türklerinde Kangal ve Akbaş’lar hayvan sürülerinin ve kendi yaşam alanlarının korunmasında kullanılmıştır.”

Daha detaylı bilgi için:
- http://www.kangal.gen.tr
- http://www.turkcobankopekleri.org
- http://www.tigem.gov.tr/icerik.asp?is=160q11560q10q1hdq10q1133q10q1145



Tüm hakları Alphan Manas’a aittir. (c) 2003-2009