More Than Human: Embracing the Promise of Biological Enhancement
Ramez Naem

terzi_logoŞirket ve hizmet logolarının yıllar geçtikçe görsellik anlamında basitleştiğini hepimiz gözlemliyoruz. Eskiden logolar neredeyse yapılan işi veya arkalarındaki gücü tanımlardı. Örneğin “Demirören” logosu “D” harfini ören bir tel çiftini tasvir eder. Akılda kalıcılığı açısından güzeldir ama yıllar sonra Eczacıbaşı Holding’in geliştirdiği yassılaştırılmış “e” harfi gibi yalın değildir. Bu konunun uzmanı olmadığım için çok fazla detaya girmek istemiyorum. Ama bu konuda oluşmuş sınırlı bilgi birikimimi terzimin logosunda kullanmak istedim. Feramus Yakut ve Mustafa Yıldırım, İstinye Park’taki işyerleri ile bence İstanbul’un en iyi terzileri. Benim omuzum 52, belim 48 ve basenim 50 beden olduğu için hazır giyim ile işim biraz zor. Üstüme olsa da takım elbiseye sanki yeniden dikiliyormuş gibi tadilat gerekiyor. İki ortak önceki yıllarda bir logo hazırlamışlar ve diktikleri takımlara koymuşlar. Ben onlara müşteri olduktan sonra bu konuda da bir yenilik yapma ihtiyacı hissederek sevgili Murat Armağan’ın desteği ile bir logo tasarladık; basit renklerle (siyah/beyaz), büyük ölçüde, ad yerine soyadları kullanmak suretiyle ve yabancılara da hizmet verdiklerini gösteren bir logo tasarımı oldu. Şimdi bu tasarımları kullanıyorlar. Sizlerle paylaşmak istedim.

cow_fartYandaki resmi görünce mutlaka şaşırmışsınızdır. İneğin üstünde bir torbacık; inekcik gaz çıkardıkça çıkan gaz (% 100 metan) bunun içinde toplanıyor ve bu biogaz olarak evlerin ısıtmasında vs. kullanılıyor. Artık bir şeyleri görmekte fayda var. Yakın gelecekte kendi hacmimiz de dahil olmak üzere dünya üzerine uyguladığımız ağırlık bize biraz pahalıya patlayacak. Nasıl New York’taki (Manhattan adası) tüm faytonlardaki atların dışkılarını toplamak için faytonlarda özel bir toplayıcı bulundurma zorunluluğu varsa yakında da ineklere torba bağlama zorunluluğu gelecektir. Torba bağlamayan ineklerin sahiplerine ise ineklerin ağırlığına göre bir metan gazı vergisi kesilecektir.

23 Temmuz 2009 tarihinde yönetim kurulu üyesi olduğum İSGİD (İstanbul Girişimciler Derneği) üyelerinin Esma Sultan Korusu’nda tanışma yemeği vardı. Atlas Jet’in duruşunu ve tarzını çok beğeniyorum. Hele Marka’nın sahibi sevgili dostum Hulusi Derici’nin koltuk aralarınının fazla olduğunu anlatan biraz seksi tasviri “bizimki 73 cm” reklamını unutmak mümkün değil. Atlas Jet’in sahibi Murat Ersoy ile birlikte gazeteci arkadaşlarımızla sohbet ederken kendisine: 50 kiloluk bir kişi 22 kilo bagaj taşırken 100 kiloluk diğer bir kişi 20 kilo bagaj taşıyor. Sonuç olarak 50 kiloluk kişinin uçağa verdiği ağırlık 48 kilo ((100+20)-(50+22)) az olmasına karşın 20 kiloluk bagaj sınırını 2 kilo geçtiği için, 2 kilo “fazla bagaj ücreti” niye ödüyor? diye sordum. Cevap şöyleydi: “Biz kişi hesabını yaparken ortalama ağırlığı 80 kilo olarak hesaplıyoruz. Az da olsa çok da olsa biz ücret farkı alamıyoruz. Müşteriyi tartamayız, müşteriyi küstürmek istemeyiz.” Böyle bakıldığında katılmamak elde değil. Ama bir de şöyle bakalım: Diyelim ki; “200 kiloluk bir kişi uçağa binmek isterse ne olacak?” Tek koltuğa sığmasına imkan yok. Mutlaka 2 kişilik yer kaplayacak. O zaman müşteriyi küstürmemek için aradaki kolu kaldırmak suretiyle iki kişilik koltuğu kaplamasına izin verip tek kişilik ücret mi alacağız, yoksa 2 kişilik ücret mi alacağız?

Dışarıdan bakıldığında ayrımcılık gibi gözükse de, o zaman tatil köylerinde niye 6 yaşın altındaki çocuklardan yarım ücret alınır veya hiç ücret alınmaz. Onlar da insan değil mi? Niye ayrımcılık yapıyoruz ki? Peki bu 6 yaşın altındaki çocuk sizin-benim gibi yese, normal yataklık yer kaplasa: hop hemşerim senin çocuğunun 6 yaşında olması beni ilgilendirmez. Tam ücret vereceksin demeyecek miyiz?

Sonuç net: Bugün bu konuya takılıyorsak gelecekte benim sorum daha anlamlı hale gelecektir.

Sabah Gazetesi’nin 24 Temmuz 2009 tarihli baskısında çıkan “kilosu az olan yolcunun uçak bileti ucuz olmalı” yorumum için tıklayınız.

HaberTürk’ten Pervin Kaplan, ÖSS’ye giren öğrencilere yönelik bir haber dizisi hazırlıyordu ve benim de bu konudaki fikrimi (İlgili yazıyı pdf formatında okumak için tıklayınız) aldı. Ben kendisine bu bilgiyi 15 Haziran’da yolladığımda Münevver Karabulut cinayetinde Adli Tıp’ta yaşanan kepazelik henüz gün ışığına çıkmamıştı. Bu konuda ayrıca Adli Tıp’ta yaşanan kepazeliği ortaya çıkaran Akşam Gazetesi’ni ve genel yayın yönetmeni değerli dostum İsmail Küçükkaya’yı kutluyorum. Otopsilere hademelerin eleman yokluğundan girmesi konusu abartılmış gibi gözükse de mutlaka hademeler belli bir yardımda bulunmuşlardır. Benim yorumlarımın doğruluğunu bu kadar kısa sürede görmek hem memnun etti hem de ülkenin bu acı durum içinde olması beni derinden yaraladı. Ben şu aralar kızım Hazal’ın benimle “baba bari polis olsaydın” diye dalga geçmesine yol açacak şekilde CSI Miami, New York, Las Vegas ile Criminal Minds, Bones, Law & Order CI ve SVU gibi dizilerin müptelası şeklindeyim. Oradaki teknikleri ve kullanılan teknolojileri gördükçe içim gidiyor. Teknolojinin içinde bir kişi olarak Türkiye için üzüntüm, böyle teknik ve teknolojilere sahip olamayacağımızdan dolayı değil, onları kullanabilecek yetişmiş kadromuzun bulunmayışı. Türkiye’deki cinayetlerin henüz detaylı ve zekice planlanmadığını göz önüne alırsak seyredilen dizilerin uzun dönemde özellikle seri katillere ilham kaynağı olacağını şimdiden bilmekte ve gerekli önlemleri almakta yarar var. HaberTürk’teki yorumumda da bunu vurguladım.

Ay’a ayak basışın 40. yılında komplo teorileri tekrar gündeme geldi; “ABD Ay’a hiç ayak basmamıştı ve bu çekimler bir stüdyoda gerçekleşmişti”. O yıllar ABD ile Rusya büyük bir güç kavgası içinde oldukları için bunların söylenmesi doğaldı. Ama 1 yıl önce Apollo 8 ile Ay’ın yörüngesine girmesini sağlayan bir teknolojinin bunu başarması gerçekten kolaydı. Görüntü aktarımı o yıllarda gerçekten çok zordu. Kullanılan kameralar, bilgisayar sistemleri çok basitti. Ona rağmen bunun başarılması ayakta alkışlanacak bir durumdur. O yıllarda uzaya ilgi çok artmıştı; JFK 1960′lı yılların sonunda Ay’a gidileceğini zaten beyan etmişti. 1966 yılında başlayan Uzay Yolu dizilerinden, 1968 yılı yapımı Stanley Kubrick’in Odyssey 2001 filmine kadar tüm yapımlar bu heyecanın ürünüydü. Ama sonra durum değişti. Soğuk savaşın bitmesi ve uzay programlarının uluslararası bir boyuta taşınması yaratıcılık heyecanını azalttı. Uzay programları özellikle yakıt pilleri (Fuel Cells) ve Güneş Panelleri’nin  (PV) gelişimine önemli katkılarda bulundu ve bulunmaya devam ediyor.

CNN Türk’ün 18 Temmuz 2009 tarihinde hazırladığı “Dünya Hali” programına telefonla katılarak fikirlerimi paylaştım:

Daily Express’in “Ay’a ilk ayak basışın yeni ve şaşırtıcı şekilde belirgin çekimi” olarak duyurduğu “NASA FINDS MISSING MOON LANDING TAPES” başlıklı yazısı için tıklayınız.

NASA’nın 40. Yıl için özel olarak hazırladığı video;

alphan_manas_beyaz_saray_1Michael Jackson’un ölümü onu sevenleri mutlaka çok üzdü. Ben de üzüldüm. New York’taki öğrencilik yıllarımda özellikle 1983-1984 yıllarında Thriller şarkısını tüm radyo istasyonları aralıksız çalardı. Z100 istasyonunun bir günde en az 10 defa çaldığını hatırlarım. Michael Jackson’un ölümü üzerine Milliyet gazetesinden Esengül Metin bu konuda benden bir yorum aldı. Yorum aynen şöyleydi: “Michael’ın Thriller albümüyle büyük başarı yakaladığı 1980′li yılların başında ben de Amerika’daydım. New York’ta tüm istasyonlar onun şarkılarını çalıyordu. İnanılmaz bir hayran kitlesi oluşmuştu. Michael Jackson 1980′li yıllarda 17-26 yaş arasında olan insanlar için çok önemlidir. Gençlik yıllarımızın bir parçası. Şarkılarının çok sıkı takipçisiydim. Ölümüne çok üzüldüm. Çok mutsuzlaşmıştı artık, kurtuldu diye de düşündüm” dedim. Bu yorumu bir kenara koyalım.

Bu aralar dünyanın ilk VLJ (Çok Hafif Jet) üretim şirketi Eclipse Aviation’u (www.eclipseaviation.com) satın almak için Ekim Alptekin ve ABD’li ortağımız Alfred Mann ile uğraş veriyoruz. 100 Milyon USD’lik teklifin 60 Milyon USD’sini garanti altına aldık ama 40 Milyon USD’yi temin edemedik henüz. Böyle giderse bu girişimimiz gerçekleşmeyecek ama Hollanda, Belçika ve ABD basınında girişimimiz şimdiden ilgi uyandırmış durumda. Şimdi bu konuyu da bir kenara koyalım.

Fahri konsolosluk gereği Kamboçya’ya yılda birkaç kez gidiyorum ve Türkiye’ye dönüş Bangkok üzerinden yapılıyor. Aktarma esnasında en az 4 saat bekleme yapmak durumunda kalıyorum. Bir keresinde havalimanında PhotoShop ile resimlerde oynama yapan bir stand gördüm. Ben de resim çektirip George Bush ile Colin Powell’ın arasına oturuverdim. Sonra o resmi ofiste, facebook’ta vs yerlerde kullandım. Şimdi bunu da bir kenara koyalım.

Birkaç kişi (İzmir ve İstanbul’dan ayrı kanallardan geldi) “Alphan Bey (senin patron vs) Michael Jackson ile arkadaşmış, beraber büyümüşler” demişler. Bana aktaran insanlar ile beraber gülmekten yıkıldık. Ayrıca Eclipse Aviation için Türk yatırımcı bulma konusunda bana destek olmak isteyen bir arkadaşımız beni bir başka arkadaş ile tanıştırırken “Abi Alphan Bey belki basından takip etmişsindir Airbus’u satın almak istiyorlar” deyiverdi. Bush ve Powell ile çektirdiğim resmi gören bir arkadaşım “Abi bu gerçek değil, değil mi?” diye sordu.

Bunun birkaç nedeni var ama en önemlisi Türkiye’de insanlar büyük başarılara hasret. Çok iyi haberler duymak ve bu haberlerle motive olmak istiyorlar. Kendimize olan güvensizliğimiz çok tepeye çıkmış durumda. Çoğu işadamımız büyük düşünemiyor. İhale sonrası “Eclipse Aviation Maceram” diye bir yazı mutlaka hazırlayacağım. O yüzden hikayeyi tümüyle anlatmak istemiyorum ama biraz komiklikleri paylaşayım istedim: (devamı…)

solar1“Solar Enerji Bizi Nasıl Kurtarır?” adı altında bundan üç (http://www.alphanmanas.com/?p=111) ve iki  (http://www.alphanmanas.com/?p=176) yıl önce blog’uma yazılar yazmıştım. Her 2 yazımda da PV dediğimiz photovoltaicler (acemi Türkçesi ile güneş pilleri) üzerinde durmuştum. PV’lerde alınacak çok yol var. Çünkü hem verimlilikleri her geçen gün artıyor, hem de kwh maliyetleri de bir o hızla azalıyor. Bugün elektrik üretmek için kurulum yapan bir firma ile gelecek yıl kurulum yapan firma arasında inanılmaz bir ilk yatırım maliyet farkı oluşuyor. Ben ayrıca PV tarlalarına karşıyım. Ne hikmetse taktım bir kere.

Güneş enerjisi kaçınılmaz bir gelecek. Ben de bunun farkındayım ama her yaptığım işte olduğu gibi giriş bariyeri yüksek ve yenilikçi bir iş yapmak istedim. O yüzden Yoğunlaştırmalı Güneş Enerjisi (Concentrated Solar Power – CSP) konusuna yoğunlaştım. Ortağı olduğumuz Greenway Solar bu alana yatırım yaptı: (http://www.brightwell.com.tr/GreenWay_Solar.asp). Tel Aviv Üniversitesi Fizik Fakültesi ile işbirliği içerisinde, Arie Cal ve Serdar Erturan gibi termodinamik ve yenilenebilir enerji konusunda güçlü teknik birikimi ve tecrübesi olan yönetici ortaklarla ilk etapta 10 MW’lık bir pilot proje geliştireceğiz. Bu konudaki teknoloji de Türkiye’de geliştirilecek. Yani sahibi Türkiye olacak. Amacımız tabii ki tüm dünyada söz sahibi olabilmek. Türkiye’nin güneş enerjisi alanında en yenilikçi olduğunu iddia ettiğimiz şirketine blog’umdan başarılar diliyorum.

“Yavaş Şehirler Yaratmak” başlığıyla BusinessWeek Dergisi’nin 1 Mart 2009 tarihli sayısında çıkan köşe yazımda (http://www.alphanmanas.com/?p=226) dünyada ilerleyen yavaş şehirler akımına Türkiye’nin de mutlaka dahil olması gerektiğini belirtmiştim. Hatta örnek şehir olarak da Assos’u vermiştim. Bir İzmirli olarak hem kendime kızarak hem de gurur duyarak sizlerle bir haberi paylaşmak istiyorum. İzmir’in Seferihisar ilçesi belediye başkanı Tunç Soyer (web sitesine baktım. Çok net projelerden bahsetmiş kendisi. Gerçekten çok ümit veren bir yerel yönetici profili çizmiş) ilçesini yavaş şehir olarak tanımlayarak girişimde bulunmuş. Böylece Türkiye’de yavaş şehir olmaya ilk aday İzmir’den çıkmış oldu. Kendime kızıyorum, çünkü niye çocukluğumda yazlarımızı geçirdiğimiz Seferihisar aklıma gelmedi diye. İzmir Belediye Başkanı Sayın Aziz Kocaoğlu’nun davetlisi olarak 2 Temmuz 2009 tarihinde eski havagazı fabrikası binasında yapılacak ve güzel İzmir’imizi daha ileriye götürecek projelerin konuşulacağı “İzmir Ekonomik Kalkınma Koordinasyon Kurulu Toplantısı’na katılacağım. Bu toplantıda bahsetmek istediğim ilk konu mutlaka bu olacaktır. Çünkü belki İzmir şehir olarak yavaş şehir olamayacaktır ama güzel ilçeleri için durum farklı olabilir. Yavaş şehirler özellikle yaşlanan dünya nüfusunun ilgisini çekecektir. Bu da İzmir’in gelecekte gelişmesi için önemli bir kaldıraç olacaktır.

24 Saat’te çıkan haberi PDF formatında okumak için tıklayınız. 



Tüm hakları Alphan Manas’a aittir. (c) 2003-2009