More Than Human: Embracing the Promise of Biological Enhancement
Ramez Naem

Sevgili BusinessWeek okurları, bu yazım ile köşemdeki ikinci yılı ve yirmidördüncü sayımı tamamlamış bulunuyorum. Ben 2 yılda bir dinlenme periyoduna giriyorum. Buna aslında “kendimi yenilemek” diyebiliriz. Yenilenmek için bilgi detoxu yapmak, bilgilerimizin elden geçmesi ve güncellenmesi gerekiyor. İlgi alanlarının yeniden belirlenmesi de bu işin bir parçası. Son yazımı aslında Avatar filmi ve teknolojisine ayırmıştım. Buradan yola çıkıp James Cameron ve onunla beraber bu işe 300 milyon USD yatıran Century Twenty Fox’ın bu yatırdığı parayı 1.5 ay sonra 2.045 milyar USD olarak geri almasından (bu arada beklenen gelir hergün artıyor ve bu sayede News Corp’un hisseleri prim yapıyor) bahsedip işi İzmir’in meşhur stadyumuna getirecektim. Geçen yıl sonuna kadar İzmir’e yeni stadyum yapılması için 300 milyon USD harcamayı göze alanlara, yılın çok büyük bir kısmı atıl kalacak bu stadyum yerine bu parayı James Cameron’a teslim etselerdi, elde edecekleri değeri soracaktım. Ama sosyal ağlar bir anda ön plana çıkıverdi.

Sosyal ağların gerçek mottosu ile ilgili bir dergide ilginç bir yoruma rastladım. Özellikle Facebook gibi ağların aslında eski arkadaşları bulma mottosu ile pazarlandığını ve şu anda hayatlarında hiçbir ortak noktaları bulunmayan eski arkadaşlara yönelmenin eski hayatı özlemden kaynaklandığını söylemişti yorumu yapan. Çok ilginç ve doğru bir tespit. Katılmadığım görüş ise bu bağlamda Facebook gibi ağların özellikle Web 3.0 gibi yeni çağda güç kaybedeceğidir. Facebook özellikle son dönemde çok hızlı büyüdü. Bunda dünya çapında yaşanan ekonomik krizin etkisinin olduğu düşünüyorum. Çünkü insanlar bugünlerinden memnun olmadıklarında geçmişi daha fazla hatırlamaya başlıyorlar. Eski arkadaşlarla gerçekten ortak yönlerimizin azaldığı doğru olabilir. Ama şunu da unutmamak gerekir; bugün insanların “en yakın dostum” dediği kişilerin çoğu okul arkadaşlarıdır.

Gerçek şu ki, insanlar bir arayış içindedir. Bu arayış hem yeniye yönelme hem de kendi gelişimine katkıda bulunacak insanlarla iletişim içinde olma arzusudur. Evliliklerin yok olmasındaki temel unsur, evlilik denilen uzay aracını taşıyan 2 roketin (eşlerin) itme gücünün ilk fırlatmadaki (evlenme) güce sahip olamaması nedeniyle uzay aracının yörüngesinden sapmasıdır. Bu sapma ne yazık ki evliliklerin sonunu getirmektedir. Roketlerin itiş farkı, eşlerin kendilerini geliştirmede yaşadıkları farklılıklar, karşılıklı beklentilerde olan değişiklikler olarak örneklenebilir.

Son dönemde belki hırsızlık ve dolandırıcılığa da hizmet eden Facebook, her arayışa hizmet etmektedir. Örneğin benim konferanslarıma katılan lise ve üniversite öğrencileri beni arkadaş olarak eklemektedirler. Yaklaşık 1,000 kişi ile bu sayede iletişimdeyim. Bu sayı hergün hızla artıyor. Beni arkadaş olarak ekleyenler, bu sayede benimle iletişimlerini sürdürmekte ve gelecek planlarıyla ilgili benden öneri almaktadırlar. Ürün ve servis pazarlamak için Facebook önemli bir mecra haline gelmiştir. Web 3.0 ile beraber yapının değişeceği gerçektir. “Product Placement” denilen, metalanan bir objeye tıklanarak sorgulama ve satın alma gerçekleşecektir. Ama benim fikrim bu konuda Facebook’un hiç de geri kalmayacağıdır. Çünkü gelecekte önemli markaların kişiler olacağı kesindir. Marka haline gelecek kişiler fikir lideri haline gelip birçok konuda tüketicileri yönlendirecektir. “Bay X’nin giydikleri, BayanY’ye sormadan satın alınmayacaklar” listeleri zaten var. Web 3.0 ile, yani Sematik Ağ’ın gelmesi ile beraber “Aracı” kavramı gelişecek. Aracı sizin adınıza metalanmış her bilgiyi araştırıp size bir portföy oluşturacak. “Turizm Aracısı” size en iyi yolculuk planını oluşturacak. Örneğin Bayan Y, Turizm Aracısı olabilir. Bu Aracı’nın sizi çok iyi tanıması ve anlaması gerekiyor. Ama öte yandan da sizin o Aracı’ya güvenmeniz gerekiyor. Bunun için de o Aracı iyi bir marka olmalıdır. Bugün için algılanan CRM’i güçlü olan Amazon gibi şirketlerin bu konuda önemli bir güce sahip olacağıdır. Bu tartışma götürmez. Ama “Aldığınız kitabı alanlar, daha önce bu kitapları okudular” CRM ürünü mesaj Web 3.0’ın alfabesindeki bir harf olarak bile bulunmuyor. Çünkü Aracı bunun çok daha ilerisini bilecek. Kullanıcı bu Aracı’ya güvenerek şahsi bilgilerini onunla paylaşabilecek. O yüzden ben Amazon’un her konuda Aracı’lık hizmeti gerçekleştireceğini düşünmüyorum. Facebook marka olmuş kişilerle Aracı’lık hizmetlerine başlayacaktır. Yani Facebook oluşturduğu ağ ile kişilerin Aracı olarak kategorilenmesine aracılık edecektir. Daha da önemlisi Facebook’da bulununlar yavaş yavaş Blog yapısına dönüşecek bilgileri oluşturmaya ve kimini de paylaşmaya başlamışlardır. Öylesine ki bu kişiler gittikleri seyahatlerle ilgili fikir, resimleri de burada paylaşmaktadırlar. Sonuçta gene Facebook sadece kendi içindeki Aracı’lara erişim hakkı vereceği için, kullanıcı da izin verirse, örneğin Turizm Aracı’ları bu bilgileri rahatlıkla tarayarak öneriler oluşturacaktır.

Facebook o kadar önemli bir büyüklüğe gelmiştir ki bir başka rakibinin artık ona yetişmesi zordur. Çünkü Facebook bir ücret talep etmemektedir. Eğer ücret talep etmiş olsa, o zaman daha düşük ücret talep eden başka ağların oluşması engellenemezdi. Zaten insanlar alıştıkları yerden kazık yemediği ve ucuz (bu durumda bedava) hizmet aldığı sürece ayrılmak istemezler. Facebook kendini geliştirmeye ve yenilemye devam ettiği sürece büyümesi kaçınılmazdır.

Yazıyı pdf formatında okumak için tıklayınız.

07/02/2010 BusinessWeek

bweek_korumacilik
Yerli Malı Haftası her yıl Aralık ayının 8-12 günleri arası kutlanır. Bugün bizim çocukların okulunda bu hafta ile ilgili törene katıldım. 40 yıl önce ilkokul 1. sınıfa giderken de bu haftayı benzer etkinlikle kutlamıştık: Ceviz, fındık, şeftali nerede üretilir’i Türkiye haritası üzerinde göstermiştik. Türk malı’nın meyvelerden ibaret olmadığını hepimiz biliyoruz. Peki Türk malı nedir? Örneğin ara-mamül’ünün %75’i yurt dışında gelen ve Türkiye’de üretilen arabalar yerli malımıdır? Godiva’yı Ülker aldığına göre, Godiva artık bir Türk markası ve şirketimidir? Bugünkü okul töreninde barkodu 869 ile başlayan ürünlerin satın alınması vurgulandı. Ben bu fikre ne yazık ki katılmıyorum. Bu ülkenin oluşturulmuş duvarlar ile yıllarca dış dünya ile ilişkisi kesildi. Özal döneminde duvarlar bir anda kalkınca üreticiler de feleğini şaşırdılar. Bu durum hayatında boks yapmamış bir kişiyi olimpiyat oyunlarında boks maçlarına göndermek ile benzerlik arz ediyor. Biz tüketiciyi barkodu 869 ile başlayan, yani Türkiye de üretilen malları satın almaya zorlamamalıyız. Bu durum üretici nezdinde bir rahatlık yaratır. Türk üreticilerine sağlanacak destek -ancak yurt dışı rakipleri ile eşit koşullarda mücadele edebilmesi için rakiplerine kendi ülkelerinde tanınan olanakları devlet olarak sağlayıp-, serbest rekabet koşulları altında yabancı rakipleri ile rekabet etmelerinin ötesine geçmemelidir. Dolayısı ile aynı/benzer ürün yurt dışından gelip aynı rekabet koşullarında daha ucuz ve kaliteli olabiliyorsa tüketici onu tercih etmelidir. 1946 yılında, II. Dünya Savaşı sonrası oluşan ekonomik darboğazın ardından yabancı ülkelere para akışının önünün kesilmesi ve toplumsal tutum bilincinin oluşması amacıyla “Yerli Malı Haftası” olarak ortaya çıkmış, 1983 de adı  “Tutum, yatırım ve Türk malları haftası” olarak değişen bu haftanın, değişen dünyaya ayak uyduramadığı aşikardır. Bence bu haftanın adı artık “Dünyamızı Koruma ve Tutum” haftası olarak değiştirilmelidir. Öğrencilere sera gazlarının zararları, korunma yöntemleri anlatılmalı, azalan kaynakları tutumlu kullanmanın yolları aşılanmalıdır.

Yazımın bir bölümünde üreticinin korunmasından bahsettim. Üreticinin korunması bir devlet politikasıdır ve hedeflenen sektörler için belirli bir süre için geçerli olabilir. Bu ülke “Devrim” arabasını yapmak, kimileri de yaptırmamak için uğraşırken, komşumuz İran 1967 model Hilman Hunter markasını kopyeleyerek Peykan markasını oluşturdu. Bu arabadan 38 yıl boyunca 2.3 milyon adet üretildi. İrandaki otomotiv sektörü bu sayede kurtuldu. Ama korumacılık yüzünden üretici Iran Khodro Co. Arabayı hiç geliştirmedi, hep hazıra kondu. Sonuçta İran devleti arabanın yarattığı hava kirliliği, benzin tüketiminin fazlalığı, dizaynı ve güvenlik zafiyetlerinden dolayı üretimi durudurmak zorunda kaldı. Halbuki korumacılıkla başlayan Iran Khodro aracı geliştirmiş olsaydı bu durumla karşılaşması mümkün olmayacaktı.

Türkiye’nin dünyada güçlü markasının azlığından veya yokluğundan yakınırız hep. Marka yaratmak gerçekten zor. Hele devler ligine girip orada marka olmak neredeyse imkansız. Son günlerde “Türklerin Elektrik Arabası” projesiyle uğraşıyorum. Bu projeye öncelikle soğuk bakıyordum. Bilgi birikimim oldukça eskilere dayandığı için bakış açımın ve çekincelerimin çok farklı olduğunu ve biraz da geçmişte yaşadıklarımdan dolayı ön yargılı davrandığımı farkettim. Estee Lauder’in yönetim kurulu başkan yardımcısı Ronald Lauder ile 2005 yılının başında çok yakın bir arkadaşımın aracılığıyla tanıştım. Kendisi yeni alanlara yatırım yapmak istiyordu ve benim proje üretme becerim onun oldukça ilgisini çektiği için “Hidrojen yakıtlı araba” proje teklifimi kabul etti ve kendisi ile bir anlaşma imzalayarak ABD’de firma satın alma turuna çıktık. Amacım hidrojeni araba içinde şeker’den elde etmekti. Çünkü hidrojeni üreterek benzin istasyonlarına dağıtmak gerçekten çok zor bir yöntemdi. Ben hidrojene inanmıştım. ABD’de yakıt pili üreticileri dahil olmak üzere birçok firma gezdik. Araba tasarımı için Ferrari’nin tasarımcısı İtalyan Pininfarina ile görüştük. Proje’nin ilerleyen bölümünde Ronald Lauder gayrimenkul projelerine ağırlık vereceğini söyleyip projeden çekildi. Dolayısı ile proje de durmuş oldu. Daha sonra şekerden hidrojen elde eden firmayı Honda satın aldı. Ben o dönemde öncelikle Hibrit arabaların pazarı kontrol altına alacağını, 2020’den sonra da hidrojen ve yakıt pilli arabaların piyasaya gireceğini düşünüyordum. Şimdi bir anda tüm Ar-Ge yatırımları “pil” gelişimine akmaya başladı ve özellikle Avrupa ülkeleri de bu projeyi destekleyince yön değişiverdi. Artık araba tasarımları ve üretim şekli değişecek. Elektrikli arabalarda çok iyi bir pazarlama stratejisi ortaya koyabilen, önce piyasaya çıkan üreticiler hem başarılı olacaklar, hem de dev otomobil firmalarına rakip olacaklar. Murat Günak ve benim önderliğimde bu proje umud ederiz ki Türkiye’nin özlediği ve daha önce ıskaladığı marka yaratma olanağını sağlasın.

Yazıyı pdf formatında okumak için tıklayınız.

27/12/2009 BusinessWeek

bw1
Türkiye’de son iki yıldır tüm gençler UGG’layıp (Türkçe Agg diye okunuyor) duruyorlar. Türkiye’deki satış fiyatları ortalama 500 TL civarında olan kuzu derisinden yapılmış giyimi çok rahat botlar kapış kapış gidiyor. Tabii bu kadar talebi olan bu ürünün “çakması” da olmaz demeyin. Hem de çakması/sahtesi 150 TL civarında. Kızım Hazal çok istemesine rağmen pahalı olduğu için 2 yıldır bana aldırmaya kıyamıyordu. Baktım kendisi de çakması peşinde, Londra’dan ona gerçeğini daha ucuza aldım. Sonra da bu başarının arkasındaki motivasyonu araştırdım. 1978 yılında kurulan UGG Australia, 1998 yılına kadar rahatlıkla giyilen ayakkabılar üretmiş. 1998 yılından itibaren ise pahalı ayakkabı üretmeye karar veren şirket 3 yıl içinde önemli moda dergilerinde yer alırken, ABD’li Nordstrom ile yaptığı satış anlaşması ile satışları patlamış. 2000 yılında TV programcısı Oprah Winfrey’e bir çift ayakkabı göndermesi, Winfrey’in de bu ayakkabıları sevip “Oprah’ın Favorileri” içine girmesi ve 2003 yılında tekrar başka bir model ve mavi ile pembe renklerle  “Oprah’ın Favorileri” bölümünde anılması artık markanın şaha kalktığıını göstermiş. Aynı yıl Footwear News dergisi de UGG Australia markasını, “Yılın Markası” olarak tanımlamış. Evet Avustralya’nın en önemli ürünlerinden biri olan kuzu, inanılmaz bir katma değerle satılır hale gelmiş.

“Crocs” ise plastik görünüşlü, sandal tipli, ilk etapta albenisi olmayan bir ayakkabı/terlik karışımı. Ama çok kısa sürede halka açılıp piyasa değerini 1.09 milyar USD’ye çıkaran bu firmayı başarılı kılan özel reçineyi yapan firmayı satın alarak yüksek üretim için (Çin, İtalya ve Romanya’daki üreticilerle) hazırlıklı olmalarıydı. (devamı…)

bw2
Ülkemizde bireyler ve şirketler bazında sınırlı başarılar yaşandığı için, doğaldır ki “Niye olmuyor?” nakaratını dinlemek ve dinletmek zorunda kalıyoruz. Her ülke nüfusunun %2.5’u “gifted & talented” denen üstün zekalı (zeki ve yetenekli) insanlardan oluşur. Yani ülkemizde yaklaşık 1,5 milyon civarında üstün zekalı insan var. Bu kişiler çocukluk çağlarında: Zihinsel ve fiziksel yüksek enerjiye,  sorun çözme ve güçlüklerle uğraşma ve sürekli gelişme isteğine ve de geniş hayal gücüne sahipler. Hızlı öğrenip kavrıyorlar, devamlı  sorguluyorlar, tekdüzelikten hoşlanmıyorlar, yaratıcı ve liderlik güçleri mükemmel, mizah anlayışları güçlü (güldürü ustalarının zeki olduğunu bir kez daha vurgulamakta yarar var).

Bu kişileri eğer belirli bir yaşa kadar bulup çıkarmazsak, diğer çocukların yanında normalleşmeye başlıyorlar. Ayrıca çok hızlı öğrendikleri için bulundukları sınıflarda sınıf düzenini bozuyorlar, derste uyuyorlar veya başka şeylerle ilgileniyorlar. Dolayısıyla öğretmenlerinin sevgili öğrencileri olmak yerine velilerin en çok uyarı aldığı öğrenciler haline geliyorlar. Yani ebeveynlerinin gözünde gurur duyulan evlat olmak yerine üzüntü duyulan evlat olarak bir de haksızlığa maruz kalıyorlar. Doğaldır ki bu çocuklar eğer birde ebeveynlerinin bilgi ve eğitim düzeyi düşükse dayak da yiyorlar. Böylece “paranla rezil olmak” deyimi burada “zekanla rezil olmak” olarak kendine farklı bir yer edinebiliyor.

Fütüristler Derneği başkanımız sevgili Ufuk Tarhan’a geçenlerde Kilis’ten bir e-mail geldi. E-mail’i, şahsi bilgileri çıkararak sizlerle paylaşıyorum: “Ben Kilis ilinde devlet kuruluşunda çalışıyorum. Oğlum 2003 doğumlu, bu yıl ilköğretime başlıyor. Fakat okuma yazma dahil havuz problemlerini bile yapabiliyor. (devamı…)

bw3
Eclipse Aviation’u satın alma fırsatı bu ülke için ne yazık ki kaçtı ve şimdi “bu projenin ucundan nasıl tutarız”ın peşine düşüldü. Tabii ki bundan sonra yapılacaklar asıl hedefin çok dışında ve Türkiye’nin elde edebileceği belirli faydaları (makus talihimiz: fasonculuk) sağlamanın ötesine geçemeyecektir. Eclips Aviation ihalesi ile ilgilenmeye başladığımdan beri Türkiyede havacılık ile ilgili çalışmaları da inceleme fırsatım oldu. Hem potansiyal yatırımcılardan aldığım geri bildirimler, hem devlet kurumlarının bakışı, hem de edindiğim diğer bilgiler henüz Türkiye’nin bu tip büyük açılımlara yatkın olmadığını gösteriyor. Öte yandan dünyanın en büyük ikinci barosu olan İstanbul Barosu’nun bünyesinde iyi bir vizyon sergileyerek Nisan 2008 de “Havacılık ve Uzay Hukuku Komisyonu” kurulmuş. Kuruluş amacı, havacılık sektörünün hukuki ihtiyaçlarının tespiti olmak üzere hem hava hukuku hem de uzay hukuku alanında sektörel ihtiyaçları tespit edip, bunların hukuki olarak irdelenmesini sağlamak. 4857 sayılı İş Kanununda,  hava taşımacılığının asli görevini ifa eden çalışanların sosyal haklarını ve güvencelerini taşıyan bir kanun bulunmuyor. Yaklaşık dokuz yıldır tasarı niteliğinde olan Hava İş Yasa Tasarısı’nın akıbetini kimse bilmiyor. Havayolları ile pilotlar, kabin memurları vs çalışanlar arasında yapılan hizmet sözleşmeleri tatmin edici değil. Örneğin kabin memurlarının kıdem tazminatları yok. Ama bu konuda TÖSHİD (Türkiye Özel Sektör Hava İşletmecileri Derneği), TALPA (Turkiye Airlines Pilots’ Association) ve TASSA (Havayolları Kabin Memurları Derneği) biraraya gelip çözüm üretmesi gerekiyor. En azından uluslararası yasa hükümleri incelenerek, ilgili tüm tarafların ortak noktada buluşabileceği bir metnin ortaya çıkarılması gerekiyor. (devamı…)

bw4
İneklerin dünyadaki metan gazı salınımının ¾’ünü gerçekleştirdiğini, metan gazının karbondioksit gazından 20 kat daha fazla sera gazı salınımı etkisi yarattığını ve  ABD’de bulunan inek ve domuzların 4 milyon arabaya eşdeğer sera gazı salınımı oluşturduğunu hatırlatarak “karbon ticareti” konusuna bodoslama giriyorum. Geçenlerde kendi bloğumda gelecekte ineklerin ağırlıklarına göre metan gazı vergisi verecekleri konusunda bir yorum yapmıştım. Ama Amerikan EPA (Çevre Koruma Ajansı) Haziran 2009 başında getirdiği teklifle ağırlığa göre değil birim olarak; süt ineklerinde 175 USD, et ineklerinde 80 USD, domuzlarda 20 USD vergi almayı teklif etti. Demekki ineklerin arkasına torba bağlayarak gazı toplayan üreticiler bu vergiyi ödemedikleri gibi belkide topladıkları gazdan enerji elde ederek para kazanacaklar. Bu habere bakarak “karbon kredisi” konusunun ne kadar ne kadar önemli bir iş olduğunu görmemek elde değil. Gerçi Türk işadamları yenilenebilir enerji işine girdiklerinde hemen birde karbon kredisi konusunda şirket bile kurmayı düşündükleri bu dönemde onlara daha yaratıcı öneriler yapmak benim boynumun borcudur.

IMO (Uluslararası Denizcilik Örgütü), dünyadaki yıllık yaklaşık 30 milyon ton olan CO2 salınımının %2.7’sini oluşturan ticari gemiler için yeni bir indeks geliştiriliyor: EEDI (Enerji Verimliliği Dizayn İndeksi). Belirli bir tarihten sonra üretilecek tüm gemiler için motordan, gövde tasarımına, pervane seçimine kadar tüm parçaları birleştiren bir metodoloji ile gemilerde EEDI endeksi oluşacak. Çalışma Mart 2010 da pilot olarak başlayacak. Araba üreticileri ürünlerini pazarlarken km’de atmosfere saldığı CO2 miktarını gram olarak bildiriyorlar. Bunun gibi diğer çalışmlaarda aslında bireysel karbon ticaretinin alt yapısını oluşturacak çalışmalardır. Bireysel karbon ticareti fikri ve projesi  1997 yılında çevre yazarı David Fleming’in “Tradable Energy Quotas” adlı makalesini yayınlaması ile başladı. Fleming’in makalesine göre projenin amacı küresel ısınmaya karşı koymak ve enerji kıtlığı olduğu dönemlerde enerji dağılımını adil bir seviyeye taşımaktı. Bireysel karbon ticaretinde, her bireye yıllık olarak atanacak bir karbon kotası  söz konusu olacak. Karbon ayak izi sağlayacak her türlü harcama ünite bazında bu kotaya eklenecek veya çıkarılacak. Örneğin toplu taşıma ile yolculuk yapıldığında karbon kotasında ünite olarak bir artış sağlarken, taksi ile yolculuk karbon limitini birkaç ünite azaltacaktır. Sahip olduğu karbon kotasını dolduramayan kişiler barter benzeri bir yöntemle karşılığında mal veya hizmeti, bu kotayı dolduran bireylerle değiştirebilecekler. Bu aslında İngiltere Dışişleri bakanı David Milliband’ın fikri ve kendi blogunda (yanlış duymadınız) anlatmış. Ben bu fikri fazlasıyla destekliyor bir parça daha ileri giderek bir örnekle anlatmak istiyorum. (devamı…)

bw5
Bu yazıyı Digiturk’te “Pride” adlı filmi izledikten sonra yazmaya karar verdim. Film, Jim Ellis’in 1971 yılında Philedelphia eyaletinde siyahlardan kurduğu yüzme takımının gördükleri zulme rağmen başarısını anlatıyor. Amerika’da siyahlara karşı olan hareketleri yıllarca filmlerde ibretle izledik. Türkiye’de olsa böyle olmazdı” diye düşünenler çok olmuştur. Ama ne yazık ki yanılıyorlar. Çünkü bizde olan siyahlar o şehirlerin maskotu olacak sayıda azdı. Yani nüfusun belli bir kısmını afrikalı göçmen olarak içimizde bulundursaydık, hiç kuşkunuz olmasın bizde de aynı sorunlar olurdu. Mexico City’de yapılan 1968 olimpiyatlarında 200 metrede altın ve bronz madalya kazanan Amerikalı iki siyah atlet, Tommie Smith ve John Carlos’un madalya töreni sırasında siyah deri eldivenleri ile yumruklarını havada tutarken, siyahlara biçilen ikinci sınıf vatandaşlık ve fakirlik elbisesini protesto ediyorlardı. Bu olay siyahların dünyaya en önemli mesajı oldu. Amerika o dönemleri atlattı ve siyahi bir başkan çıkararak konuya noktayı koydu.

23 Mayıs’ta New York Madison Avenue’de 28. Türk Günü yürüyüşü vardı. Ben ilk olarak 4. Türk Günü yürüyüşüne katılmıştım. O zaman sayılarımız çok daha az ve katılımcı gelir profili çok farklıydı. Şimdi dikkatimi çeken ise o zamanki katılımcıların hem gelir düzeyi hem de yaşam biçimi olarak inanılmaz ilerlemesi ve de ABD’ye entegre olmalarıydı. ABD bu anlamda çok badireler atlatmasına rağmen önce siyahlar olmak üzere hispanikler (Güney Amerikalılar), Çinliler, Türkler ve  Yunanlılar gibi azınlıklarla tam entegrasyon sağladılar. Çünkü ABD zaten azınlıklarla kurulmuştu. Ama Avrupa öyle değildi. Avrupada tam tersine denize kıyısı olanlar (İngiltere, Hollanda, Fransa, Portekiz vs) sömürgeciydi. Ya da genişlemek için Almanya gibi alabildiğine saldırgandı. Durum böyle olunca, yabancıların entegre olması çok zordu. Ben yıllarca Almanyada tren garları çevresindeki yerleşim bölgelerinde toplu olarak yaşayan Türk vatandaşlarımızı eleştirdim; niye entegre olamıyorlar diye. Ama şimdi daha iyi anlıyorumki onlar isteselerde karşı taraf buna izin vermeyecekti. Özellikle ekonomik nedenlerle gittikçe artan işsizlik, milliyetçiliği dahada patlatıyor ve entegrasyon başka bir bahara kalıyor. Avrupa Parlamentosunun Haziran başı yapılacak seçimlerine 27 Avrupa Birliği ülkesi katılıyor. Seçim yarışında bir sürü kart açılıyor. Bu kartların başında adı geçen ülke tabii ki “Türkiye”. Bunu Alman başbakanı Merkel bile yapıyor. Alman Sol Parti’den Sevim Dağdelen, yapancıların yerel seçimlere katılmasına karşı çıkan koalisyon partilerini eleştirerek “Almanya dışlanma ülkesi” demiş. Terör örgütlerinin finansmanı ve desteklenmesi dahil Türkiye’yi yıpratacak ve elinde koz bırakmayacak her türlü kartı iyi kullanan bazı Avrupa Birliği ülkeleri artık deşifre olmuş durumda. (devamı…)

bw6
Benim de üye olduğum “temizenerji” adında bir e-posta grubu var. Bu grupta milletvekilleri, mühendisler, devlet kuruluşu yöneticileri ve özel şirket yöneticileri, proje uzmanları, temiz enerji aşıkları gibi yani anlayacağınız toplumun her kesiminden insanlar mevcut. Ben zamanım yeterli oldukça takip edip, katılımda bulunuyorum. Geçenlerde bir enerji üretme fikri ortaya atıldı ki, adı “işsizliği sona erdirebilecek yenilenebilir bir enerji metodu”ydu. Bu kadar iddialı bir metodu okuduğunuzda hayal kırıklığı yaşamamanız elde değildi. Arkadaşımız Türkiye’de işsizlerin gidip elektrik üretimi yapacakları spor merkezleri planlamış. Bu merkezlerde spor yapan işsizlerin kullandığı hareketli kondisyon aletlerine (koşu bandı, eliptik bisiklet vs.) birer cihaz bağlayarak toplanan enerjiyi elektrik enerjisine çevirmeyi hedeflemiş. Hesabı da çok net. Önce bu insanlara günde 400 dakika spor yaptırıyor (olimpiyatlara hazırlanan sporcular bu kadar çalışmıyor bu arada) ve ortalama kişi başı 2.000 kcal harcama ile 2.500.000 işsiz sporcu saatte yaklaşık 240 MW enerji üretiyor. Bu da büyük ölçekli bir hidroelektrik santralinin üretimine eşit. Ama olaya başka taraftan bakarsak bir işsiz arkadaşımızın günlük yarattığı katma değer 30 kuruş civarında. Guruptan yazan bir arkadaşımız: “Günlük 30 kuruşu Somali’deki açlar bile santralde çalışmayı değil, aç karnına ağaç gölgesinde yatmayı tercih ederler” diyerek saçmalığa noktayı koymuş.

İnsan gücü ile elektrik üretme fikirleri bizde bu şekilde oluşurken dünyanın öbür ucunda Japonya’da mantıklı bir boyuta ulaşmış durumda. Bundan sonra sıkça duyacağımız “Piezoelektrik(titreşimden enerji üretimi)” teknolojisi ile mikro boyutta elektrik üretimi isteği her yerde her şekilde her olanağın değerlendirilmesine yol açıyor. (devamı…)



Tüm hakları Alphan Manas’a aittir. (c) 2003-2009