Aylık arşiv:Mayıs, 2011

3G’nin Geçmişi ve T Tipi İnsanlar

31 May
Mayıs 31, 2011

Bugün sizlerle 3G’nin başlangıç noktasını Fütüristler Derneği üyesi sevgili Mustafa Aykut’un Telekom Dünyası dergisinde daha önce yayınlanmış yazısından alıntı yaparak paylaşacağım. Aşağıda hikayesini okuyacağımız olayda benim dikkatimi çeken 2 ilginç konu var: İlki “Frekans Atlaması-Frequency Hopping” dediğimiz tekniğin askeri amaçlı olarak ilk kez bulunarak kullanılması, ikincisi ise bu konuda eğitimi olmayan 2 biliminsanı tarafından bulunmuş olması. Bu durum aslında “T tipi insan” olan her iki buluşçu’nun dünyaya verdiği önemli bir mesajdır: Birden fazla konuda bilgi, fikir ve öngörü sahibiyseniz, tek konuda çalışmış bir biliminsanı’ndan daha iyi sonuçlar ortaya koyabilirsiniz.

Hikayeye geri dönersek:    Takvimler 1940′ı gösterirken, İkinci Dünya Savaşı başlayalı henüz bir yıl olmuştu. Film endüsrisinin nabzının attığı yer, Hollywood’da düzenlenen bir davette göze çarpan seçkin davetliler arasında kimler yoktur ki. Şüphesiz gecenin en alımlı kadını dönemin en tanınmış aktrislerinden Hedy Lamarr‘dı. Diğer konuklar sinema konuşurken, onun aklı o gece başka yerdeydi. Bir köşede film müzikleri yapımcısı George Antheil’ı yakalamış, farklı bir konuda tartışmaya çalışmaktaydı.

Hedy Lamarr, Emil adında, banka müdürü bir baba ve Gertrud adında piyanist bir annenin çocuğu olarak 9 Kasım 1914’te Avusturya’da doğdu. Asıl adı Hedwig Eva Maria Kiesler’di. Çok küçük yaşlardayken kendini göstermeyi bilen bu yetenekli kızı ilk kez ünlü film yapımcısı Louis B. Mayer keşfetti. Daha sonra,1920′li yıllarda Max Reinhard onu Berlin’e getirtti ve tiyatro okumasını sağladı. Hedy’nin adı önemli bir rol üstlendiği ‘Man braucht kein Geld’ filmiyle duyuldu. Ama asıl şöhreti beyazperdede 18 yaşında çevirdiği ‘Ecstasy’ filmiyle yaptı. Daha 19 yaşındayken, o yıllarda tanınmış bombardıman uçağı fabrikalarından Hintenberger Patronen Fabrik’in genel müdürü Fritz Mandl ile 1933 yılında evlendi. Ancak zaman geçtikçe kendisi gibi Avusturya’lı olan kocasının nazilerle özellikle Mussolini ile yakınlaştığını farketti. Onlarla işbirliği yapan bu adamı 1937 yılında terkederek bavullarını ve hizmetçisini yanına alıp Londra’ya geldi. Oradan da çok geçmeden Amerika’ya, Los Angeles’a yerleşti.

O gece, işte böyle bir kadının konuşmak için George Antheil seçmesi rasgele değildi. George, Mekanik Bale adlı bir eserin yaratıcısı Antheil’ın bu eserini  başka eserlerden ayıran en önemli özelliği, senkronize olmuş 16 piyanist, 4 sülüfon ve 4 perküson sanatçısı tarafından çalınmasıydı.

Aslen doğu Prusya’lı olan George Antheil 1900’de New Jersey Eyaleti’nin Trenton kasabasında doğdu. Philadelphia’daki Curtis Enstitüsü’nde müzik eğitimi aldıktan sonra piyanistliğini geliştirmek üzere Avrupa’ya, önce Berlin’e, daha sonra da, 1923 yılında Paris’e geldi. Zamanının avantgard bir bestecisi olarak bilinen besteci mekanik ritmlere ağırlık veren parçalarla ünlendi. Uçak Sonatı, Vahşi Sonat, Caz Sonatı ve Makinelerin Ölümü adlı önemli yapıtları arasında ayrı bir öneme sahip Mekanik Bale’nin 1926 yılında çaldığı tek piyanoluk versiyonunda uçak pervanesi, elektrikli zil ve sirenler gibi alışılmışın dışındaki enstrümanlar kullandı. 1933 yılında Amerika’ya geri döndü.

Amerika’da bir yandan film müzikleri bestelerken, öte yandan Esquire dergisine yazılar yazan Antheil bu arada ‘Her insan kendinin detektifidir’ adlı bir kitap da yayınladı. 1939 yılında daha savaş başlamadan Esquire’de yazdığı bir yazıda, eğer Avrupa’da bir savaş çıkacaksa bunun Almanların Polonya’yı işgal etmesiyle başlayacağını iddia etti.

Hollywood’da George Antheil’ın komşusu olan Hedy Lamarr, o akşam, davette bu entellektüel genç adamla konuşurken sözü silahlara getirdi ve ondan ne istediğini anlattı. Ünlü aktris, kendisinden radyo kontrollü torpidoların naziler tarafından yakalanmadan hedeflerine nasıl ulaşabileceğini öğrenmek istiyordu. Avusturya’da terkettiği,  aslında iyi bir bomba uzmanı olan kocasının işi dolayısıyla bu konu hakkında azçok bilgisi vardı ve bir anti-nazi olarak birşeyler yapması gerektiğini düşünmekteydi. Aklında müthiş bir fikir vardı. Eğer torpidoların yön bulmak için kullandığı radyo frekanslarını sık sık değiştirebilirse bunların düşman gemileri tarafından yakalanmasını önlemiş olacaktı. Ancak frekansları nasıl değiştirebileceğini bilemeyen Hedy’ye bu  konuda iyi bir birikime sahip olan George Anteil yardım edebilirdi.

George konu üzerinde çok düşünmeden yanıtı buldu. Rasgele delikler açılmış kağıtlardan yapılan rulolar kullanarak yayılan ses dalgalarının frekansını değiştirmek mümkün olabiliyordu. Aynı prensip kullanılarak radyo frekanslarını da değiştirmek mümkün olabilirdi. Böylece Japon gemilerinin Amerikan torpidolarının hedeflerini bulmalarına engel olması önlenebilirdi.

İkili konu üzerinde tam yedi ay birlikte çalıştı ve projelerini son haline getirdi. Bugünkü adıyla ‘Frekans Atlaması’ (Frequency Hopping) olarak bilinen bu teknik için 12 Haziran 1941’de Amerikan Patent Dairesi’nden 2,292,387 numaralı patenti aldılar. Buluşlarının adı tarihe ‘Secret Communication System’ (Gizli Haberleşme Sistemi) olarak geçti (Patent için tıklayınız).

Modern sayısal iletişimin temelini oluşturan frekans atlaması tekniğinin hamurunda genç bir kadının hem de döneminin en güzel kadını Hedy Lamarr’ın emeği aldığı patent ile tescillidir. Çağının en az 20 yıl önünde giden Hedy’nin buluşu Amerikan Deniz Kuvvetleri tarafından yıllar sonra gerçek yaşamda  uygulandı.

Frekans Atlama yöntemi 1957 yılında Sylvania Elektronik Sistemleri Dairesi tarafindan diğer askeri sistemlerde de kullanmak üzere geliştirildi. 1962 yılında Küba’ya gönderilen Amerikan gemilerinde kullanıldığında Lamarr-Antheil ikilisinin elinde olan patent hakkının süresi biteli üç yıl olmuştu. Bugün yüzmilyonlarca insanın kullandığı CDMA (Code Division Multiple Access) adıyla bilinen sayısal mobil iletişim sitemleri, diğer deyişle 3G teknolojisi Hedy Lamarr’ın aklına daha 1940’da gelen frekans atlatma yöntemine dayanmaktadır.

19 Ocak 2000 tarihinde, 86 yaşındayken altı koca eskitmiş bir ünlü olarak Florida, Altamonte Spring’te yaşama gözlerini yuman bu akıllı kadına iletişim dünyası teşekkür borçludur.

Kanal İstanbul Projesi ve Havalimanı Şehirleri

23 May
Mayıs 23, 2011


Araklı İlçesi’nde zirai ilaç ve gübre satışı yapan 50 yaşındaki Bilal Özyurt, Kanal İstanbul projesinin kendisine ait olduğunu ve projeyle ilgili, ‘Ötelerde bir şehir var, Üsküdar’dan o şehire yol gider’ başlıklı yazısını 26 Kasım 2004 tarihinde Araklı Noterliği’nde, 4050 sayı ile tasdik ettirdiğini anlatmış. Proje ile ilgili yazısını 2 Kasım 2004′te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş‘a faksla gönderdiğini belirten Özyurt, Belediye Yerleşkeler ve Kentsel Dönüşüm Müdürlüğü’nün bu yazıya 23 Şubat 2005′te, “Teklifiniz müdürlüğümüz çalışmalarını kapsamamaktadır” diye cevap verdiğini söylemiş: http://www.sondakika.com/haber-basbakanin-kanal-istanbul-projesini-trabzonlu-2702649/

Çılgın Proje’nin başka bir sahip adayı da Hollanda’da yaşayan Mustafa Coşkun (resim için tıklayınız). Bu haber henüz basına yansımadı. Mustafa Coşkun, Başbakan Tayyip Erdoğan’dan vali ve belediye başkanlarına kadar onlarca kişiye Ağustos 2010’da e-mail atmaya başlamış. E-mail bana geldiğinde Ocak 2011’e gelinmişti (e-mail’i görmek için tıklayınız). Mustafa bey Çılgın Proje’nin konu olduğu 2. Boğazı ayrı bir harita ile yollamış (harita için tıklayınız) ve sadece boğaz projesi ile yetinmeyip, İzmir için Palm Adası projesini de geliştirmiş.

Kanal İstanbul, dışarıdan bakıldığında iyi bir proje olarak gözüküyor. Tabii ki doğaya olan etkilerine bakmadan ve derinlemesine araştırmadan benim yorum yapmam doğru olmaz. Yanlız şundan eminim ki, proje seçim malzemesi olarak kullanıldığı için biraz aceleye getirildiği net olarak anlaşılıyor.

Mustafa Coşkun’un e-mail’ini aldıktan sonra İstanbul’a yeni bir boğaz (ve şehir) yaratma fikri ilgimi çekti. Bu yüzden Şubat ayından beri John Kasarda’nın “The Aerotropolist” kitabını okuyorum. Kitap aslında özet olarak havalimanlarının şehirlerin oluşumunda çok önemli bir yere sahip olduğunu söylüyor. Kamboçya konusunda doğal bir algı seçiciliğim olduğu için bu konuda ilk ilgimi çeken havalimanı şehri, dünyanın en büyük tapınağı Angkor Wat’ın bulunduğu Siem Reap oldu. Güney Koreliler tarafından inşa edilmekte olan, 1 milyar USD’ye mal olacak yeni havalimanının ve çevresinin yerleşim haritasına bakarsak: http://www.fastcompany.com/1710321/siam-reap-aerotropolis-is-cambodias-next-stab-at-regional-stardom aslında şehri inşa etmeden önce havalimanını inşa etmenin önemi ortaya çıkıyor.

Gelecek temasını işlediğim konferanslarda “Mega Şehirler” konusuna özellikle değiniyorum. 2050 yılında her 10 kişiden 7’sinin Mega Şehirler’de yaşanacağı söylenirken, bu konuyu göz ardı edemeyiz. Unutmayalım ki, yaşlanan dünyada her türlü kazancını vergiye odaklamış devletlerin hizmetlerini daha iyi sürdürebilmeleri için büyük şehir oluşturma konseptini benimseyeceklerini anlamamız gerekiyor. Çünkü hizmetleri ulaştırma maliyetleri böylece daha ucuz olacak. Örneğin Norveç’de Tromso diye bir şehir var. Nüfusu 60,000 olan bu şehir tam 23 ada’dan oluşuyor: http://en.wikipedia.org/wiki/File:NO_1902_Troms%C3%B8.svg Adaların çoğu birbirine köprü ile bağlı. Kişi başı geliri 95,062 USD olan Norveç için belki bu sorun olmaz ama, 17,508 adadan oluşan Endonezya’da kişi başı gelir 4,300 USD olduğu için yakın gelecekte bazı adalarda yaşam büyük sorun haline gelecek.

Şehirler büyüdükçe, orada yaşayan insanlara götürülen hzmetlerin bazılarında sorun olacağı aşikar. Ama bu şehirlerde yaşayan insanların su sıkıntısı çekeceklerine asla inanmıyorum. Unutmayın o yıllara geldiğimizde enerji üretim maliyetlerimiz inanılmaz düşecek ve bazı teknolojilerin kullanımı olanaklı hale gelecek. Örneğin Atmospheric Water Generation, yani havanın içindeki nemi suya çeviren teknolojinin uygulama maliyeti şu andaki şehir suyunun temizlenme maliyetine eşit hale gelecek. Zaten dünya ısındıkça havadaki nem de artacak. Yani sonsuz derecede kaynağımız mevcut. Anlayacağınız “Üçüncü dünya savaşı su yüzünden çıkacak” geyiklerine fazla takılmamak lazım.

Kanal İstanbul projesine dönersek, benim açımdan önemli iki noktaya dikkat çekmek isterim. İlki: Deprem. Eğer bu proje ile İstanbul içinde yer alan ve çoğu kaçak olan binalarda yaşayanlar tahliye edilip Yeni İstanbul’da onlara yeni konutlar verilebilirse (yani Kentsel Dönüşüm gerçekleşirse) sanırım bu proje çok anlamlı hale gelir. Bunun için ayrıca illa kanal yapmak da gerekmiyor. Sadece her iki yakadan belirli bir oranda nüfusu taşımak gerekiyor. İkinci konu ise: Rant. Ben rant konusunu 10 Ocak 2011 tarihli yazımda dile getirmiştim: http://www.alphanmanas.com/?p=1587 Çok yakın zamanda Değer Artış Payı ile ilgili kanunun çıkması gerekiyor. Bu kanun fikrinin çıkış yeri İstanbul. Fikir sahipleri ise İstanbul Belediyesi Ak Parti grup başkan vekili M. Ergün Turan ve İstanbul Belediyesi eski genel sekreteri Mesut Pektaş. Ben de elimden geldiğince bunu duyurmaya çalışıyorum. Seçim sonrası da duyurmaya devam edeceğim. Eğer Değer Artış Payı kanunu çıkarsa, arazilerinin değeri artacak arsa ve bina sahiplerinden elde edilecek vergilerle bu projelerin maliyetleri fazlasıyla karşılanır. Böylece rüşvet belediyelerin, ilgisiz insanların cebine değil, vergi olarak devletin cebine girer.

İki tane daha İstanbul oluşturmadan önce havalimanlarını yapmamız ve imarı ona göre ayarlamamız gerekiyor. Eğer bu planlama gerçekleşmezse gerçekten büyük sıkıntı yaşanır.

Türkiye’deki Eczanelerin Durumu

17 May
Mayıs 17, 2011

Geçen Pazar İzmir’de kullanmak zorunda olduğum ilacın bittiğini fark ettim. “Nasılsa nöbetçi eczane vardır!” rahatlığıyla Urla’dan İzmir’e yola çıktığımda tek tek nöbetçi eczaneleri arayarak ilacın olup olmadığını sordum. Urla, Güzelbahçe, Narlıdere, Balçova, Mithatpaşa Caddesi, Konak, Alsancak’taki eczanelerin hiçbirinde ilaç mevcut değildi. İlacın fiyatı pahalı olduğu için eczane bunu stokunda tutmak yerine depo’dan getirtmeyi uygun görüyordu. Depo’dan ilacı getirtme, Pazar günü belirli bir saatte depo kapandığı için veya eczanenin konumuna göre 2 saate kadar sürmesi nedeniyle benim durumumdaki bir vatandaşa yararı olmuyor.

1990’lı yılların başında “İlaçlarda Barkod Uygulaması” konusunda çalışırken eczanelerle çok yakından ilgilenmiştim. Amacım hem eczaneleri uydu üzerinden Sağlık Bakanlığı’na bağlayıp eczaneleri bilgisayarlaştırmak, hem de onları otomasyon ile tanıştırıp işlerini kolaylaştırmaktı. Ama daha PC’lerin yaygın olarak kullanılmaya başlanmadığı ve uydu iletişiminin bilinmediği bu yıllarda “erken öten horoz” olarak bu projeleri rafa kaldırdık. O yıllardaki eczane sayısı 13,000 civarındaydı. Bugün ise bu rakam 23,500. Eczaneler ile ilgili istatistikler genelde nüfusa oranlanarak yapılır. 1990 yılındaki nüfusumuz 56.473.035’di. Bugün ise 74 milyon’a yaklaşmıştır. Oranlara bakarsak 1990 yılında 4,344 kişiye 1 eczane düşerken, 2010 yılında ise 3,149 kişiye 1 eczane düşmektedir.

Bu oranlar şehirlere göre değişkenlik gösteriyor. Örneğin sorun yaşadığım İzmir’de eczane sayısı 1,750’ye ulaşmış durumda. Nüfusu 4 milyon olarak baz alsak, eczane başına düşen kişi sayısı 2,285 olmaktadır. İngiltere’de 5,212 kişi, Almanya’da 4,673 kişi ve siyasi kararların etkili olduğu Fransa’da ise bu oran 3,727 kişiye 1 eczane şeklindedir. Hollanda’da eczane sayılarının artmasını engellemek için 8 eczacılık fakültesinin 4’ü kapatılmış. Avrupa’da her türlü istatistikte geri kalan ülkemiz konu “eczane istatistiği” olunca, ipi önde göğüslemektedir.

Türkiye’de üniversitelerin bir plana dayalı olarak açılmadığını biliyorum. Bu plansızlığın içinde Eczacılık Fakülteleri’nin durumunu da merak ediyorum. Bu yanlışı da durdurmamız lazım.

Daha da vahim olan durum ise “Nöbetçi Eczane” konusu. Ben niye eczanelere bu ayrıcalığın tanındığını merak ediyorum. Onlara destek olmak için vatandaşa acı çektirmenin gereği var mı? Ben ilacımı alabilmek için tam 3 saat uğraş verdim. Bana yazık değil mi? Eczane hem nöbetçi hem de istediğim ilacı alacak sermayesi yok. Zamanında “Bayram Gazetesi” diye bir saçmalık vardı. O yıllardaki Sabah gazetesi sahibi Dinç Bilgin bu saçmalığa son vermişti. Şimdi bu saçmalığa son verecek cesur siyasetçiler arıyorum.

Geleceğin Dünya Liderlerini Yetiştirmek

08 May
Mayıs 8, 2011

Artık “Tanrılar Okulu” kitabını okumayan yok gibidir bu ülkede. Kitabın yazarı çok değerli insan Prof. Stefano D’Anna beni manevi oğlu olarak saymaktadır. Bu durum beni inanılmaz derecede gururlandırıyor. Geçtiğimiz yıl (2010) Ekim ayında Aras Kargo ile birlikte ‘Geleceğe Lider Ol’ adı altında Prof. Stefano D’Anna’nın yönetiminde, kendi bireysel devrimini gerçekleştirmek isteyip, liderlik vasıflarına sahip olduğuna inanan tüm üniversitelilere bu özel programa burslu olarak katılma fırsatı vermiş ve üniversiteli 42 genç bu programa katılarak sertifikalarını almıştı. Ben de bu programa konuşmacı olarak katılmış, programın başarısını gözlerimle görmüştüm. Öncelikle rahmetli Celal Aras’ın kurduğu bu vakfı destekleyen eşi ve evlatlarını bu çalışmalarından dolayı kutluyorum: http://www.arasholding.com.tr/icerik.asp?id=34&konu=basin_merkezi

Şimdi aynı proje “A Dream for The World” çatısı altında “Future Leaders For The World (FLW) Program” adıyla çok uluslu ve çok kültürlü hale dönüştü. Amaç, geleceğin liderlerini, pragmatik düşünürlerini yetiştirmek. Bu kez programı destekleyen George Koukis adlı ünlü iş insanı. Dünyanın en önemli bankacılık yazılımı firmalarından biri olan Temenos’un (http://www.temenos.com/) sahibi olan Koukis, Türkiye’den de üniversiteli gençlerin katılacağı bu programın bundan sonraki sürekliliğini sağlayacak. George Koukis ile 21 Nisan 2011’de İstanbul’da yapılan Forum İstanbul, Küresel Yeni Gerçeklerle 2023′e Doğru konferansında “Gelecek Gündemi 2023″ oturumunda birlikte konuşma yapmıştık (George Koukis üstteki resim’de en sağda duran sevgili Nuri Çolakoğlu’nun yanında bulunuyor).

FLW Programı finansal güç ile sevgiyi birleştirerek iş hayatına yetkinlik, dürüstlük, verimlilik, tek kelimeyle; bütünlük sahibi vizyoner liderler yaratmak üzerine Prof. Stefano D’Anna tarafından yaratılmıştır. Bu Liderlik Eğitimi kişilere kitaplardaki kalıpsal bilgiler ve inançlar vermek üzerine değildir. Bilakis kitapsız geçen 10 haftalık bu özel eğitim programında, gelecekte başkalarına liderlik yapacak gençlerin önce kendilerinin lideri olmaları, kendi sorumluluklarını 100% almaları, korkusuzluk ve özgürlük üzerine dersler veriliyor..Rönesansın başkenti İtalya’da mükemmelliyetçiliğin ve dahiliğin merkezinde, özel olarak seçilmiş öğrenciler; içsel sınırlarını aşacak, bireysel düşüncelerine çanak tutacak ve gerçek tutkularını ve özgürlük duygularını benimseyip düşlemeyi öğreneceklerdir. 1 Ağustos’ta başlayacak Program İtalya’da Como Gölü ve Milan çevresinde gerçekleşecek. Ekonomi ve Tarih olduğu kadar, Sanat, Müzik, Tiyatro ve Felsefe de öğrencilere bir vizyoner liderin iç özelliklerini, fikirlerini ve değerlerini vermede ışık tutacaktır.

Stefano D’Anna A Dream for The World projesi için:
Bir ulusun serveti, sahip olduğu ihracat hacmi, endüstriyel üretim kapasitesi, doğal kaynaklarının bolluğu, petrol yatakları, altın madenleri ya da elmas rezervleri değildir. Bir ulusun gerçek serveti, sahip olduğu sisteminin, değerlerinin niteliği ve bunun da ötesinde, her türlü iç çatışmadan ve olumsuz düşünceden, gündelik ölümlerin her çeşidinden arınmış, duygusal yönden sağlam bireyler yetiştirebilme kapasitesidir. Toplum içindeki değişim ancak her bir bireyin kendi kişisel çabası ile gerçekleşebilir” diyor.

Başta Prof. D’Anna ve değerli birçok hoca tarafından özel tasarlanan bu Liderlik Eğitimi Burs Programını almak isteyenler için:
Ayrıntılı Bilgi ve Başvurular İçin:
· www.FutureLeadersForTheWorld.com
· http://www.facebook.com/pages/Future-Leaders-For-The-World/#!/pages/Future-Leaders-For-The-World/130411317030501
· info@FutureLeadersForTheWorld.com

“Acil Servis Hekimi” Olmak

05 May
Mayıs 5, 2011


Doğu Marmara İnsan Kaynakları ve İstihdam Fuarı ile Sakarya Üniversitesi Girişimcilik Günleri kapsamında “Girişimcilik ve İnovasyon” konuşmamı yapmak üzere Kocaeli’ne giderken Hereke’de kötü bir kaza ile karşılaştık. Biz kaza mahalline 500 metre uzaklıktaydık. Kaza da dakikalar önce olmuştu. Ben “bu işte bir enayilik” var diyerek olay mahalline kendimi attım. Bir kamyon diğer bir kamyona arkadan çarpmış ve çarpmanın şiddeti ile arkadaki kamyonun şoför kabini yok olmuştu. Kamyon şoförü içeride sıkışmış kalmış vaziyette, kurtarılmayı bekliyordu (Fotoğraf için tıklayınız). Ambulans ve itfaiye zamanında gelmiş, karayolları anında çekici araç tahsisi yapmıştı. İnanın Avrupa ve ABD’de göreceğimiz görüntülerdi. Yol tamamen trafiğe kapatılmış ve kuyruk geriye doğru hızla uzuyordu. Halkımız kamyon ve arabalarından inmiş hızla olay mahallini doldurmuştu. Orada herkes görevini yaparken görevini bir tek yapamayan, trafik polisleri vardı. Ne yapacaklarını bilmez vaziyette seyirci pozisyonundaki halkı uzaklaştırmaya çalışıyordu. Dayanamadım ve müdahale ettim: “Sevgili arkadaşlar, ben konsolosum (Dışişleri Bakanlığı kimliğimi göstermek suretiyle) ve yetişmem gereken bir toplantı var. Yolun en sol şeridi boş. Böyle yayılacağınıza tek şeridi boşaltın da biriken trafiği rahatlatın” dedim. En yukarıdaki fotoğrafa bakarsanız zaten en sol şeridin boş olduğunu ve orada meraklı seyircilerin bulunduğunu göreceksiniz. Her neyse, sonra sol öndeki TIR şoförüne gidip “hadi sen de arabanı çalıştır, hafiften hareket et bari de herkes trafik açılıyor zannedip, arabalarına koşsun” dedim. Bir anda ortalık hareketlendi ve trafik polisleri yolu açıverdiler.

Ben gitmeseydim trafik polislerinin ne zaman aklı başına gelirdi, inanın onu bilemem. Ama tek bildiğim şey, hala bu ülkede “Acil Servis Hekimi” konusunda sıkıntı olduğu. Acil servis hekimini normal hekimden ayıran en önemli özellik, hızlı karar verip çözüm üretmesidir. Bugünkü kazadaki trafik polisi örneğinde olduğu gibi ne yazık ki hızlı karar vermekten yoksun insanları önemli organizasyonların başında tutarak, durumu vahim hale getiriyoruz. Trafik polisi neden hızlı karar vermesi gerektiğini bilmediği ve bu konuda eğitilmediği sürece bu düzen değişmeyecek. Tabii ki sözlerimle Türkiye’deki tüm trafik polislerini kastetmiyorum. Kaza mahallinde bulunan doktor ve itfaiyeciler hızlı karar vererek hareket etmek zorundaydılar. Çünkü orada sıkışan bir insandı ve daha fazla orada kalsa ölebilirdi. Bu neden-sonuç ilişkisi net olarak ortaya konmuş olayın aksine araba ve kamyonların oluşturduğu kuyruğun kilometrelerce uzadığı bir otoyolda trafik polisini zorlayan bir durum yoktu. Dolayısıyla karar vermek için de acele etmek zorunda değildi.

Açılan yoldan ilerleyip Doğu Marmara İnsan Kaynakları ve İstihdam Fuarı’nın yapıldığı mekana vardık. Beni bu etkinliğe davet edenler kapıda karşıladılar. Organizasyon dandini. Sanayi Bakanımız sayın Nihat Ergün koskoca fuar merkezinin orta bir noktasında konuşma yapıyor. Herkes ayakta. Korumalar herhalde akıllarını yitirmişlerdir. Bana konuşma yeri tahsis edilmemiş. Tahsis yapılan yerde perde/gösterici yok. Peki ne mi oldu? Beni oraya davet edenler ortadan arazi oldular ve Sakarya Üniversitesi İnsan Kaynakları ve Kariyer Kulübü üyelerinden sevgili Seda Zorba, Tolga Sarıkaya ve arkadaşları konuyu sahiplenip düzeni sağladılar. İşte gerçek acil servis hekimi onlar. Hepsini candan kutluyorum.

Benimle çalışacak insan için en önemli tercihim stres altında hızlı düşünebilmesi ve hızlı karar verebilmesidir. Tercihimi bu yönde kullanırım ve onları da bu konuda eğitirim. Adapte olamayan ile çalışmam.

Son söz:Artık önümde bir trafik kazası olduysa ve yol tamamen trafiğe kapandıysa, benim orada bulunan trafik polislerine güvenmem ve arabada sabırla oturmam sizce mümkün mü? Ne dersiniz? Benim yerimde siz olsaydınız, bundan sonra arabada oturup bekler miydiniz?

Copyright © 2016 - Alphan Manas Blog