More Than Human: Embracing the Promise of Biological Enhancement
Ramez Naem

Kamboçya Fahri Başkonsolosu olduğum için masamda Türkiye ve Kamboçya bayraklarını bulunduruyorum. Bu tip çiftli bayraklar benim konumumdakilerin masalarının yanı sıra, örneğin 2 ülke delegelerinin, ortaklarının vs. yer aldığı toplantı masalarında da vardır. Ama bayrakların ortak bir özelliği ait olduğu ülkelerin hep yasta(!) olmasıdır. Yani hep yarıya kadar iniktir. Bayrak üreticileri de yıllardır bu konuda bir “İnovasyon” yapmayı akıllarına getirmemişlerdir. Kullanıcılar ise bu bayrakları mini direklere tutkal ile yapıştırarak kendi inovasyonlarını sergilerler. İnovasyon dediğiniz işte bu kadar basit bir konudur. Yıllardır aynı sorun gözümüzün önündedir ama bir çözüm getirilmez. Getirildiğinde “Ama bu çok basit, benim de aklıma gelirdi” denir. Ben de o zaman “Gelseydi” diyorum. Bayrağın üst kısmına basit bir ilmek dikersiniz. Bu ilmeği vida şeklinde takılan bayrak direği şapkasının altına sıkıştırıp, şapkayı sıkarsınız. Bu kadar basittir çözümü. Bayrak üreticilerine duyurulur.

THY, 1 Mart 2009′da uygulamaya koyacağı uçak içine alınan sıvılardaki kısıtlama uygulamasını 20 Mayıs 2009′a erteledi. Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilatı (ICAO) ve Avrupa Sivil Havacılık Konferansı (ECAC) kuralları gereğince havayolu ile seyahat edecek yolcuların uçak içinde yanlarında bulunduracakları el veya kabin çantalarında taşıyabilecekleri sıvılarda kısıtlamaya gidilecek. Uygulamaya göre yolcular, el bagajlarında 20×20 santimetre boyutlarında ağzı kilitli şeffaf plastik poşet içerisinde, her birinin hacmi 100 mililitreyi geçmemek üzere sıvı, jel veya sprey bulundurabilecek.

Çok sık yurtdışına seyahat etmeyen veya uçak içi bagajında sıvı bulundurmayan yolcuların pek bilmediği bu uygulama çok seyahat eden işadamları için zulüm niteliği taşıyor.

Ben de “her şeyin küçüğü sevimlidir” teorisinden yola çıkarak 100 ml’den fazla yanıma sıvı almıyorum. Buna diş macunu, traş köpüğü, traş kolonyası da dahil. Bu “100 ml pazarı” nı aslında Türk üreticiler biran önce dikkate almalarında yarar var.

Sıvılara bu şekilde sınırlama konulmasının bizi terörizm’den kurtaracağını sanmıyorum. Yakın bir gelecekte hedef ilaçlar olacak. Çünkü tablet haline getirilebilecek patlayıcılar, uçak içinden temin edilecek içme suları ile karıştırılarak patlayıcı hale getirilebilecek.

Esas sorun ise elektromanyetik darbeli silahlar (electromagnetic pulse weapons). Bu silahlar uçağın tüm elektronik sistemini bozabilecek elektromanyetik alanı sağlayabilir. Erwin Otto Marx’ın geliştirdiği Marx Jeneratörünün gelişmiş şekilleri örneğin böyle bir iş için ideal. En azından New Scientist dergisi böyle yorumlamış. Burada temel sorun ise bu jeneratörü çalıştırmak için gerekli olan güç. Uçağın içine alınacak çok sayıda pil, cep telefonu pili vs.’nin birleştirilmesi sonucu bu enerji sağlanabilir. Hele kompozit tabanlı yeni uçaklarda bu durum daha da belirgin ortaya çıkıyor. Çünkü metal gövdeli uçaklar elektromanyetik alan için duvar oluştursa da yeni tip uçaklarda bu sorun var. Bu durumda kullanılan tüm kabloların elektromanyetik alana karşı korumalı olarak üretilmeleri gerekiyor. Bu sefer ümit ediyorum ki bir terörist saldırı olmadan buna karşı bir önlem alınsın.

Yazı ve konferanslarımda söylediğim gibi uçak yolculuğu gün geçtikçe çekilmez hal alacak. Virüs üretenler ve anti-virüs yazılımı üretenlerin savaşı gibi bu yarış devam edecek. Tabi ki bu savaşta sonu ölümle biten büyük kazalar olduğu için insan biraz olsun ürküyor.

Gelecek ile ilgili Konferanslarımda bilim-kurgu filmlerin gelecek için çok önemli mesajlar verdiğini ısrarla belirtiyorum. Çünkü senaryo yazarları hazırlıklarını yaparken mutlaka fütüristlere danışıyorlar, fikir alıyorlar. “The Day After Tommorrow” örneğin dünyanın geleceği için bir senaryo sunmuştu bize. Global iklim değişiminin ters etkisi ile dünya buzul çağa geri dönmüştü. Bilim adamları buna karşı çıktılar ve soğumanın bu kadar hızlı olamayacağını söylediler. Teknolojinin içinde olan bizler bile filmin senaryosunu saçma bulmadık ve ilgiyle izledik.

Dünyanın dünya dışı yaratıklarla karşılaşması konusunda en önemli, belki de tek olay 1947 yılında gerçekleşti. Tarihe Roswell olayı olarak geçen ve ABD hükümetinin ısrarla yalanlamasına karşın 5 Mayıs 1995 Cuma günü İngiliz TV yapımcısı Ray Santili’nin, Londra Müzesi’nde yaptığı basın toplantısında elinde 16 mm’lik 14 bobinden oluşan filmlerin, ABD Ordu istihbarat birimlerine ait olduğunu açıklamıştı. (devamı…)

Sizlere ilk M&A girişimimi (İngiliz ATL firması) yazının içinde kısaca bahsettim ama ikincisini daha detaylı anlatmak istiyorum. Buradan 2000 yılında BT Haber dergisinde Mayıs ayında çıkan bir röportajımı görebilirsiniz. Bu röportajımda KVK ile kurmuş olduğumuz Sayot (Sayaç Otomasyon’un kısaltılmış hali) firmasının bir İngiliz firma ile evlilik yapacağını duyurmuştuk. Firmanın adı Roxpur Holdings’di. İngiliz AIM’e kote olan bu şirket Sayot ile ortaklığa giderek elektrik özelleştirmelerinin başlayacağı Türkiye pazarında önemli bir yer edinecekti. Görüşmelere başlamadan önce Yönetim Kurulu adına KVK’yı temsilen sevgili dostum Muzaffer Akpınar ile ön görüşmemi yapıp kendisi ile İngiltere’de Roxpur Holdings ile yapacağım pazarlıkta kabul edeceğimiz fiyat konusunda mutabakata vardık. Sayot o zamana kadar bir kâr elde etmediği için olmayan kâr ile bir multiple oluşturmak (Şirket değeri/defter değeri) suretiyle değerleme yapmak imkansızdı. Kendisi 5 Milyon USD gibi bir değerin makul olacağını belirtti ve ben Londra’daki toplantıya bu hedef ile katıldım. Toplantıda Roxpur’un başkanı ve 2 yönetim kurulu üyesi ile detaylı görüşme yaptık. Onların ne yapmak istediklerini net olarak anladım. Amaçları çok önemli haberler yaratarak şirket değerini arttırmaktı. Bizimle olan ortaklığı ise ortağımız Çukurova’nın Doğan Grubu ile %50-50 ortaklıkla kurduğu ve İstanbul Rumeli yakası elektrik dağıtım lisansını almış İsedaş’ın işini Sayot’un alacağı varsayımı ile “Türkiye Elektrik Dağıtımı Sektörüne Muhteşem Giriş” olarak adlandırmışlardı. Bu durumu AIM’de duyuracaklar ve şirket hisseleri değer kazanacaktı. Bizi bir kaldıraç olarak kullanacaklarını, böylece 5 Milyon USD şirket değeri üzerinden (onların %33 ortak olacağı şekilde) bize ödeyecekleri 1.65 Milyon USD’yi borsaya duyurdukları 10 dakika içinde geri alacaklarını anladım. Daha önce de İngiliz ATL firması (1998 yılında 3 mühendisten oluşan ATL o yıllarda da İngiltere’de sadece 1 tane kablosuz alarm sistemi kurmuştu. Benim geliştirttiğim “Uzaktan Sayaç Okuma” teknolojisi sayesinde bir anda dünyada 2-3 tane pilot çalışma yapıp bizden %51 ATL hissesi için 1 Milyon Pound talep etmişler, ortağımız KVK kabul etmemişti. Daha bir yıl bile dolmadan şirketi 50 Milyon Pound’dan değerleyip AIM’de borsaya kote olmuşlardı. Ben de kafamı duvarlara vurmuştum) ile M&A çalışmamızdan da hüsran ile ayrıldığımız için şirket değerini bir anda 5 Milyon USD’den  40 Milyon USD’ye çıkardım. Pazarlıklar sürdü ve fiyat 35 Milyon USD’ye düştü. El sıkıştık ve ben Türkiye’ye döndüm. Roxpur Holdings üst düzey yönetimi Türkiye’ye gelip Mehmet Emin Karamehmet ve Murat Vargı ile tanışmak ve MOU’yu Türkiye’de imzalamak istediler.

Roxpur Holdings başkanı ve 3 yönetim kurulu üyesi 25 Nisan 2000′de Türkiye’ye geldiler. Ertesi gün tüm mesaimizi harcayarak MOU üzerinde çalışıp, bitirdik ve imzaladık. Bir sonraki gün ise Çukurova Holding’in uçağı ile onlara Efes turu attırdıktan sonra akşam Turkcell’in merkezinde buluştuk. Mehmet Emin Karamehmet ve Murat Vargı onlar için bir yemek organize ettiler. Bu günün hatırası için bir de fotoğraf çektirdik.

Yaklaşık 15 ay önce kurulmuş olan ve henüz kâr elde etmemiş Sayot’u 35 Milyon USD toplam şirket değeri üzerinden, %40′ını 14 Milyon USD’ye Roxpur Holdings’e satmak üzere MOU imzalamıştık. Çok güzel bir anlaşmaydı. Ama olan oldu. Due-diligence başlamadan önce diğer hissedarların istediği olağanüstü genel kurul sonucu halka açık şirket bir anda özel şirkete dönüştü ve tüm yönetim değişti. İngilizce de “Public-to-Private Transaction” adı verilen bu uygulamaya ilk defa rastlamıştık.

Daha sonra İsedaş’ın lisansı iptal edildi. Elektrik özelleştirmelerine devlet tarafından ara verildi. Ama ben olayı takıntı haline getirdiğim için yılmadım. Önce elektrik sayacı da üretmek için Teknoloji Holding’de Metre Grup’u satın aldık. Daha sonra da elektrik dağıtım şirketlerine toplam hizmet vermek için Teknosis şirketini satın aldık. Teknosis ile Exim olarak zaten 1995 yılından beri Kayseri ve Civarı Elektrik Dağıtım A.Ş. de çalışıyorduk. Exim el bilgisayarları ve üzerindeki yazılımı vermişti. Böylece sayaç okuma işlemi el bilgisayarlarıyla yapılıyor, merkezi sisteme aktarılıyor, daha sonra da faturalama gerçekleşiyordu. T-Tronics adına dönüşen Metre Grup’un da Teknoloji Holding’e katılmasıyla sayaç üretebilecek ve sayacı da Sayot’un aracılığıyla uzaktan okuyabilecektik. Teknoloji Holding bu durumda elektrik dağıtım şirketlerinin “One-stop-shop” dedikleri her gereksinimlerini bir şirket’ten sağlayacağı hale gelmişlerdi. Vizyon olarak baktığınızda Amerika veya Avrupa ölçeğinde muhteşemdi. Zaten benzerleri bugün Milyar USD’lik şirketler oldu. Bizde ne mi oldu? 1998 yılında başlayan ve inatla ha bugün, ha yarın olacak dediğimiz elektrik özelleştirmeleri ancak 10 yıl sonra 2008 de başladı. Sayot’un Türkiye de tanıttığı “Uzaktan Sayaç Okuma” teknolojisi ile Türkiye ancak 11 yıl sonra bu yıl kullanıma başladı: http://www.vodafone.com.tr/VodafoneHakkinda/basin_odasi_bultenler.php?id=113

Sayot maceramız bittikten sonra T-Tronics ve Teknosis ile yolumuza devam ettik. T-Tronics sayaç tasarladı. Tasarladığı sayaçlardan 500,000 tane üretildi. Teknosis ise “Abone Yönetim Sistemi” konusunda Türkiye’de Elektrik, Su ve Doğal Gaz dağıtım şirketlerinde çok güzel bir yer edindi. Türkiye’deki pazar payı dünyadaki tüm rakiplerinin Türkiye pazar paylarının toplamından daha fazla oldu. Ama gene özelleştirme olmadı. Çaba her zaman iş hayatının kaçınılmaz gereğidir ama Türkiye gibi bir ülkenin şartları insanı gerçekten kaderci yapmıyor değil. Ben kaderci değilim ama gereksiz çabanın da artık karşısındayım. 2008 yılı başında Teknosis’deki diğer ortağımız ve Brightwell yönetim ekibi ile beraberce bir karar vererek şirketin aynı zamanda “Elektronik Ücret Toplama” (İstanbul’daki Akbil projesi vb) konusunda da çalışma yapmasına karar verdik. Eskiden gelen birikmiş bir know-how yanında sahip olduğumuz yazılım zaten bu alana çok hızlı girmemizi sağlayacaktı. Gerçekten de öyle oldu. Sonuç olarak bu çalışmamızı Amerikalı Verifone şirketi de fark etti. Ortaklık görüşmelerimiz başladı. Yaklaşık 6 ay sonra Nisan 2009′da Verifone, Teknosis’in %100′ünü satın aldı: http://www.teknosis.gen.tr/ Bu kadar tecrübe biriktirmiş, alın teri ile yıkanmış bir firmanın kendi alanında dev olan Verifone (http://www.verifone.com/) tarafından satın alınıp uluslararası pazara açılması beni inanılmaz mutlu etti ve geçmişi unutturdu.

Türkiye’de şirket satın alma & birleşme konusunda tecrübe sahibi birçok firma var. Bunlar aracılık hizmeti veriyorlar. Biz zamanla ülkemizde iş yapmanın püf noktalarını, sektörel bazda tecrübe ederek öğrendik. Aracı firmaların (Kurumsal finansman, Şirket satın alma & birleşme danışmanları vs) deneyimleri ile değil daha zor bir yol olan kendi şirketlerimizi satmaya çalışarak veya başka şirketleri satın alarak öğrendiğimiz için çok daha farklı bir bakış açısı edinebildik.. Yerel pazar tecrübesinin önemini yaşarak öğrendik. Artık öyle ki bir şirkete veya projeye baktığımızda fikrimiz çok hızlı olarak oluşuyor. Ne demişler: Young people know the rules, the old people know the exceptions (gençler kuralları, yaşlılar ise istisnaları bilirler)

UNIDO-ICHET, Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Teşkilatı altında kurulmuş Uluslararası Hidrojen Teknolojileri Merkezi olarak görev yapıyor. Teşkilat uzun süre vizyonu ve çabası olan ama ne yazık ki bunu sonuca götüremeyen ünlü Prof. Dr. Nejat Veziroğlu tarafından yönetildi. Geçen yıl içinde yönetim Mustafa Hatipoğlu’na geçti. Bu değişiklikten sonra merkezde gözle görülür bir gelişme meydana geldi.

5 Aralık 2007 tarihinde Viyana’da düzenlenen UNIDO yıllık olağan toplantısına konuşmacı olarak davet edildim. Orada Türkiye’deki Hidrojen konusundaki çalışmaları ve potansiyeli anlatmam istendi. Bu arada Hidrojenin geleceği konusunda da şahsi fikirlerimi paylaştım. Konuşma öncesi yanımda bulunan Güney Afrika Bilim ve Teknoloji Bakanlığı yetkilisi Boni Mehlomakulu ile “kömür gazlaştırma teknolojisi”ne sahip olan Sasol firması hakkında konuştuk. Türk hükümetinin bu konuda hükümetler nezdinde bir ilişki kurarak Türkiye’nin de bu teknolojiye sahip olması gerektiğini söylemişti.

UNIDO toplantısında yaptığım konuşmada İstanbul Boğazı’ndaki akıntıdan bahsetmiş ve bu akıntının çok rahatlıkla enerji üretimi için kullanılabileceğini belirtmiştim. Boğaz akıntısı ile enerji üretimi konusunda çalışma başlatıldığı 12 Nisan 2009 tarihli Hürriyet gazetesinde bir haber çıktı. Bu çok memnuniyet veren bir çalışmadır. Ayrıca dalga enerjisi konusunda BOREN (Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü) ve TEMSAN (Türkiye Elektromekanik Sanayi) işbirliğiyle yürütülen “deniz dalga enerjisinden elektrik üretimi” projesi anlatılmış. Şu anda elde edilecek enerji yatırımın geri dönüşünü yıl bazında sonsuz kılsa da amaç bence çok önemlidir. Bu konuda tüm yetkilileri candan tebrik ediyorum. Ayrıca TEMSAN’ı da çok ilgiyle takip ediyorum. Bundan 2 yıl önce “mini-hydro” konusunda onlarla görüşme yapmıştık. Türkiye’nin “mini-hydro” konusunda teknoloji sahibi olacak bilgi birkimine sahip olduğunu düşünüyorum.

Son dönemde Türkiye de enerji üretimi çeşitliliği konusunda büyük çaba harcanıyor. Biz girişimci yatırımcılar olarak, bunlara destek vermemiz ve aracı olmamız gerekiyor.

Kim altyapısına imza attığı projelerle her yıl ülkesinin kasasına milyonlarca dolar girmesini sağlayabilir? Alphan Manas, baba mesleği olan Bilişim Teknolojileri ile iş hayatına atıldı, zamanla gerçekleştirdiği projeler ile Türkiye’yi yeni teknolojilerle tanıştırdı.

 

 

 

 

Yazının tamamını pdf formatında okumak için tıklayınız.

01/03/2009 Infomag

bw
Bir önceki yazımda İtalyanların başlattığı “Cittá Slow” yani “Yavaş Şehir” akımından bahsetmiş ve Asos’u Türkiye için iyi bir örnek olarak göstermiştim. Bazı arkadaşlarımın eleştirisine uğradım hemen: “Aman hocam güzelim Asos’u da kaybetmeyelim.
Gidecek yerimiz kalmayacak sonra” dediler. Gerçekten haklılar. Ben de zaten hedef göstermek istemediğimi söylerek Asos’u belirtmiştim. Son dönemde verdiğim konferanslarda özellikle değişen yaşam koşullarının bizlere yaşattığı karmaşıklığı, beynin buna adaptasyonundaki zorluğu anlatıyorum ve bu konuda başların onay biçiminde sallandığını görüyorum. Değişim o kadar hızlı ki özellikle 1964 ve öncesi doğan “Baby Boomers” kuşağı şu anda bu değişme kesinlikle ayak uyduramıyor. X kuşağı ise (1965-1979 doğumlular) aslında tam geçiş dönemindeler. En çok acı çekenler ise bu kuşak. Hem ayak uydurabilmesi için belli bir birikimi var, hem de geçmişten gelen alışkanlıklarını bırakamıyorlar. Durum bu olunca değişim algısında ve bakış açıları arasında inanılmaz bir uçurum bulunuyor. (devamı…)

Türkiye’nin patron/yönetici blog’ları içinde en beğenilenler arasında yer almaktan oldukça keyif duyuyorum. Blog’um ile ilgili aldığım yorumlara baktığımda önemli bir eleştiri gördüm. Genelde beklenti yazılarımın daha kısa olması ve sık olarak güncellenmesi şeklinde. Sık güncellenme konusunda belirli bir sıklık yakalamama rağmen, kısalığı konusunda beklentilerin dışına çıkıyorum. Çünkü blog’umun büyük bir çoğunluğunu köşe yazılarım ve basında çıkan haberlerim oluşturuyor. Bu da göreceli olarak uzun yazıları sizlerle paylaşmam anlamına geliyor.

Blog’umda ağırlıklı olarak köşe yazılarımı ve basında çıkan haberleri kullanmamın en önemli bir nedeni de ileriki tarihlerde eski yazılara ve haberlere dönüp kendimi eleştirme veya destekleme imkanı bulup tecrübelerimi sizlerle paylaşma olanağına sahip olmam. Bugün bu anlamda çok önemli bir örneği sizlerle paylaşmak istiyorum. İş ve Pazar Geliştirme konusunda 25 yıla yakın bir tecrübe sanırım bazı öngörülerde bulunmak konusunda önemli bir kaldıraç görevi görüyor. Öylesine ki bu durum benim bir işe soyunmam ile sonuçlanmayacaksa daha da etkili olabiliyor. Çünkü bizler yatırım kararlarımızı alırken beynimizin yanında mutlaka kalbimizden de yararlanıyoruz.
 
21 Kasım 2008 tarihinde gerçekleştirilen Fütüristler Zirvesinde HABERTÜRK ve Star gazeteleri ile görüşmüş ve 2009 yılı ile görüşlerimi bildirmiştim. Hazır bu haberi sizlerle paylaşırken bir de düzeltme yapayım. Ben aslında “Mortgage ile kandırdılar, Lehman’ın batışı tezgah” demedim. Dediğim “Dışarıda Lehman’ın özellikle batırıldığı söyleniyor. Bence bu batış neden-sonuç ilişkisi içinde yaşandı” idi. Arkadaşlarım başlığa bunu yorumlayarak taşımışlar. Lehman bir kurbandı ve en iyi kurbandı. Lehman’da Arap ve Rus zenginlerin paraları da battı ama Lehman bunun için batırılmadı. Bir değişimin başlangıcı için gerekli kıvılcımı sağladı. Bugünkü sonuçlarına baktığımızda çok da iyi yapıldığını görüyoruz.

Gelelim 2009 yorumlarıma: BARTER için çok olumlu konuştum. (devamı…)



Tüm hakları Alphan Manas’a aittir. (c) 2003-2009