More Than Human: Embracing the Promise of Biological Enhancement
Ramez Naem

Geçenlerde Vincet Callebaut’un tasarladığı ‘Su Zambağı’ Deniz Kentini gazetede görünce heyecanım arttı. Bundan 4 yıl önce arkadaşlarımla Deniz Kenti tasarımı yaptığımızda küresel iklim değişikliği bilinci tam olarak oturmamıştı. Yani okyanusların yükseleceği korkusu henüz içimize girmemişti. Biz düzensiz büyüyen kentlerin mutlaka denizlerle entegre büyümesi gereğini göz önüne alarak bu çalışmayı yapmıştık. Callebaut’un tasarımında her biri 50,000 insanı barındıracak olan kentler var. Enerji gereksinimlerini karşılamak için rüzgar ve güneş panellerinden yaralanacağı üzerinde durmuş. Bence bu söylem biraz mühendislik çalışması yapılmadan yapılmış gibi geliyor. Şu anda Ruslar gemilerde çalışacak Nükleer santraller üzerinde çalışıyor. ABD de kurulu Nuclear Solutions Company (http://www.smallcapwatch.com/company.asp?TICKER=nsol) şu anda 300 cins nükleer atık’ı kimyasal reaksiyondan geçirerek zararlarını ortadan kaldırıyor. Önümüzdeki dönemde nükleer atıklar sorun olmaktan çıkacak ve en azından öcü gibi korkulacak bir durumları kalmayacak.

Vincet Callebaut’un tasarladığı ‘Su Zambağı’ Deniz Kentinde araç bulunmayan bir düzenden bahsedilmiş. Bizim çalışmamızda ise çevre kirliliğine yol açmayan araçlar kullanmıştık. Yolcunun içeride mutlaka taşınması gerekiyor. Bu ister yürüyen yollar olabilir, tek kişilik araçlar olabilir. Sonuçta taşınma gerekiyor. Ama yakıt pilli ve elektrikli araçlar olması tercih edilmelidir.

Daha önce birkaç röportajımda da paylaştığım gibi denizleri uzun dönemde hem hızlı taşımacılık, hem barınma hem de kullanım suyu elde etmek için yeniden keşfedeceğiz.

Sizlerle hem Vincet Callebaut’un hem de bizlerin çalışmalarını paylaşmak istedim.

Vincet Callebaut’un Çalışmaları İçin Tıklayınız
Bizim Çalışmalarımız İçin Tıklayınız

 

bw
Türkiye’de inovatif çalışmaların kısır kalmaması sürüden ayrılmayı başarmaya bağlı.

İnovasyon ve inovatif olmak (yenilik ve yenilikçi olmak).. Herkes, her yerde, herkese bunu anlatıyor. Ne yazık ki hayatında inovatif bir çalışması olmayan insanlar konu eksperi olarak bu konuyu işliyor. Hayatımın tamamını bu kavramların içini dolduracak şekilde yaşamış olduğum için, bu konuda en çok ve en sık konuşanlardan biri de hiç kuşkusuz ki benim. Burada çıkıp da “İnovatif Olmanın 10 Kuralı”nı sıralamayı düşünmüyorum. Yapmak istediğim aslında inovasyon üzerine küçük bir zihin jimnastiği.

İnovasyonda yaşanan sorun hedef kitle seçimi ve hedef kitlenin sürdürülebilir olmasıdır. Segway’in 21. yüzyılın icadı “Ginger”  çok ilgi duyduğum bir örnektir. Hedef kitle tanımını çok net ortaya koymadan, ulaşıma çare olmak amacıyla ortaya çıkan Ginger, icat olduktan tam 6 yıl sonra, hedef kitlesi içine golf severleri katarak önemli bir açılım sağlamıştır. Kullanıcılar da Ginger’ı yönlendirerek diz üstünde gidilen modelin tasarlanmasını sağlatmışlardır. Daha önceki yazılarımda bahsetmiş olduğumu, Robot ürün iRoomba gibi Segway de geleceğini askeri kullanımda daha fazla ve kârlı olarak bulacaktır.

Hedef kitle tanımı net olarak ortaya konmuş bir hizmet olan Starbucks, 100 yıl önce Avrupa’ya ihraç ettiğimiz kahvehane kültürünün sürdürülebilir kılındığı, şimdilik hizmette yaratıcılığın başarılı bir örneği sayılabilir. Ama biz Türk vatandaşları o örneği Kahve Dünyası gibi yerli markalarımızla yeniden keşfedip ona rakip mekanlar yaratmaya başladık.

Türkiye’nin şöyle acı bir gerçeği var: Apartman ve bina girişleri otopark olarak tanımlıdır. Daha sonra yapılan kanun ve yönetmelik değişiklikleri ile ceza ödeme suretiyle giriş katları dükkan olmaya başlamıştır. Bu kadar çok dükkan arzı ortaya çıkınca bunların yeterli taleple desteklenmesi de önem kazanmıştır. Önceleri banka şubesi, bakkal, şarküteri, lokanta enflasyonu yaşanmış, sonra bankaların konsolidasyonundan sonra markasız mağazalar, mobil telefon bayileri, müzik marketler vs ile bu dükkanlar dolum savaşı vermiştir. Starbucks’ın gelişi vizyon değişikliği yaratmış ve içinde “kahve” olan onlarca çeşit marka dükkanlarda yerini almaya başlamıştır. Bu değişimi gören ama bu derecede sermayesi olmayan başka girişimciler de “simit” temasını işlemeye başlamışlar, içinde simit geçen onlarca çeşit marka ve yüzlerce dükkan açmışlardır.

Seyyar arabalarla turşu, kaynamış mısır, midye satanlar, yeni dünyada ayakta tutunabilmek için çözümler beklerken yurt dışından dönen bir Türk girişimci “buldum, buldum” diyerek, tane mısır ve makarna ürününü bir kağıt bardağa sokarak satmaya başlamıştır. Girişimci ruhu olan ama o ruhu canlandıracak alt yapısı olamayan bazı yatırımcılar bu lider girişimciyi takip edip, kağıt bardakta mısır ve makarna için onlarca yeni marka ve yüzlerce tekerlekli arabayla ekonomiye katkıda bulunmaya başlamıştır. İki örnekte de yıllardır farklı sunumlarla Türkiye’de satılan ürünlerin, birilerinin bize hatırlatması ile daha farklı olarak sunulmasını sağlayan inovasyonlardan bahsettim.

Bazı inovasyonları ise başkalarının bize hatırlatmasına gerek olmadan ortaya koymamıza rağmen, gelişimi gözden kaçırarak bayrağı başkalarına vermişiz. İzmir’den çıkan 1970′li yılların hit markası GırGır’dan kısaca bahsedeyim. “GırGır giren eve dırdır girmez” sözlerini dilimize yapıştırarak, her evde el süpürgesinin yerini alan GırGır’ın yaratıcısı, eski öğretmen Tacettin Hiçyılmaz çok önemli bir girişimcidir. Hiçyılmaz GırGır ile o kadar büyük bir başarı sağlamıştı ki, 1978 yılında GırGır sözlüklere girmiş, Hiçyılmaz da İzmir’in vergi rekortmeni olmuştur. Ancak, GırGır geçen zamana ayak uyduramadı, sürdürülebilir olmayı başaramayarak, günümüz beyaz eşya üreticilerinin esinlendiği bir nostaljik ürün olarak hafızaların tozlu rafları arasında yerini aldı. Torbasız süpürgeyi geliştiren bu zeka, neden Dyson gibi torbasız elektrikli süpürgeyi geliştiremedi bilinmez?

Aynı durum İzmir’in en önemli markalarından Yumlu’nun başına geldi. Sıcak yaz günlerinin Yumlu vantilatörleri klima ile birleşemeden yok olup giderken UFO diye bir marka çıktı ve herkesi şaşırtarak hem infrared ısıtıcı, hem de su püskürten vantilatör yaptı. Her iki üründe de Türkiye’de lider oldu. Ben UFO gibi firmaların çok yakın olarak takip edilmesini, onların halka arz edilerek kalıcılıklarının sağlanmasını, bu işin arkasındaki beyin takımının da erken yaşta emekli olmaması gerektiğini düşünüyorum.

Gerek geçmiş, gerekse günümüz örneklerinden görüldüğü üzere, “Me Too” yaklaşımından vazgeçip, sürüden ayrılmaya başarabilenler, varolan ürünlere alternatif çözüm önerileri ve eklemeler yaparak yepyeni bir ürün gamı yaratabiliyor. Bunun için illa ki yeri yerinden oynatacak teknolojik bir yenilik yapmaya da gerek yok aslında. Türkiye’de “İnovasyon” denilince akla “teknolojik yenilik”lerin gelmesi bu süreci biraz zorlu kılsa da, Selpak kullanımı kutunun yanından açtığı yeni bir delikle kolaylaştıran Eczacıbaşı gibi kuruluşların çalışmaları, inovasyonun asıl amacının hayatı kolaylaştırmak olduğu gerçeğini tekrar gözler önüne seriyor. Büyük Ar-Ge bütçeleri ve maliyetleri masaya yatırılmadan önce inovatif olmak için ise öncelikle sahip olunması gereken tek bir araç var: “Farkındalık”

13/07/2008 BusinessWeek

 

İzmir’in iş, spor ve sanat dünyasının yakından tanıdığı endüstri tasarımcısı ve fütürist Alphan Manas, dünya markası şirketler kazandırıyor.

Yeni şirketler kurmaya ve projeler geliştirmeye devam eden Manas, İzmirlilerin genelde risk almayı sevmediğini ve girişimciliği destekleyen bir yapıya sahip olmadığını belirterek yapıcı bir eleştiride de bulunuyor.

Manas, işadamlarının “Bir evim, gösterişli bir arabam ve Çeşme’de yazlığım olsun” mantığıyla hareket etmesinden dolayı kentin büyüyemeyeceğini belirterek, “Manisa bile örnek alınsa bugünden daha iyi bir konumda olunur” diyor.

Haberin tamamını PDF formatında görmek için tıklayınız.

12/07/2008 Akşam Ege 

Geçenlerde Erke Dönergeci’nin patent çizimlerini gördüğümde bir anda 2004 yılına geri döndüm. Mart 2004′te benzer buluşun sahibi bir arkadaşımın abisi Alp Kara, bana projesi ile gelmiş ve sonsuz enerji elde ettiğini söylemişti. Kendisi ile 2 yıl süreli gizlilik anlaşması imzalayarak bilgilerini paylaştık. Daha sonra Doç Dr. Hikmet Kocabaş ile de bir gizlilik anlaşması imzalayarak bize aktarılan bilgilerden elde edilecek cihazı simüle etmesini istedik. Cihaz, Erke Dönergeci ile aynı prensipte çalışıyordu. Eliptik bir yuvada hareket eden bir kol, motor destekli birkaç çevirmeden sonra sonsuz dönüşe başlıyordu. Evet gerçekten dönüş sonsuzdu ve doğal olarak bir enerji elde ediliyorsa da bu sonsuz bir enerji olacaktı. Ama sorun yatak ve yuvalara uygulanan kuvvetti. Titanyum dahi birkaç dakika içinde sürtünmeden etkisiz hale geliyordu. MagLev (Magnetic Levitation) sürtünmeyi azaltmasına rağmen istediğimiz sonuca ulaşamamıştık. Sonuçta bugünün malzeme teknolojileri sonsuz enerji üretmemize olanak vermediği sonucuna vararak bu projeden çekildik. Projede yer alan bir arkadaşım bana “Alphan bey uçan dairelerin uçuş prensibi aslında bu tip enerji üretimine çok yatkın” demişti. Hepimiz sonsuz enerjinin gizemini yaşamış sonra da hüzünlü bir şekilde veda edip normal hayata dönüş yapmıştık.

14 Mart 2006 tarihinde Erke Araştırmaları ve Mühendislik A.Ş. olarak PCT Patent başvurusunu yapan şirket ise yapmış olduğu prototip ve düşük ölçekli laboratuar çalışmalarında büyük olasılıkla bizim sağladığımız kısa süreli başarıyı sağladı. Ama bunun büyük ölçekli gerçek bir ürüne dönüşmesinin imkansız olacağını sanırım ileriki dönemlerde görecekler. Ben onlara destek olması açısından simülasyon çalışmamızdan bir bölüm yolluyorum. (Aşağıdaki Video) Elimizde destek seviyesini arttıracak başka bilgiler de mevcut.

Erke’nin patent başvuru bilgileri:
http://www.wipo.int/ipdl/en/madrid/key.jsp?KEY=886784 linkinde bilgiler mevcut. Ürünün patent almasını engelleyecek bir durum olmayabilir. Ama alınmış patentin çalışan bir ürünün ortaya çıkması için bir garanti olmayacağını hepimizin bilmesi gerekir. Hele gazeteci arkadaşların, “Patent aldım” diye ortaya çıkan ve “Faydalı Model” başvurularını gösterip projelerine finansal destek arayan rüya aleminin insanlarına dikkat etmeleri gerekiyor.

Simülasyon Videsu İçin Tıklayınız.



Tüm hakları Alphan Manas’a aittir. (c) 2003-2009