More Than Human: Embracing the Promise of Biological Enhancement
Ramez Naem

Daha önceki yazımda X ve Y Kuşaklarının teknoloji ile bütünleşmede en çok acı çekenler olduğunu ve her gün piyasaya çıkan ürünlerin “kullanıcı arayüzleri”nin kullanıcıları bunalttığını belirtmiştim. Bu aslında günümüzde yaşanılan uyum sorununun çok küçük bir parçasıdır. Buna teknolojinin gelişimiyle değişen satın alma ve yatırım kararlarımızı, kariyer planlarımızı, çektiğimiz günlük sıkıntıları eklediğimizde aslında gelecekteki kuşakları da önemli uyum sorunlarının beklediğini görebiliriz. Bireylerin hızlı değişime ayak uydurmalarında yardımcı olacak bazı yeni meslekler var ki şu anda yaşayanların çoğu bu mesleklerin doğduğunu belki göremeyecekler.

Örneğin Blogging’i 2 sene önce duymamıştık bile. Oysa “Güzin Abla” onlarca yıldır gündemde olan bir “Blogger” değil miydi aslında? Ki o da günden güne değişerek sonunda gerçek “Blogger” olmaya doğru gidiyor. Tarih boyunca en önemli pazarlar ve mecralar cinsellik ve talih oyunları önceliği ile gelişmemiş miydi? En son mobil içerikte de böyle oldu. Günümüzde gazeteler tirajları ile değil okur katsayıları ile değerlendiriliyor. Çünkü ortak mekânlarda paylaşılarak okunuyorlar. Bu paylaşım yakın gelecekte gazeteler tümüyle elektronik ortama geçtiğinde ortadan kalkacak.

Bugünün ünlü gazeteleri bugün adları “Köşe Yazarı” olan, geleceğin önemli “Blogger”larını kendi bünyelerinde tutmak için oldukça büyük sıkıntı yaşayacaklar. Günün sonunda her “Blogger” kendi köşesini okuma başına satabilecek veya bugünün gazeteleri (geleceğin Haber Portalları) yaşamlarını gelir paylaşımı ile sürdürecekler. Yani köşe yazarı okunduğu kadar para kazanacak. Bu örnekleri teknolojik gelişmelerin bireylerin fiziksel iletişimini nasıl azaltacağını göstermek için veriyorum. Yüz yüze iletişim azalırken çalışma koşulları da değişecek tabii ki. Geleceğin ofislerinin evlere taşınacağını artık öngörmeyen yok, ki zaten şu anda çok uluslu şirketlerde kullanılan bir uygulama haline geldi bile. Bu örnekleri fazla çoğaltmadan  biraz daha uzak geleceğe gidelim ve iki önemli mesleği anlatayım.

Bilgi Tarayıcılar (Data Miners).

Bizler adına araştırma yapacak ve karar verecek mekanizmalar oluşacak.

İnsan Simulatörleri(Turing Testers).

Beynimizi simüle edebilecek yapılar ortaya çıkacak. Bizim adımıza mesajlarımıza bile cevap verebilecek. Bunlara Internet hizmetçisi denebilir.

Bu mesleklerin yayıldığını görmeye yaşlarımız yetmeyecektir. Ama yakın geleceğe baktığımızda binlerce yeni ürünün hayatımıza hızla girmesinin oluşturduğu sıkıntının belki de farkında değiliz. Oysa bu durum bizleri geriyor ve teknolojiden uzaklaştırıyor. O kadar çok konu var ki karar vermekte zorlandığımız. Bana en çok sorulan sorulardan biri: Alphan hangi marka cep telefonu almamı önerirsin? Şimdi bu sorunun cevabını ben nasıl verebilirim ki? Telefonu telefon olarak kullanmak ile bilgisayar olarak kullanmak alım kararını etkiler, kamerası vs derken aslında karşılıklı sorularla ben karşıdaki kişinin kullanıcı olarak bir portresini çıkarıyorum. Biz Türkiye’de sıcak ilişkilerimiz sayesinde yurt dışında asla alamayacağımız birçok hizmeti birbirimize karşılık beklemeden veriyoruz. Ama gelecekte bugün yüz yüze iletişim ile karşılık beklemeden gerçekleştirdiğimiz birçok hizmet gelecekte hem ücretli hem de daha mekanik hale gelecek.

“Kişisel Koçluk” öncelikle ABD’de son dönemin moda işlerinden biri.  Bence de geleceğin en önemli mesleklerinden biri haline gelecek “Kişisel Koçluk” üniversitelerde ayrı bir dal olacaktır. İyi bir “Yaşam Koçu” ekonomi,yönetim bilimleri, mühendislik, sosyoloji ve psikoloji eğitimi alacak. Her sektörü az da olsa tanıyacak. Ama özel eğitim gereken hizmetleri  ”Dış Kaynak Kullanımı” ile sağlayacak. Örneğin destek verdiği kişinin tikleri arttıysa çalıştığı psikoloğa ya da giyimi, dış görüntüsü konusunda özensiz buluyorsa imaj danışmanına gönderecek.

İnsan Kaynakları Danışmanlığı şirketlerinin yapısı da değişecek. Bence artık Türkiye’de de yayılan Amerikan modeli emlak pazarlama şirketlerine benzeyecekler. Bu modelde her bölgeye bir emlak danışmanı atanmıştır ve her birinin elinde bir grup emlak vardır. Siz bölgeye ve aradığınız emlağa göre bir bölge sorumlusu ile çalışırsınız. İnsan Kaynakları firmaları da piyasanın en iyi “Kişisel Koçları”nı listelerinde bulunduracaklar ve bu kişiler belli dikey pazarlar veya yönetim pozisyonları konusunda tecrübeli olacaklar. Yönetici arayan firmalar öncelikle en güçlü “Kişisel Koç” portföyüne sahip İnsan Kaynakları Danışmanlığı firmasına gidecek ve o kişi ile direkt görüşerek aradıkları yöneticilere ulaşacaklar.

“Kişisel Koç”un en önemli etkisi kişinin kariyer planlarını ve isteklerini çok iyi bildiği için belki de karşılıklı görüşme sayısının en aza inmesini sağlamak olacak. Kişilik testleri vs gibi hizmetler gene “Dış Kaynak Kullanımı” ile yapılacak ve bu hizmetleri veren firmalar metodlarını devamlı yenileyerek iş yaşamında çok etkin ve değerli hale gelecekler. “Kişisel Koç”umuz eşliğinde, giyim ve sağlıklı beslenme danışmanlarımız, psikologumuz ve diğer destek birimleri ile yılda en az iki defa bir araya gelerek yapacağımız “Kişisel Yönetim Kurulları” fikrine alışmakta şimdiden yarar var. Bunlar da zaten video konferans şeklinde olacağı için kişilerin fiziksel olarak bir araya gelmesine çok fazla gerek olamayacak.

Bazı gelişmeleri sizlerle paylaşarak X ve Y Kuşağının çektiği acıları gene gözler önüne koymaya çalışırken, bu durumun daha da kötüye giderek değişimin süreceğini de belirtmek istedim. Değişime ayak uydurmayanlar için yaşam çok daha zor olacak .

Forbes Nisan 2006 

Fütüristler olarak gelecekle ilgili yapmış olduğumuz yorumlarda trendlerin geniş bir analizini yapar ve buna bağlı alternatifli senaryoları sunarız. Genelde bu senaryoların akıbetini etkileyen birçok faktör vardır. Bunlar beklenmeyen politik, sosyal ve teknolojik vs gelişmelerdir. Yazılarımı genelde bulunduğu pazardaki tecrübesini bir üste taşıyabilen firmalar, gelişmeleri göz ardı edip zor duruma düşen firmalar ve şu anda bu karar ayrımında olan firmalarla süsleyip sizlerle paylaşıyorum çünkü bunun iş hayatı için daha çok anlam ifade ettiğini düşünüyorum.

Sektörleri incelerken geleceğe yönelik belirli senaryolardan bahsediyorum ve bu sektörlerin bugünkü durumlarını bu senaryolar gerçekleşene kadar koruyacakları veya alternatif senaryolara göre önlemlerini alacaklarını varsayıyorum.Bugünkü konumuz “Sinema”. Daha önce çeşitli yayın organlarında bu konuda yorumlarım çıktı. Ama genelde haber içeriği oluşturulurken detaylar, zaman ve yer gibi sınırlamalar eklenmeyince dramatik sonuçlar ortaya çıkabiliyor.

Örneğin “Gelecekte Sinemalar Olmayacak” gibi. O zaman şu andaki sinema salonu işletmecileri hata mı yaptı? Yoksa gelecekte yok mu olacaklar? Her ikisi de geçerli değil. Çünkü onlar da piyasadaki gelişmeleri takip ediyorlar ve kendilerine uygun alternatif senaryolar üretiyorlar. Başarılı veya başarısız olanların hikâyeleri önümüzdeki yıllarda basın ve eğitim kuruluşları için malzeme olacaktır.

Birçok önemli teknolojide olduğu gibi (Örneğin MR, Ultrason vs) askeri donanım üreticileri yüksek bütçe ve kar marjları nedeniyle Ar-Ge’ye önemli kaynaklar aktararak çeşitli sektörlerin hazırlayıcısı oluyorlar. Boeing firması da her türlü askeri güvenliği içine katarak “Dijital Sinema” teknolojisini geliştirdi. Ama Boeing sonuç olarak sinema sektörünün bir oyuncusu olmadığı için bu teknolojiyi lisanslayarak şirketi Access IT’ye sattı. Bu gelişme “İçerik Dağıtımı” için bir milat oldu. Bundan sonra çok daha önemli gelişmeler birbiri izleyecek. Öncelikle bir elektronik dağıtım olduğu zaman mutlaka alıcılar/kullanıcılar ve satıcılar/sağlayıcılar arasında bir köprü oluşması gerekir. Bunu da Digi-Central sağladı.

Digi-Central aracılığı ile içerikler uluslararası anlamda kullanıma açılıyor. Diğer bir önemli gelişme de İrlanda’nın ülkedeki toplam 500 salonu dijital (sayısal) gösterime uygun hale getirmek için ABD’li Avica ile anlaşıp toplam 50 Milyon USD ödemesi. İrlanda’da artık filmler makaralarla değil dijital kopya olarak dağıtılacak. Türkiye için bu yatırım en az 100 Milyon USD’yi buluyor.Yukarıda verdiğim bilgiler aslında sinemanın D-Sinema ve E-Sinema olarak ikiye ayrıldığını gösteriyor: D-Sinema filmin dijital olarak çekilmesi veya daha sonra dijital hale getirilerek dijital göstericilerle gösterilmesi. Dijital filmde 35 trilyon renk olduğu için görüntü normal filmden çok daha güzel.

1999 yılından beri D-Sinemalar 20 Milyon kişiye 200,000′den fazla film, şov vs izlettirmişler ve izleyicilerin %80′i bundan sonra D-Sinema’yı tercih ettiklerini belirtmiş. E-Sinema ise filmin dijital olarak gösterileceği yere aktarılması. Bugün zaten E-Sinema kanuni veya kanuni olmayan yollarla Internet üzerinden gerçekleşiyor.

Dijital film dağıtımı ve gösterimini desteklemenin önümüzdeki 10 yıllık dönemde 2 önemli nedeni olacak. İlki film başına maliyeti düşürmek. İkincisi ise gösterimde kullanılan ve kullanılacak olan tekniklerle filmin kopyalama olasılığını azaltmak.

VCD film hırsızlığının %800 kar marjı ile dünya çapında uyuşturucudan daha büyük bir ticaret olduğu söyleniyor.

Gelecekte nasıl bir sinema olacak? Buna cevap verebilmek için bugünün bazı trendlerini incelemek gerekiyor:
·         DVD satışları bundan birkaç yıl önce toplam koltuk cirosunun %15′i iken 2004 yılı itibari ile %50′yeyaklaştı,
·         Filmin gösterime girmesi ile DVD’sinin pazara sunulması arasında geçen süre gittikçe kısaldı,
·         Öngörüldüğü gibi çalışma saatlerinde azalma, yaşanıp insanların kendilerine ayırdığı vakit artmadı, tam tersine çalışma saatleri arttı, hobilere ayrılan zaman azaldı,
·         Film endüstrisinde rekabetin artması sonucu, dağıtım firmalarının sezonluk paketlerlesalonlara egemen olma eğilimi arttı ama sunulan paket içindeki filmlerin tümü izleyiciye hitap etmemeye başladı,
·         Geniş-band teknolojisi yaygınlaştı ve Internet aracılığı ile indirilerek film seyretme olanakları arttı,
·         Apple gibi firmaların çıkardıkları PMP (Kişisel Medya Oynatıcı) türü cihazlar kullanıcıları önce küçük ekranda film, dizi film ve klip izlemeye hazırladı,
·         ABD’de bu yıl sonu itibari ile 40 Milyon evde geniş-band bağlantısı olacak,
·         ABD’de başlayan (şu anda 400 civarında) ve dünyaya hızla yayılan tematik kanallar her tip film izleyicisinin isteklerini karşılayabiliyor,
·         Dünyanın büyük kentlerindeki sinemalar merkezdeki yüksek kiralı yerlerden daha düşük kiralı yerlere taşınıyor,
·         Blocbuster tipi video kiralama firmaları hizmeti müşterinin ayağına götürüyor,
·         Ev Sineması teknolojisinde hızlı teknolojik gelişmeler yaşanıyor,
·         DVD oynatıcılara 3D seyretme seçeneği kazandırıldı,
·         Sinema salonu izleyicisinin sosyo-kültürel yapısı değişiyor (A ve B’den, C ve D’ye kayış),
Sinema salonu işletmecilerine kendilerini korumak ve yukarıdaki trendlere bağlı olarak “Evde Sinema Seyretme” sektörüne karşı pazar kaybetmemek için neler önerebiliriz?
·         Bir filmin izlenme trendinin hemen belirlenip salonun kısa sürede başka filme dönebilmesi gerekiyor. Bunun için de E ve D-Sinema’nın olması gerekiyor.
·         Başka filme dönme veya yeni bir şov, konser vs değişimlerin izleyici ile anında paylaşılması gerekiyor. Üyelik kavramı ve CRM ile üyenin mobil telefonu aracılığı ile bilgilendirme anlık yapılmalı. Örneğin “Lokasyon Bazlı Servisler” ile izleyici sinemanın bulunduğu alışveriş merkezinde iken yeni bir film,konser veya şov bilgisi anında izleyicinin mobil telefonuna yönlendirilebilir.
·         Artık normal perdeye yakın görüntü evde sağlanabildiğine göre farklılaştırılmış IMAX ve benzeri teknolojinin sunulması gerekiyor. Bu da büyük alan ve büyük yatırım gerektirdiği için hızla yayılacak bir teknoloji değil.

Sonuç olarak içerik, bu içeriğin dağıtım ağlarında hem sahiplik hem de şekil anlamında önemli değişiklikler yaratacak. Bu değişimlerin her ülkeye ve her şehre yansımasının ise farklı zamanlarda ve şekillerde olacağına ise kesin gözüyle bakılabilir.

Forbes Ocak 2006 

 

 

Yenilenebilir enerji (Renewable Energy) son günlerin en sıcak konularından biri. Ne zaman petrol fiyatlarında yukarı doğru oynama olsa konu daha da alevleniyor. Yenilenebilir Enerji kaynakları denince akla Biomass (Bitki artıkları ve Organik atıklar gibi biyokütleler), jeotermal, hidroenenerji, okyanustan üretilen enerji, güneş ve rüzgar enerjileri geliyor.

Amerika’da Minnosota Üniversitesi desteğindeki Institute of Ecolonomics’in yönetim kurulu üyesiyim. Enstitü’nün misyonu, sürdürülebilir bir gelecek için güçlü ekonominin sağlıklı ekoloji ile birlikte hareket etmesinden geçtiğini gösterebilmek. Bunun için de ABD’de kentten kasabalara geri göçü sağlayacak çözümlere destek sağlanıyor. Örneğin, bir kasabanın elektrik nakil hatlarına bağlanmandan tüm enerjisini kendi başına sağlayabilmesi.

ABD Enerji Bakanlığı 1979 yılından beri benzin içine katılan MTBE (Methyl Tertiary Butyl Ether) yerine Etanol katılmasını zorunlu kıldığı için 2005 yılında 14.5 milyar litre etanol üretilmiş. 2030yılında ABD’de yakıt tüketiminin %30′unun etanolden sağlanacağı raporlarda belirtiliyor fakat bugün ABD’de yıllık yakıt tüketiminin 550 milyar litre olduğu göz önüne alınırsa gereken yatırım tutarını şu andaki ABD ekonomisinin kaldırması biraz zor gözüküyor. Bu arada ben etanol’den çok daha önemli ürünlerin enerji olarak kullanılacağını düşünüyorum.

Brezilya “flex-fuel” yani sadece alkol, sadece benzin ya da alkol ve benzinin çeşitli oranlarda karışımı ile çalışan araba üretimini arttırarak petrol ithalatını neredeyse sonlandıracak. Ama burada hükümetin çitçiye 10 yıl süreyle bedava toprak dağıtıp karşılığında hem kendi geçimi için mahsül ekmesini desteklemesi hem de “flex-fuel” için kendisine üretim yaptırması bu başarıda en önemli rolü oynuyor. ABD’de Etanolün en çok üretildiği hammadde olan “Mısır” ın %12’si etanol üretiminde kullanılıyor. Mısırdan etanol üretmek için 0.74 milyon Fosil Enerji Girdisi (FEG) gerekirken, petrolden benzin elde etmek için 1.23 milyon FEG gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında etanol kullanımı daha az fosil yakıt kullanımını sağlayacak, hem de çevre kirliliğine etkisi azalmış olacak. .

ABD’de başka bir ilginç enerji üretimi de yıllık 1.3 milyar ton gübre, sap, bitki ve gıda artıkları gibi biyokütlelerin enerji kaynağı olarak kullanılması ile gerçekleşecek. 1 KWh elektrik üretmek için yaklaşık 50 ton artık gerektiği göz önüne alınırsa buradan elde edilecek enerji üretimini dikkate almak gerekiyor.

Bu yöntemlerden biri anaerobik (oksijensiz solunum yapan) bakteriler ile “Kuru Organik Madde Gazlaştırması’dır. Bu proses ile evsel atıklar, kağıt fabrikalarının atıkları gibi organik atıklar anaerobik bakteriler sayesinde biyohidrojen ve biyometana dönüşüyor. Bu miktardaki organik atığın, anaerobik bakteriler tarafından yapılarının değiştirilmesi şeklindeki proses (APS) ile değerlendirilmesi durumunda ise, sadece Kaliforniya’da günlük 5 milyon litre bio-yakıt veya 895,000 kg hidrojen elde edilebilir. İçten Yanmalı Motorlarda Hidrojen kullanılmak suretiyle 1 kg hidrojen ile yaklaşık 100 km yol gidilebildiğine göre, bu prosesin sağlayacağı katkıyı anlatmaya gerek yok.

Avrupa Birliği’ne girmeye çalışan Türkiye’nin, Avrupa’nın tarım politikasına ayak uydurması yani Buğday ve Şeker Pancarı ekimi denetim altına alınması gerekiyor. Şeker pancarı için Türkiye’de olmayacak yerlere 100-200 milyon dolar yatırımla sırf seçim yatırımı uğruna şeker fabrikaları kuruldu.

Devlet çiftçiyi mağdur etmemek için hep Şeker Pancarı almak zorunda kaldı. Hükümetin etanol üretimi yapan Turhal, Malatya, Eskişehir ve Erzurum şeker fabrikalarını biyodizel üretecek şekilde yeniden yapılandırması doğru bir karar. Buralarda üretilecek olan etanol, biyodizel üretiminde kullanılacağı gibi direkt benzine de katılarak kullanılabilecek.

Türkiye de şu andaki moda Kanola ekimi. Kanola biyodizel için çok önemli bir hammadde. Türkiye’de herkes şu anda kanola ekimine hücum etmiş durumda. Miraslarla bölünen araziler üretici başına düşen tarım alanını azaltarak verimsizliği arttırmış durumda. Sözleşmeli tarımın çok kontrollü başlaması gerekiyor. Bu işe plansız girenler ne yazıkki oldukça üzülecekler. Mısırdan etanol üretirken elde edilen enerjinin harcanan enerjiye oranı 1.46 BTU/Bushel (Bushel, ABD’de Tarım Bakanlığı tarafından 25.37 kg’a denk gelen bir ölçü birimidir) iken mısırdan hidrojen elde ettiğimizde bu oran 2.86′ya çıkıyor. Bu demektir ki mısırdan hidrojen elde etmek etanol elde etmekten 2 misli daha fazla avantajlı. Hidrojen’deki en büyük sorun ise üretilen hidrojenin petrol istasyonlarına taşınması. Örneğin ABD’de 175,000 civarında istasyon olduğu göz önüne alındığında bu istasyonları hidrojen sağlayacak hale getirmek için yaklaşık 150 Milyar USD yatırım yapmak gerekecek.Bugüne kadar tüm planlar fosil yakıtlarının kalan miktarı üzerine yapıldı. Halbuki çevreye verilen zarar rezerv durumunun önüne geçecek ve ülkeler artık fosil yatıklardan uzaklaşacaklar. Hayatımızdaki başlıca teknolojiler aslında çalışma prensibi doğada saklı olan ama patentlerle korunmuş halde karşımıza çıkmaya başladı. İlginç bir gelişme.

Forbes Nisan 2006  

IPod’dan sonra “Internet’ten Film İndirme” kavramı inanılmaz bir hızla gündeme geldi ve firmalar satın almalar için kılıçlarını çektiler. Bundan sonra satın almalar ve birleşmeler çok daha hızlanacak. Bu birleşmelere ve satın almalara konu olacak firmalar: Amazon, Ebay, Apple, Netflix, Tivo, DVD Avenue, AOL, Yahoo, Comcast, Direct TV, SBC. Keşke Blockbuster’ı da bu listeye katabilsem ama BBI’ı liste içine alamamamdaki en büyük etken şirketin şu andaki borç yapısının alıcılar üzerinde baskı yaratması.

“Video Kiralama” işi Blockbuster (BBI) gibi bir devin doğmasına neden oldu. Yirmibeş ülkede 9,100 mağazaya ulaşan bu firma gelişen koşulları yakından değerlendirmeyi iyi başarıyordu. Yüzde 40 Pazar payı ile 9 Milyar USD’lik Video Kiralama pazarının lideri konumunda olan Blockbuster, Netflix ve DVD Avenue’nun pazara girmesi ile geleceğini planlaması açısından çok önemli bir yol ayrımına geldi. Tüm dikey pazarlar için geçerlidir, pazar lideri genelde liderliğin getirdiği snobluğu ve egoyu yenemezse sonuçlarına da katlanması gerekir. BBI’ın rakipleri öyle kolay göz ardı edilecek cinsten değil. Örneğin DVD Avenue 3 film için müşterisinden 19.95 USD alıyor. Tüm siparişler on-line alınıyor ve gönderimler pul parası önceden ödenmiş posta ile yapılıyor. Netflix’ de ise aylık limitsiz kullanım ücreti 18 USD. Her iki firma da mükemmel bilişim altyapılarına sahipler. BBI da rakiplerine ayak uydurabilmek için tüm bilişim altyapısını 2004 yılında elden geçirmişti.

Eylül 2005′de 1.4 Milyar USD’lik pazar değeri ile 1.1 Milyar USD’lik Blockbuster’ı geçen Netflix’i Amazon veya Apple’ın alacağı dedikoduları dolaşıyor. Görünen o ki, Amazon zamanla Internet’ten mal ve hizmet kiralayan firmaları da tehlike olarak gördüğü için yiyip bitirmeye çalışacak. Çünkü DVD’ler video gibi kullanıldıkça eskimiyor, sadece kapakları bozuluyor ve 1-2 USD’lik bir masrafla sıfırlanabiliyor. Bu durumda Amazon kiraya vereceği filmleri daha sonra kullanılmış olarak satabilecek, bu da inanılmaz bir maliyet avantajı getirecek. Burada üzücü olan 9,000′in üzerinde mağazası olan Blockbuster’ın işletme maliyetlerinin rakiplerinin çok üstünde olması. Yani rakipleri yeni başlamalarına rağmen pazardaki gelişmeler sayesinde hızla değerli hale geldiler. Bugün herhangi bir firmanın Netflix gibi bir şirketi “sıfır” müşteri ile yaratması için en az 300 Milyon USD harcaması gerekiyor. Bunun yanında her müşteri kazanımı için harcanacak para ise bilinmiyor. Çünkü bu durumda rekabet kendini korumak için çeşitli önlemler zaten alacak.

BBI’ın rekabet korkusu paniğe yol açtı ve işletme hatalarını da beraberinde getirdi; örneğin müşteri kaybetmeme uğruna uyguladıkları “Gecikme Cezası Almama” kampanyası 2005′in 2. çeyreğinde şirkette 140 Milyon USD’lik satış kaybına neden olmuş. Herkes birbirini satın almaya başlamadan önce geçen yıl Aralık ayında Blockbuster’ın küçük rakibi Hollywood Entertainment ve Movie Gallery Inc.’i satın alma girişimleri olmuştu. Ama bu yanlış bir girişimdi, çünkü rakiplerinin aslında “Video Kiralama Mağazaları” olmadığı “On-line Kiralama”, “Internet’te DVD Değişimi” ve “Video On-demand (VOD)” olduğunu görememişlerdi, halen mağaza zincirlerini genişletmeye uğraşıyorlardı.

Internet’te paylaşım Peerflix tipi şirketlerin de doğmasına yol açtı. 2004 yılında işe başlayan bu şirket, kişilerin DVD’lerini Internet aracılığıyla değişmelerine olanak veriyor (P2P-kişiden kişiye). Yanında verdiği Weblog servisi yardımıyla filmler hakkında kişilerin objektif yorumlarını da görebiliyorsunuz. Aslında ürünü direkt satmayan ama Ebay gibi P2P hizmeti veren bu şirket, Amazon gibi ürünü satan şirketler için büyük tehlike. Kullanıcı Ebay için tipik bir “satın-alınma hedefi”.

Apple aslında VOD’nin hızla PMP (Kişisel Video Oynatıcılar)’a inmesini sağlayacak. Bu da eski diziler için kanal arayan TV şirketleri için çok önemli bir gelir kaynağı olacak, pastanın çok daha büyümesine yol açacak. Büyüyen pasta, rekabet dengesini bozmak istemeyen İçerik Sağlayıcıların pozisyon almalarına neden olacak. Onlar zaten her şekilde aracıları ortadan kaldırmanın peşinde oldukları için önce TV kanallarını ve Kablo Operatörlerini satın almaya başlamışlardı. Bu savaşta onlar da belirleyici olurken “Aracılar ve/veya Taşıyıcılar” içinde en güçlü olanlarla birleşip belirli bir noktaya gelecekler. Bu da aslında AOL-Time Warner birleşmesinin ne kadar isabetli olduğunu ortaya koyuyor.

Artık ABD’de yeni ortaya çıkan şirketler “Nasıl Para Kazanırız?”a değil de “Biz bu şirketi en kısa sürede nasıl değerini arttırıp büyüklere satarız?”a endekslendi. Buna göre yapılan iş planlarında: Rekabette potansiyel alıcıları kapıştırma metotları, alıcının tahmini satın alma süresi, satın alma sürecine kadar büyüme ve yayılma süreçleri dikkate alınmaya başladı. Aslında bu gelişme bir başka açıdan bakıldığında büyük şirketlerin “İş Geliştirme” faaliyetlerini daha pahalı bir yöntemle üçüncü partilere aktarmaları. Üçüncü partiler de bu işi almak için riski üzerlerine alarak hareket ediyorlar. Ben bu işi sevdim. Acaba Amazon’un ne hoşuna gider bir düşünelim hep beraber.

Forbes Aralık 2005  

MIT’nin her yıl düzenlediği Emerging Technologies (Gelişen Teknolojiler) konferansına katılmak üzere Eylül sonu Boston’daydım. Geçen yazımda bahsettiğim Polaroid ile ilgili daha detaylı bilgi almak için Boston’daki merkezlerine uğradım. Polaroid’in Fotoğraf Basım Kiosk’unu 18 ay önce piyasaya tanıtım amaçlı sürdüğünü biliyordum ama seri üretime halen geçmediğini öğrendim Polaroid, Bank One tarafından alındıktan sonra tekrar el değiştirmiş. Yeni alıcılar Polaroid adına üretim yapan lisansörlerden birisi. Aslında anlayacağımız Polaroid tümüyle marka lisanslamaya yönelmiş ve Kiosk üretimini outsource etmeye karar vermiş.Yeni üretici hem 40-50 Milyon USD’lik yatırım yapacak hem de dünya çapında bir pazarlama planı hazırlayıp onaylatacak.

Artık finansman gücünün ürün kalitesinin önüne geçtiğini sanırım bu örnek çok iyi gösteriyor. Çünkü en iyi teknolojiye sahip firmanın piyasaya girişte sıkıntı yaşaması yüzünden teknolojisi daha geri olan Kodak artık tümüyle rakipsiz olarak bu pazarın lideri.

Yeni başlayanlar için stratejiler, pazarlama planı, satış taktikleri vs ne kadar önemli olsa da finansman gereksinimi hepsinin önüne geçiyor. Ancak eski oyuncuların farklı bir avantajı olabiliyor; marka değeri. FMCG ürünlerinde markanın değeri, şirketin değerinin %60′ı civarında iken, bu oran beyaz eşyada %50, servis sektöründe %40 ve endüstriyel ürünlerde %20 civarlarında kalıyor. Marka değeri önemli bir finansal güç çünkü günümüzde yeni bir marka yaratmak çok zor ve pahalı hale geldi. Reklamveren sayısı ve reklam mesajlarındaki artış bir yana, artık mecra çeşitliliği de kirlenme sınırına ulaştı. Medya planlama uzmanlarının işi çok güç. Bu da yetmiyormuş gibi Tivo (reklam atlatabilen kişisel video kaydedici), uydu radyolar ve pop-up bloklayıcılar yüzünden reklamverenler reklam görmek istemeyen tüketiciye ulaşamaz hale geliyor.

Peki alternatiflerimiz nedir? Belki de akıllıca olan hazır markaları başka ürün hatları için kullanmak veya daha önce marka olarak güçlü bir pozisyon edinmiş, fakat pazardan çekilmiş markaları tekrar ortaya çıkarıp güçlendirmek olabilir. Örneğin kozmetik devi Estee Lauder kendi markasının dışında birçok başka marka adına (Tommy Hilfiger ve Donna Karan gibi) lisans altında üretim yapıyor. Pazardan çekilmiş ama hala değeri güçlü markaya bir yerli örnek ise Çift Geyik Karaca. Tam 88 yıllık bu markayı Narin Triko almış. Ödediği bedeli bilmemekle beraber yerinde bir hareket olduğunu söyleyebilirim. Burada markanın yeni sahibine düşen görev, markanın özellikle X kuşağına yönelik olduğunu bilerek, eski muhafazakâr tasarım anlayışını hızlıca terk ederek gençlere yönelmesi. Karaca’nın oluşturacağı kendine has çizgi ile “Türkiye’nin Burberry’s”i olması aslında çok zor değil.

Yıllardır TİM ve bir çok örgüt konfeksiyon ihracatçılarımıza “marka olun” diye dil döktü. Ama hem sermaye yetersizliği hem de vizyon eksikliği buna engel oldu ve geç kalındı. Alelacele çıkarılmış, arkasında güçlü bir iş planı olmayan İtalyanca ve benzeri çekici dillerden üretilmiş markaların ne yazık ki yaşama şansı yok. Dizi sponsoru olunarak  bir marka  oluşturulma ve yaşatılma şansı da yukarıda bahsettiğim reklam ve mesaj kirliliği nedeniyle azaldı. Tekstil örneğinden devam edersek, tekstilcilerimiz eskiden hayal bile edemeyecekleri dünya markaları ile iş ortağı olabilirler veya satın alabilirler. Bunların moda markaları olması şart değil. Örneğin sigara markaları da olabilir. Marlboro örneği gibi; Marlboro giysi ve turizm işine girdiğinde amacı sigara reklâmlarının dünya çapında yasak olmasından dolayı başka alanlarda markayı hatırlatmak ve endirekt olarak sigara tüketicilerini etkilemekti. Ama bugün Marlboro giyim markası olarak da dünya çapında iş yapabilecek düzeyde. Artık sigara içiminin Asya’ya doğru sıkıştırıldığı bu dünyada sigara üreticileri için oldukça değerli olan  markalarını başka alanlarda kullanmak çok iyi bir finansman alternatifi.

Lisans eğitimim tekstil ve konfeksiyon mühendisliği olduğu için önerilerimin genelde tekstil sektörüne yönelik olmasını mazur görün ama Türk hazır giyim sektörü için bir alternatifim daha var; Bir araya gelip Avrupa’da birkaç iyi ve köklü markayı satın almaları veya lisanslamaları (ki yukarıda da söyledim bunların giyim markası da olması şart değil) Türk hazır giyim sektörünün  Avrupa’ya yayılması için çok önemli bir fırsat olabilir. Katma değeri artırdıktan sonra bütün üretimi Türkiye’de yapmak da gerekmiyor, üretimin bir kısmı yine Türk firmalarının kontrolü altında Çin, Kamboçya, Vietnam gibi düşük işçilik ücretlerinin olduğu ülkelere kaydırılabilecektir.

Son bir anektod; seksenli yıllarda Amerika’da Aca Joe diye popüler bir marka vardı. Benim ABD’de buyer olarak çalıştığım 1987yılında bu marka adına Türkiye’de üretim yapmıştık. Daha sonra bu marka iflas etti. 1997 yılında Güney Afrika’ya gittiğimde Aca Joe adında bir mağazaya rastladım ve çok şaşırdım. Mağaza sahibine sorduğumda Amerika’dan tanıdığı bu markanın bir zamanlar orada da çok tutulduğunu şimdi sahipsiz olduğu  için kendisinin rahatlıkla kullandığını söyledi. Eski ve köklü markalar giderek değerleniyor ve değişik alanlarda kullanılmak üzere dünyanın birçok ülkesinde birikmeye başlayan sermayeler için hedef olmaya başlıyor.

Forbes Kasım 2005 

Hollywood filmlerini temelde iki nedenden dolayı seyrediyorum: İlki hobi hanemi doldurmasına yardımcı olması, diğeri ise ABD’nin politika, yaşam biçimi, teknoloji ve ürün stratejileri konusunda belirgin ipucu vermesi. 2002 yapımı “One Hour Photo” filmini belki hatırlarsınız. Filmde Robin Williams süpermarket içindeki fotoğraf laboratuarında çalışan ve karısını aldatan birini fotoğraflardan fark ederek ona yaşamı zehir eden adam rolündeydi. Aslında bu film değişmekte olan alışkanlıkların habercisi olarak şu net mesajı iletti: “güvenliğin için fotoğralarını kendin bas!”. Burada iki olasılık var; fotoğraflar eve alınacak bir yazıcı ile veya alışveriş merkezlerindeki Kiosklarda basılabilir.

Dijital Fotoğraf Makineleri (DFM) konusunda sokaktaki insan öngörüsü ile hareket eden Polaroid bunun bedelini Ekim 2001′de “İflas Koruma Programı”na müracaat ederek ödedi. Trendleri yorumlama ve işlerini bunlara adapte etme konusunda başarılı olamayan tüm şirketlerin ders alması gereken bu olay, dünya çapında, dev bir markanın el değiştirmesi ile son buldu. Chicago merkezli Bank One’ın Polaroid’i almasından sonra şirket kendini küçülerek toparladı ve ağırlıklı olarak “Fotoğraf Baskı Kiosku” pazarına odaklandı.

Polaroid değişime direnç gösterip kaybederken DFM’e geçişi başarıyla gerçekleştiren ve kazanan Kodak oldu. Motorola kökenli Yönetim Kurulu Başkanı George Fisher’in, Motorola stratejilerini uyguladığı Kodak’da 90′ların sonlarına doğru resmen bir tarih yazdı. Firma 80′li yıllarda kazandığı parayı değerlendirmek için fotokopi makinesinden, mikrofilme ve kimyasal/ilaç sanayiine kadar birçok yatırımı denemişti. Hiçbiri istenilen büyümeyi yaratamadı. Akılcı hareket etti, denedi ama sonuç alamayınca zamanında hepsinden çıktı. Sonunda Kodak 90′larda gelişmekte olan DFM pazarına yatırım yapmaya başladı. İlk yıllarda Ar-Ge yatırımı 500 milyon USD’ye ulaştı. İşte bu Kodak’ın yapmış olduğu en akıllıca hareketti. Firma aynı zamanda “İmaj Sensörleri”ni de pazarlayarak DFM pazarını kontrol ediyor. Bugün Kodak ve Polaroid’in en önemli hedefi öncelikle Kiosk pazarını desteklemek. Amerika’da 80,000 adede ulaşan Kiosklar artık restoranlara bile konmaya başladı. Kiosk kullanıcıları %12 iken, evde baskı alanların oranı hızla azalıyor.On-line baskı konusunda en büyük oyunculardan biri perakende devi Wal-Mart. Bu arada Mobil operatörler de gelir paylaşımı yolu ile on-line hizmeti destekleyecekler. Çünkü ödedikleri yüksek 3G lisans ücretlerini çıkarmaları için yeni gelir alanları gerekiyor.  Eğer bu savaşta bir galip olmazsa önümüzdeki 2-3 yıl içinde Internet üzerinden fotoğraf v.b. basma hizmeti veren bir portale hücum eden bir “hacker”ın öyküsünü bir Holywood filminde seyredeceğiz. Seyircilerin ön lobuna oturtulacak bu gerçek onları ya kiosklara ya da evde baskıya itecektir.

ABD’de çekilen fotoğrafların sadece %25′inin baskılarının alındığı, yılda ortalama 9.4 Milyar fotoğrafın baskısının alınmadığı (bu %75′e denk geliyor) göz önüne alındığında ABD Kiosk ve evde baskı alma pazarının oldukça büyük bir potansiyele sahip olduğu gözükmekte. Kiosk’lardan alınan baskılarda hız örneğin Polaroid’in 2 saniyede bir 10×15 cm fotoğraf iken evde ancak 15-25 saniyede bir baskı alınabiliyor. Kiosk pazarı özellikle Wal-Mart ve benzeri zincir mağazaların satacakları ön-ödemeli kartlarla alışveriş merkezlerinde hızla güçlenecek.

DFM üreticilerini çok büyük tehlikeler bekliyor ve bu tehlike hala göz ardı ediliyor. Bu konuda çok önemli bir endüstri analistinin 12 Ağustos 2005′de yaptığı konuşmadan bir cümle sunmak istiyorum: Kameralı cep (mobil) telefonları DFM’lerinin yerini asla alamayacaktır. Tehlikeyi göz ardı etmemize neden olan bu yorum bence. Beş büyük DFM üreticisinin (pazarın %80′i) satmış olduğu toplam cihaz sayısı 60 milyon’u geçmezken 2004 yılında satılan mobil telefon sayısı ise 600 milyonu geçmişti. Bundan sonra üretilecek mobil telefonların çok büyük bir bölümü kameralı olacak. Bu durumda tüketici 2 ürün (DFM ve mobil telefon) değiştirmek yerine sadece tek bir ürünü değiştirmek durumunda kalacak. Geliri azalmakta olan çalışan kesim için de bu durum muhteşem bir fırsat oluyor. Dünya mobil telefon pazarının yaklaşık %12-13′üne eşit DFM pazarında doğal olarak avantaj mobil telefonlarda olacaktır. Artık mobil telefon üreticileri çok rahatlıkla yüksek çözünürlükte fotoğraf çeken, oto-fokus ve flaşlı tipte mobil telefon üretebilecek duruma geldiler. Sonuç olarak DFM, lens üreticileri, imaj sensörleri ve mobil telefon üreticilerinin birleşmelerini göreceğiz.

Sonuçta kullanıcılar çok hızlı hizmet alacağı ve o anı yaşayacağı sistemleri tercih edecekler. Mobil telefonlarla IrDA ve Blue-tooth arabirimleri ile haberleşen Kiosklara talep artacak ve daha sonra ucuzlayacak ekran teknolojisine paralel olarak baskı sayıları azalma yönünde hareket edip cepte taşınan dijital fotoğraf albümleri hayatımızı süsleyecek. Eğer Mobil telefon üreticileri büyük boy ve yüksek çözünürlüklü ekranlarla ile bunu sağlarlarsa zafer onların olacak. Diğer zafer de bu kadar özelliği bir arada sunan bu üreticilere uzun süre dayanan piller sunacak pil üreticilerinin olacak.

Gerçek şu ki bu pazarda (lens, imaj sensörü, DFM, Mobil Telefon ve Ağ Ekipmanı üreticileri) çok sayıda birleşme ve satın alma yaşanacak. Bekleyelim ve görelim.

   

   

 



Tüm hakları Alphan Manas’a aittir. (c) 2003-2009