How Science Will Shape Human Destiny and Our Daily Lives by the Year 2100
by Michio Kaku

Geçtiğimiz haftasonu Göztepe Rotract klübü tarafından gerçekleştirilen 2440. bölge Rotract konferansı, bu bölgede bulunan klüplerin 1 yıl boyunca yaptıkları projeleri birbirlerine aktardıkları ve yılın en son ortak toplantısnın yapıldığı büyük bir organizasyon. 18-30 yaş arası gençlerin üye olduğu bu klüpler uluslararası Rotary’nin önemli bir kolu. Gençlerin Roteryan olmadan önce kendi yeteneklerini test ettikleri, sosyal projeler üretip, katkıda bulunup Rotary şemsiyesi altında toplanıyorlar. Bu kişilere Rotract deniyor.

Bu kardeşlerimizin 18-30 yaşları arasında olmaları gelecek kaygılarını da beraberinde getirerek, meslek seçiminden tutun da dünyada yeni gelişecek iş alanları yeni teknolojiler bu yaş grubunun önündeki hayatı direkt olarak etkiliyor.
Bu kardeşlerimiz konferansa konuşmacı konuk olarak Dünya Futuristler Birliği Türkiye Başkanı Alphan Manas’ı davet ettiler. Alphan Manas bu genç kardeşlerimize ‘Geleceği Şekillendirmek’ adlı bir konferans verdi.

Sayın Manas dünyanın en önemli sinema filmlerinden biri olan Star Wars filminden alıntı yaparak başladı konferansına. Kaptan Cork; Mr. Spak gibi karakterlerin birbirleriyle haberleşmek için kullandıkları haberleşme cihazını yani mobil cep telefonunun normalde 2240 yılında kullanılması beklenirken Motorola firmasının aynı görünümlü ve aynı adı taşıyan bu telefonu 1997 yılında piyasaya sürdüğünü söyledi. X,Y ve Z kuşaklarının özelliklerinden bahsederken daha hayata yeni başlayan genç kardeşlerimize doğacak çocuklarının özelliklerini söyleyerek nasıl bir kuşakla yaşayacaklarının ipuçlarını verdi.

Manas geleceğin mesleklerinden bahsederken veri madenciliğine değindi. Gelişen teknoloji sayesinde insan yaşam süresinin uzadığını buna bağlı olarak da yaşlanan insan neslinin bakıma ihtiyacı olacağını söyleyip yaşlı bakımının çok daha önemli bir meslek olacağına dikkatleri çekti.Kısaca beyinlerimizi Nano teknolojiyle yaşlı bakımı arasında götürüp getirdi.

Sayın Manas her ne kadar gelecek ve teknolojiden bahsettiyse de asıl dikkat çektiği konu yeni dünyada insanların sosyalleşmesi üzerineydi. İnsan sosyal olmak zorunda olan bir varlık olduğuna göre diyor.Sayın Manas; İnsan konuşması, ağlaması, gülmesi için hep birine ihtiyaç duyacaktır. Ege insanının bunu birbiriyle dertleşerek çok iyi yaptığını belirten Manas, jimnastik salonlarından başlayan, gece kulüplerinde ayakta gece boyu takılarak aranan eş arama işlevinin artık teknoloji sayesinde çeşitli internet sitelerinden yardım alınarak yapıldığını vurgularken; gelecekte de bu sitelerin daha da önemli olduğunu ve bu çeşit sosyal kulüplere üye olmanın önemine dikkat çekti. Bu sayede toplantıda bulunan arkadaşlara da işe yarayan bir davranış yaptıklarını ve buna hayat boyu devam etmelerini önerdi.

Haberin PDF Hali 

30/06/2006 Akşam Gazetesi 

Teknoloji Holding’in iki kurucusu geçen hafta sürpriz bir şekilde yollarını ayırdıklarını duyurdu. Böylece Emin Hitay ve Alphan Manas’ın 18 yıl önce Exim A.Ş ile başlayıp 10 şirketli holdinge dönüştürdükleri ortaklık sona ermiş oldu.

Paylaşımda T-Design, T-Tronics, T-Trade, Greenway, Labranda ve Teknosis şirketlerinin çoğunluk hissesi Alphan Manas’a kaldı.

Haberin PDF Hali

Bu aralar enerji ile çok yakından ilgileniyorum. Alternatif enerji kaynakları ise en yoğun ilgi alanım. Bütün bunları ötesinde biraz daha geleceğe baktığımızda ise “Füzyon” yöntemini görebiliriz. Nükleer Füzyon geleceğin ideal temiz enerji kaynağı olabilir.

Çin de bu ay başlatılan proje de süper iletken mıknatıslar kullanılıyor. Bilindiği gibi bu mıknatıslarda ülkemizde bolca bulunan BOR bileşiği kullanılıyor. Amaç bu süper iletken mıknatıslarla yapılacak reaktörün merkezindeki sıcak plazma gazını hareket ettirmek. Bu mıknatıslar teoride ısınmadığından reaktörün ömrü uzayacak. ITER üyesi olan Çin bu tecrübesini arttırmaya çalışıyor. Asıl büyük çalışma ITER bünyesinde ve Fransa’nın güneyinde Cadarache’de devam ediyor. ITER’e bağlı diğer üyeler Avrupa Birliği (Euratom), Japonya, Hindistan, Güney Kore, Rusya Federasyonu ve ABD. Bu ülkelerin en önemli ortak özelliği büyük nüfusları nedeniyle gereksinim duydukları yüksek enerji ihtiyacı.

Füzyon yöntemi ile deniz suyunda bulunan döteriyum ve tritiyum gibi hidrojen izotoplarının güneşte olduğu gibi birleştirilmesi sonucu, yüksek miktarda enerji elde ediliyor. Bu yöntemle radyoaktif atığın az olacağı ve tepkimeye girecek bir kilogramlık yakıtın, 10 milyon kilogram fosil yakıt kadar çok enerji yaratabileceği düşünülüyor.

Sorun atomları birleştirebilecek kadar yüksek enerji (100 milyon derece) ve basıncın yaratılması ve bunun uzun süre devam ettirilmesi. Hali hazırda dünyadaki tüm nükleer reaktörler enerji üretimi için de farklı bir füzyon yöntemi kullanılıyor. Yani ağır uranyum atomları parçalanıyor, süreçte açığa çıkan enerji elektrik üretiminde kullanılıyor.

Füzyon yöntemi ile elektrik enerjisi üretmek için görüldüğü kadarıyla 30-40 yıla ihtiyaç var. Ama nasıl Güneş 100 Milyar yıl daha ışık verecek enerjiye sahipse dünyada da neredeyse sonsuz enerji elde etme şansı var. Buradaki sorun elde edilen elektriğin dünyanın her yerine iletilmesi. Çünkü bir yandan da elektriğin merkezi olarak üretilmesinden uzaklaşacak güvenliği ön plana çıkarak tezler oluşturuluyor.

Mars’ta koloni olur mu? Dünya da çok zengin kesim arttıkça bu tip heyecan arayışları bence artacak. Emekli bir milyarderin gezip görmek (!) için Mars’a gideceğini 15 yıl içinde düşünmeye başlayacağını düşünüyorum. Zaten Mars’a ilk uçuş gerçekleşti. 2001 Yılında Florida’daki Cape Canaveral’den fırlatılan Odyssey uzay aracı 2007 yılında Mars’a varacak. Amerikalı bir bilim adamı, aynı zamanda Mars toplumu projesinin başkanı olan Robert Zubrin : “İnsanları Mars’ta yürütüp orada koloni kurmalarını sağlayabiliriz.” diyor. Fakat buna karşılık NASA’da çalışan astrobiyolojist Lynn Rothschild;  Mars yüzeyinin sıcaklığının -63 celsius derece olduğunu ve gezegenin ultraviole ışınlarının bombardımanı altında olduğunu, Mars’ın atmosferinde %95 seviyesinde karbondioksit gazı bulunduğunu ve hal böyleyken insanların yaşayabileceği ideal ortam sağlanmazsa Mars’ta yaşamın çok zor olacağını belirtiyor.

Mars’da yaşayabilmek için atmosferin kalınlaşmasını sağlamak gerekiyor. Bu amaçla Mars’ta bulunan karbon gazları kullanılacak. Küçük araçlarla Mars toprağından çıkarılarak atmosfere pompalanacak karbon ile, Mars’ın atmosferi çevresinde bir sera etkisi yaratılacak. Yani dünyada küresel ısınmadan sorumlu tutulan ve çevresel felaketlerin sorumlusu olarak gösterilen sera etkisi Mars’ta hayatın filizlenmesini sağlayacak.
Dünyanın en ünlü astrofizikçisi Stephen Hawking de bu konuya destek verenlerden. İnsanlığın varlığını sürdürebilmesi için 20 yıl içinde Ay’da, 40 yıl içinde de Mars’ta koloni kurması gerektiğini belirtiyor. İnsanlığın dünyadaki yaşamı bitirdiğini, olası bir salgın hastalığın insanlığı ortadan kaldırabileceğini söyleyen Hawking, insanlığın varoluşu için şimdiden bu koloni çalışmalarına destek verilmesi gerektiğini belirtiyor.

Mars’ta koloni kurma planlarının ilk adımını, insanlı ilk uçuşta 50 kişilik bir işçi astronot ekibinin götürülmesi oluşturuyor. Bu 50 kişilik grup Mars’ın belirlenen noktalarında yaşama elverişli inşaatlar yapacak ve Mars insanının yaşayacağı binalar kuracak. Binaların yapımında bilim adamları, toz halindaki polietilen ve Mars toprağını birleştirerek yapılan tuğlaları kullanacak. Bu tuğlalar radyasyondan koruduğu gibi çok ta dayanıklı olacak.

Tüm bu gelişmelerle ilgili bir Holywood filmine gereksinimimiz var. Böylece NASA içinden haber alan senaryo yazarları sayesinde sokaktaki halkın vizyonu genişleyecek. Bunun gerçekleşmesi için gereken zaman ise filmin yapıldığı zaman’dan 30-35 yıl sonrası olabilir. İlk gidiş 6 yıl iken bir sonraki ulaşımın 3 yılda olacağını düşünüyorum.   

 

5 Nisan haftası Cannes’da süren MipTV Milia etkinliğinde konuşulan ve tartışılan ana başlıklar; içerik ve bu içeriğe ilişkin reklamların etkin ölçümü idi. Bu konuda çok şey söylendi. Ama biz daha ileri gitmeden bugüne bir bakalım.

İçinde bulunduğumuz yıllar “Reklamveren” açısından çok zor yıllar. Çünkü gelişen teknolojiler daha önce yaşanan birçok zorluğu ortadan kaldırma sözü vermesine rağmen köklü firmalar “Gelenekçi” ve “Monopol” yapılarını sürdürmeye devam ediyorlar. Reklamverenler için TV “Ratingleri” ve “İzleme Oranları” en önemli kriter. Bu kritere göre reklamlar veriliyor.

TV’ye bağlanan ve özel bir uzaktan kumandası olan “People Meter” lar gerekli istatistikler için en önemli veri sağlayıcı. Çeşitli sosyo-ekonomik grup ve şehirlerde bulunan bu cihazlar aracılığıyla izleyiciler seyrettikleri programları değerlendiriyorlar. Bu konuda inanılmaz tartışma var. Tartışmaların odağı ise cihazların hangi kriterlere göre evlere yerleştirildiği ve cihaz sayısı.

Bu cihazlar onlarca yıldır hep aynı teknolojiyi kullanmaya devam ediyor. Bu ölçümü yapan dünyada daha önce iki firma varken, geçen yıl bunların birleşmesi ile sayı teke düştü ve ölçümler Monopol bir yapıya dayandı..

Gelecekte Reklamvereni zaten çok önemli sorunlar beklerken, onları bu geleceğe gereksinimini duyduğu teknolojilerden uzak şekilde hazırlamak büyük haksızlık. Ben son dönemde “geleceğin alışverişi” konusuna ağırlıkla eğiliyorum. Çünkü insanlar özellikle süpermarket alışverişini bir zevk olarak görüyorlar. Alternatifleri fazla olmadığı için çekilen acıyı bir zevk olarak algılamak zorunda kalıyorlar. Gelecekte buzdolaplarımızı süpermarketlerin dağıtacağı ve özel anlaşmayla bir de gelip onları dolduracaklarını düşünmek hepimiz için hayal gibi gözükse de yakın gelecekte bunun gerçekleşeceğini göreceğiz.

Alışverişlerimizde en önemli karar kriterlerinden biri aslında reklamlar. Ben şahsen reklamlardan etkileniyorum. Ama gerçek anlamda benim seyrettiğim reklama bağlı olarak alışverişimi yönlendirdiğimi ölçümleyen bir yapı olmasına rağmen dünyada bu kullanılmıyor. Örneğin evinizde “People Meter” cihazı var ve bu cihazda kanal değiştiren evinizin bireyi kendisini bu cihaza tanıttı (yani ben şu anda TV’yi seyrediyorum dedi). Diğer bireyler de kendilerini tanıttılar. Kendini tanıtan ailenin bir ferdi uyumaya başladı, diğeri ise cep telefonu ile başka bir odada konuşmaya başladı. Anne evin küçük ferdini uyutmak için başka bir odaya gitti. O sırada reklamlar başladı. Cihaz tüm aile fertlerinin bu reklamı veya programı seyrettiklerini kabul eder ama aslında durum tamamıyla farklı, yani o reklamı o an için seyreden yok. Rating ve İzleme Oranı fazla olan bu program bundan sonraki bölümlerinde otomatikman reklam aldı (Eski Türk filmeleri v.s. gibi durumlar hariç). Burada mantıken bir hata olmamasına rağmen gösterilen reklamların kimler tarafından seyredilip seyredilmediğini ise hiçbir zaman öğrenemiyoruz. Reklamın alışveriş üzerine olan etkisini de bilemiyoruz. Sadece genel bilgi alıyoruz. Yani o gece kampanya başladı, gelecek hafta satışlar % şu kadar arttı diyoruz. Elimizde çok az bilgi olmasına rağmen onunla tatmin olmak zorunda kalıyoruz.

Peki bugün mevcut teknolojiler ve monopol olmayan bir ölçümleme ortamında ne yapılabilirdi? Öncelikle “People Meter”a çağ atlatılır ve bu cihaz aile bireylerinin kendilerini tanıtmalarına gerek kalmadan gözlerinden tanırdı. Bu bizim “Azınlık Raporu” filmindeki gibi göz retinasından değil, basit bir kamera ve algılama yazılımı ile olacak. Cinsiyet ayrımı rahatlıkla yapılabileceği gibi ölçümler saniyeler bazında tekrarlandığı için örneğin reklam kuşağında kaç kişinin ekrana baktığı otomatikman belli olacak, hatta uyuyan varsa ölçüm dışı bırakılacak. Toplanan bilgi anında merkeze yollanacak ve istatistikler anında çıkarılıp, reklamveren’in hizmetine sokulacak. “Ama bizim bu bilgilere anında ihtiyacımız yok ki” diyeceklerin sayısı sanırım yüksektir. Ama benzer kişiler GSM telefonlarındaki ve evlerimizdeki ADSL modemlerin iletişim hızlarının artmasının da gerekliliğini sorgulayanlardır.

Genelde çoğu kimse alışılmışın dışında bir hız ve bilgi ile karşılaşdığında ne yapacağını bilemez. Örneğin ben “Ölçüm” işini yapıyor olsam evden gelen bilgiyi daha da çeşitlendirmek isterdim. Örneğin evin fertleri belli olduğuna göre onların yapmış olduğu süpermarket alışverişleri de (onların isteğine bağlı olarak) takip ederdim. Böylece reklam ile etkileşim rahatlıkla ölçümlenmiş olurdu. Aynı ölçüm çok daha kolay bir yöntem ile Internet üzerinden yapılacak süpermarket alışverişi için de gerçekleşebilirdi. Ben “Reklamveren” olsam ve bu bilgilere sahip olsam inanılmaz bir şekilde rahatlardım. Çünkü bu rahatlık zaten çok fazla uzun sürmeyecek. 1970 yılından beri %50 azalan TV izleyicisi IP-TV, “izlediğin-kadar-öde”, tivo gibi reklam atlatma seçeneklerine yönelmeye başladıkça reklamverenler kendisine çok daha farklı erişim metodları sağlamak zorunda kalacaktır.

Internet reklamlarının toplam reklam pastası içindeki payı hala %2civarında ama Google bu işe el attığına göre yakında bu rakamları çift haneli olarak görmemiz mümkün olacaktır.

Yazımı bir soru-cevap ile sonuçlandırmak istiyorum. Bugün metro, otobüs, havaalanı v.s. gibi toplu taşıma ve yerleşke mecralarında binlerce LCD ekrandan binlerce reklam yayınlanıyor. Acaba bu reklamları günde kaç kişi seyrediyor ve sağlıklı ölçüm yapılabiliyor mu? Bu sorunun cevabı: seyreden sayısı oradan geçen insan sayısı kadarsa, vay reklamveren’in haline. Eğer belirli bir oransa bu orana kimsenin inanmamasını tavsiye ederim.

Forbes Mayıs 2006   

Dünya genelinde bir yatırım aracı olan risk sermayesi, Türkiye’de de var ama henüz varlığı o kadar belirgin değil. Makroekonomik göstergelerin cazip hale gelmeye başlamasıyla birlikte daha fazla yatırım ortamı oluşuyor. Dolayısıyla da risk sermayesinin  daha işlevsel olması ve risk sermayesi şirketlerine olan talebin artması bekleniyor. Özellikle erken aşama finansmanında ve KOBİ finansmanının dünyanın heryerinde doğası gereği oldukça zor bir alan olmasından dolayı, risk sermayesi şirketlerinin özllikle KOBİ’ler tarafından tercih edileceği sonucuna varılıyor.

Haberin PDF Hali

11/06/2006 Infomag

Teknoloji ile 9 yaşımdan beri iç içeyim. Teknolojik olarak birçok çözüm sağlanmış olmasına karşın Tıp Bilimi çok yavaş ilerliyor. Bunun da en önemli sorunlarından biri insan kromozonlarının haritasının tam olarak çıkarılmamasıdır. Geçen haftaki gelişme çok ümit verici. Kromozon-1, ki insan genetiğinin %8′ni oluşturmaktadır, 350 hastalığın  nedenini saklamaktadır. Duke Üniversitesi ve İngiliz Sanger Wellcome Enstitüsü ortak çalışması sonucu bu kromozon’un %99.4′ünün sıralamasını çözdüklerini ve ortaya çıkan bilginin büyüklüğünün 223.5 MB olduğunu açıkladılar. Yakın gelecekte Alzheimer ve Parkinson gibi önemli hastalıklar’ın da tedavisi hakkında çok önemli gelişmeler kısa sürede sağlanacaktır. Bir insan ömrü kadar değerli hiçbir şeyin olmadığı bu dünyada bu tip hastalıklara çözüm bulunması hayatımızı kolaylaştıran tüm teknolojilerin üzerine geçecektir. Burada söylemeden edemeyeceğim bir konu var. Bu tip araştırmaların içinde mutlaka ilaç firmaları yer alıyor. İlaç firmaları da araştırma için kaynakları patentlerle korudukları ilaçlarından gelen gelirleri sayesinde sağlıyorlar. Patente savaş açmanın arkasındaki mantığı inanın anlamak mümkün değil. Aksi taktirde, Devletlerin ticaret ve araştırma’dan çekildikleri bu dünyada sağlığımızı kimler teminat altına alacak?     
http://dukemednews.duke.edu/news/article.php?id=9661        

Konu para olunca bende “Para’nın Geleceği” konusunda bir çalışma hazırladım. Bugün dünyanın her ülkesinde kullanılan metal ve kağıt banknotlar bir gün gelip tamamen ortadan kalkabilecekler mi? Kalkacakları yılı gerçekten tahmin etmek zor. Bugün geleceği şekillendiren doğa, sosyal ve politik dinamikler, bilimsel buluşlar ve teknolojik gelişmelerdir.

Ama insanlığın kendi seçimi geleceği şekillendiren en önemli unsurlar haline gelmektedir. ABD’li Başkan Kennedy’nin aya insan indirme vizyonu özellikle teknoloji ve tıp alanında inanılmaz bir ilerlemeye neden olmuştur. Öte yandan ABD 2. Dünya savaşından sonra Fransa’nın Hindu Çin’e gitmesine izin vermeseydi Vietnam savaşı olmayacak ve ABD başını ağrıtan bu konunun yerine bugünkü gelişiminde daha ileri ve farklı bir noktada olacaktı.

İşte şartlar böyle olunca para’nın geleceği konusunda bir tahmin yapmak zor oluyor. Bugün ABD de yılda yapılan 550 Milyar para işlemi(paranın el değişimi)’ni yönetmek ABD hükümetine yılda 60 Milyar USD’ye mal oluyor. Her yıl kişilerden fiziksel olarak çalınan para 10 Milyar USD. Para’nın nakit hareketi yılda ABD hükümetine 30 Milyar USD vergi kaybına neden olurken, eyaletlerine ise 14 Milyar USD vergi kaybına yol açıyor. Diğer kayıplarla beraber ABD hükümetine para hareketinin toplam maliyeti 150 Milyar USD oluyor.

Bugün dünya da elektronik para (buna kredi kartları dahildir) kullanımı ise en az ABD de iken ABD’nin bu konudaki duyarlılığının azlığını anlamak mümkün değil. Bir gün gelip metal ve kağıt banknot’lar hayatımızdan tamamen nasıl yok olur? Bunda hükümetlerin çok etkisi var. Çünkü metal ve kağıt banknot’ların ortadan kalkması demek nakit olarak suç teşkil eden para hareketlerine de bir sınırlama getirmektedir. Uyuşturucu ticareti bunun en önemli kaynağıdır. Bazı ülkelerin uyuşturucu ticaretini destekliyor olduğu biliniyor. Bu durum tamamen önlenmediği sürece dünya da bu alanda bir gelişme sağlanamaz.

ABD de yılda 3 Milyon civarında nakit para soygunu olmakta ve yılda 1,200 kişi ölürken 42,000 kişi de ağır yaralanıyor. Yani para bir anlamda kullanımı açısından suça yatkınlık yaratmaktadır.

Dünya da özelleştirmeler arttıkça hükümetlerin yegane kaynakları vergi gelirleri olmaya başlayacaktır. Gelecek dönemde yüksek oranlı dış ticaret açıklarının sermaye hareketleri ile desteklenmesi de sınırlanacağına göre hükümetler para hareketlerini denetime alma yoluna gideceklerdir. Burada “Big Brother Watching Us – Büyük Birader Bizi Gözlüyor” en büyük kişisel kaygı haline gelecektir. İnsan Hakları ile ilgili dernek ve kurumlar bu konuda inanılmaz bir şekilde direnmelerine rağmen gelişen global terörizm tehdidi hükümetlerin çalışmalarını hızlandırmasını sağlayacaktır.

Bugüne baktığımızda ödeme kolaylığı açısından kredi kartları vazgeçilmez bir alışkanlık haline gelmiştir. Ama para hareketi takibi açısından sınırlı bir yapısı vardır. Kişi kredi kartını (çipli veya manyetikli) başka bir ülkeden alıp harcadığı ülkedeki gelir vergisi takibinden kurtulabilir. Bu arada önce Fransa’da 90′lı yıllarda yaygınlaşan, sonra da dünyaya yayılan “E-Vallet = Akıllı Cüzdan” uygulamaları da nakit kullanma alışkanlığını azaltması açısından bir gelişmedir. “E-Book” yani tablet şeklindeki bir bilgisayardan kitap okuma alışkanlığını Generation-X’in edinmesi (en son 1964′de doğanlar) çok zordur. O zaman %100 E-Book kullanımı yani kağıt bazlı kitap basımının durdurulabilmesi için Generation-X’in tümüyle vefat etmesi gerekmektedir. Yani ortalama 2044 yılında, bugünden itibaren 40 yıl sonra böyle bir gelişimi beklemek doğru olabilir.

Bu örneği para’ya uyarlamak gerekirse en az 100 yıl beklememiz gerekecektir. Ama para ve kitap konumu itibari ile farklıdır. Para konusunda strateji devlet tarafından belirlenebileceği için bu süre öne çekilebilir. “Ending Cash – Nakit’in Sonu” kitabının yazarı David R. Warwick 1998 yılında ABD de hükümetine kağıt para’nın yerine gene hükümetin çıkaracağı bir elektronik medyayı önermiştir. Amaç elektronik paranın sahibi ve tüm harcamaları kontrol edilecek duruma geliyor. Bu durumda herkesin birbirine para transferi yapabilmesi için bir elektronik cihaz gerekiyor. Cep telefonu bunlardan biri. Warwick konvansiyonel sistemlerin yani bankaların çıkardığı kredi, debit ve E-Wallet kartlarının kullanımının devam edebileceğini de belirtiyor.

Yukarıdaki örneğin gerçeğe dönüşebilmesi için ABD dışındaki banknotlarında elektronik medyaya dönüşmesi gerekecektir. Banknot’un prestij teşkil ettiği dünyamızda ABD’nin bu girişimi yalnız yapması imkansızdır. Diğer ülke ve birliklerin (Avrupa) de bunu desteklemesi gerekmektedir. Bu gelişme ise dünyanın siyasal ve ekonomik yapısındaki gelişmeler ile çok paralellik göstermektedir. Yani bir Fütürist’in teknolojik bir gelişme için tahmin/bildirimde bulunurken aynı zamanda siyasal ve ekonomik gelişmeleri de çok yakından değerlendirmek gerekmektedir.

Bilim-kurgu filmlerinde çeşitli ödeme şekillerini görmekteyiz. Bunlar parmak izi ve  retinaya kadar uzanmaktadır. Ben bu gelişimin süreceğini uzun dönemde düşünüyorum ama geçiş döneminde parmak izi ve retina’nın bir PIN olarak algılanacağını ve mutlaka bir “Kullanıcı Adı” na gerek olacağını düşünüyorum. Ödeme’nin de off-line olması durumunda “Kullanıcı Adı” nın yüklü olduğu yerde bulunan sanal nakit veya kredi’den aktarılacağını düşünüyorum.

Yukarıda anlattığım örneğe uygun 2001 yılında yaptığımız bir çalışmayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Blue-Pay Ödeme Terminali. Bu ünite kol saati, içine takılan bir akıllı kart (nakit para yüklü), blue-tooth arabirimi ve parmak izi okuyucu’dan oluşuyor. Ödeme yapılacak birimin bir EFT/POS terminali olması durumunda bu terminale bağlı bir Blue-tooth okuyucu olması gerekmektedir. Ödeme yapılabilmesi için EFT/POS’un ödeme bilgisini blue-tooth ile göndermesi, terminal’in (kol saati) bunu kabul etmesi ve PIN olarak da parmak izini girip tekrar blue-tooth ile bunu EFT/POS’a geri göndermesi gerekmektedir. Visa 14 Ocak 2002 de Blue-tooth’un teknolojik olarak bir geri adımı(çünkü 2 ünitenin birbirini direkt olarak görmesi gerekiyor) -ırda- üzerinden ödeme standartlarını yayınlamıştı. Bunun nedeni dünyadaki cep telefonlarının hemen hemen hepsinde IrDA (Infrared) arabiriminin bulunmasıydı. Buna cep bilgisayarları da dahil olunca hemen kullanım olanağı yaratacak bir çalışma başlatılabilecekti. Ne yazık ki istenilen sağlanamadı. Burada sorun EFT/POS terminallerinin bu işe uygun hale getirilmesi. Blue-Pay Ödeme Terminali de aynı mantık ile çalışıyor, sadece iletişim teknolojisi olarak Blue-tooth’u kullanıyor. Belki ileri de Zegbee’yi de kullanabilir. Ama sorun Visa, Master Card gibi karar vericilerin bunu desteklemesi ve standartlaştırması gerekirken, EFT/POS üreticilerinin de gerekli arabirimleri hazırlaması gerekiyor. Ayrıca bankaların gönüllü olarak kullanımı özendirmeleri gerekiyor. Tüm bunlar bir araya gelmeden böyle bir projenin çalışması zor.

Kullanılan ödeme aracı kol saati yerine GSM telefonu da olabilir. Bu durumda eğer SIM kartı gelişmiş ve yüksek belleğe sahipse PIN, Banka hesap kodu veya kredi kartı numarası bilgileri güvenlikli bir biçimde GSM ağı üzerinden dolaşırken, eğer değilse bir Merkezin yönetiminde sadece kod adları kullanılarak (X Bankası Debit-1 hesabı) yapılabilir. Merkez ise GSM ağı üzerinden gelen bu kodlu bilgiyi gerçek bilgiye dönüştürerek ödemenin gerçekleşeceği bankaya ödeme emri olarak geçecektir.

Sonuç olarak Madeni ve Kağıt banknotların %95′inin kullanımının ortadan kalktığı yıl 2024 olacağını tahmin ederken, %100′ü için tahmin yapamıyorum. 



Tüm hakları Alphan Manas’a aittir. (c) 2003-2011