Aylık arşiv:Haziran, 2010

Arçelik Triportöre Ne Oldu?

29 Haz
Haziran 29, 2010

triportor
Arçelik Triportör’ü orta yaşlılar hatırlar. 1970’li yıllarda ara sokakların vazgeçilmez seyyar satıcı aracıydı. Tüpler taşındı, sebze-meyveler satıldı. Sonra da yok olup gittiler. Peki niye yok olup gittiler? Araç ihtiyaçlara cevap mı vermiyordu? Hayır; Hikayesi ilginç (benim bildiklerim dışında bilgisi olanların bilgilerini buraya yazmaya hazırım). Arçelik Triportör yukarıdaki resimde görmüş olduğunuz Ferdinando Innocenti’nin bir ürünüydü. Adı da Lambro’ydu aslında. 1931 yılında çelik tüp üreten, 2. dünya savaşı sonunda motor scooter üretmeye başlayan bu firmanın Arçelik için ürettiği Triportör 3 silindirli, geri vitesi olmayan 3 ileri vitesli 150cc motorluydu. Frenler arka tekerleklerdeydi. Firma motoru 1965 yılında 198cc’ye arttırdı. Ayrıca kargo kapasitesini de 11 cwt’a çıkardı.

Türkiye’de Devrim arabası yapılmaya çalışılan yıllarda, Arçelik’in Lambro’dan Triportörü ön kasasız alıp, üstüne fiberglass gövde oturtup sattığı, biraz katma değer sağladığı hayaline kapılmışken, gene İtalyan Isocarro Triportör’ün gövdesine gözüm çarptı. Meğer Arçelik Triportör’ün kaportası da Isocarro’dan bire-bir alıntıymış. Allahım o ne yaratıcılık öyle. Kapı sadece farklı yere açılıyor ve öne 2 tane sinyal lambası eklenmiş. Sıfır katma değer (haklarını yemeyelim %0.02) ile al sana Triportör. Lambro’nun üreticisi Ferdinando Innocenti, üretimi 1972 yılında durdurunca (zaten Isocarro’da 1966 ylında üretimi durdurmuştu) Arçelik te sanırım zahmet edip birşeyler yapmadı ve Arçelik Triportör’ün Türkiye’deki satışı da durmuş oldu. O yıllara geri gitmek ve bu işin başında olmak isterdim. Acaba diyorum ben de aynı kolaylığa kaçarmıydım. Yok yok, ben yapamazdım bunu.

Yukarıda Arçelik Triportörün ihtiyaçlara cevap vermemesi konusunda bir ek bilgi vermek istiyorum. Yazıda 4 resim görüyorsunuz. En sağdaki resimde bulunan Cushman marka 3 tekerleklekli araba, 1936 yılında ismi değişerek Cushman Motor Works olan firma tarafından üretilmektedir. 1970 yılından beri New York Polis Teşkilatı’nın şehir içinde yürüyerek dolaşan polis memurlarının kullanımında olan bu araçlar, aynı zamanda ABD posta teşkilatı, havalimanları ve fabrikalar tarafından yoğun olarak kullanılıyor. Ayrıca üretimi de devam ediyor. 18 hp beygir gücündeki araç yaklaşık 1,000 kilo yük taşıyabiliyor ve max 60 km hız yapıyor.

3 Tekerlekli araçlara dikkatinizi çekmek için bu yazıyı yayınlamayı düşünmüştüm. Ama konu Arçelik ile ilişkilenince, Türkiye niye bir otomobil markası çıkaramadı? sorusunun cevabını hepinizin yavaş yavaş anlamaya başladığınızı görüyorum.

Bayar : Savunma Sanayimiz Kendine Sorsun TSK İçin Ne Ürettim.

26 Haz
Haziran 26, 2010

2010-06-24_Hürriyet_Savunma Sanayimiz (Short)Çok değil sadece 2 önceki yazımda söyledim: http://www.alphanmanas.com/?p=835 Bu ülkede savunma sanayii’nin devleri Aselsan, TUSAŞ, Roketsan ve Havelsan gibi firmalar ne yazık ki inanılmaz hantal hale gelmişlerdir. Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) bunu gördüğü için, bu firmalara ivme kazandırmak için zorunlu şekilde kendi alanlarında yetenekleri olan alt yüklenici firmalar oluşturmaya itmiştir. Ama oluşturulan alt yüklenicilere para kazandırmamayı bir strateji olarak benimseyen bu firmalar alt yüklenicileri ne öldürmekteler, ne de büyümelerine izin vermekteler.

Brightwell yatırımlarından olan ve sonra MBO yöntemi ile (hem yönetici hem de küçük ortaklara satış) çıkış gerçekleştirdiğimiz Pavo http://www.brightwell.com.tr/pavo.asp yönetim kurulu başkanı sıfatı ile yukarıda adı geçen firmalardan birinin genel müdürü ile yaptığımız bir toplantıda bana “Alphan bey, biz sizin çok büyümenizi ve bize rakip olmanızı istemeyiz” demişti. Yani benim iş anayasam ile tümüyle ters olan bir beklenti vardı benden ve o gün Pavo benim için bitti. Savunma Sanayi Müsteşarımız sayın Murad Bayar Savunma Teknolojileri (SAVTEK) Kongresi açılışındaki konuşmasında söyledikleri 24 Haziran 2010 tarihinde Hürriyet gazetesinde yer aldı: http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/15119133.asp “Artık sonucu sorgulamamız gerekiyor.
Türk Silahlı Kuvvetlerine ne veriyoruz ve onların hangi problemlerine çözüm sağlıyoruz ve bunu dünya standardlarında yapabiliyor muyuz?”. “Kendimiz yaptık diye övünüyoruz, gururlanıyoruz ama bu hangi probleme çözüm getiriyor?”

Sayın Bayar ağzına sağlık. Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’na bağlı olan Aselsan, TUSAŞ, Roketsan ve Havelsan, Türkiye’nin en büyük savunma sanayi firmaları. Bu firmalardaki yönetim kurulları ordu mensuplarından oluşuyor. Yönetimler özel şirketlerin aksine çok uzun süre görevde kalıyorlar. Alıcı ve satıcı da Türk Silahlı Kuvvetleri olunca ortada bir koruma kalkanı oluşuyor, ayrıca rekabet ortamı sağlanmamış oluyor. Koruma kalkanı yüzünden bu ülkenin firmaları yıllarca rekabetçi olamadılar. Daha şimdi yavaş yavaş bu işi öğrenmeye başladılar. Bu durumun sürmesi halinde Türkiye’nin askeri teknoloji geliştirmesi gerçekten zordur.

TUSAŞ ile Eclipse Aviation’ın satın alınması esnasında yakın temasım olmuştu. Bazı konuşma ve bilgiler gizlilik derecesinde olduğu için sizlerle paylaşmam imkansız ama basit bir deyişle, eğer TUSAŞ kağnı hızında olmasaydı, yani hızlı hareket edebilecek bir mekanizma ile yönetilmiş olsaydı Türkiye uçak teknolojisine 2009 yılında sahip olacaktı.

Yeni moda ya, herkes askerlere yükleniyor. Benim böyle bir amacım yok. OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu)’a bir bakalım. Başında Coşkun Ulusoy var. Peki OYAK niye çok başarılı? Çünkü dışarıdan atanmış profosyonellerce yönetiliyor. Halbuki adı geçen tüm firmaların başında mühendisler var. Mühendis yöneticiler, hele iş hayatlarına neredeyse orada başlamışlarsa o şirketi iyi yönetebileceklerini düşünemiyorum (istisnalar kaideyi bozmaz kuralı hala geçerlidir). Yönetim sorununu çözemezsek ve statüko’dan vazgeçip yukarıda adı geçen 4 firma’nın (Aselsan, TUSAŞ, Roketsan ve Havelsan) dışında başka firmalar yaratamazsak savunma sanayiimiz güçlü lafı inanın yalan olur.

Murat Bayar’ın demecinin tümünü okumak için (Tıklayınız)

Thomas Friedman İstanbul’daydı

21 Haz
Haziran 21, 2010

Özyeğin Üniversitesi’nin daveti ile 15 Haziran 2010 da Swissotel’de Thomas Friedman’ı dinledim. Yaklaşık 750 kişilik bir izleyici kitlesi heyecanla dinledi kendisini. Benim için büyük bir hayal kırıklığı olduğunu ifade etmem gerekiyor. Biz Türkler çok nazik insanlarız. Misafirlerimiz bir kişiyi hırpalamak bize yakışmaz. Hele ki bu kişi İngilizce konuşan biriyse imkansız hale gelir.

Thomas Friedman ABD’de Amerikalılara hitaben yaptığı konuşmayı gelip Türkiye de yaptı. Hem de Türkiye hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadan. Abi kömür santrallerine karşıymış. Önce ABD’deki verilere bakalım.

ABD’de kömür ile doğalgazı elektrik üretiminde karşılaştırırsak, termik santrallerdeki (kömür santrali) elektrik üretimi 10 kat daha ucuza mal oluyor. Bu yüzden bugün ABD’nin elektrik üretiminin yaklaşık %50’si termik santraller ile gerçekleşiyor. Bu da 300 GW kapasiteye denk geliyor. İlginç olanı ise bu santrallerin toplam 100 GW’lık olanları 1970 öncesi, 295 GW’lık olanları 1970-1989 yılları arasında ve yaklaşık 4 GW’lık santral (12 tane) 1990’dan günümüze kadar yapıldı. Yani diğer bir deyişle eski teknoloji termik santralleri ABD’yi gerçekten kirletmeye devam ediyor. Daha da ilginci 130 tane daha termik santral projesi oynak doğalgaz fiyatları ve yüksek nükleer fiyatlarına bağlı olarak yapılmayı bekliyor. ABD’de kömürün biteceği de yok. En az 250 yıllık kömür var. Şimdi durum böyleyken, Yenilenebilir Enerji’yi ağzına dahi almaktan imtina eden Bush yönetiminin en haso adamlarından biri olan Thomas Friedman, ülkemize gelip bize Yenilenebilir Enerji’nin önemini anlatması komik ötesi bir durum. ABD’yi bir kenara koyarsak Çin’de durum çok farklı değil. Çin her hafta 500 MW’lık termik santral açıyor. Her 500 MW’lık termik santral yıllda 3 milyon ton civarında CO2 salıyor.

Yazım çoğu zaman olduğu gibi, başladığı noktanın çok dışına çıkıp farklı bir yönde devam ediyor. Termik santral’ler hakkında yazı yazmaya başlamışken, daha önce hazırlık yaptığım “Akıntı/Git-Gel Kaynaklı Enerji” hakkındaki yorumlarımı da eklemeliyim. Hatta bu yola girmişken Popular Mechanics’in Temmuz 2010 sayısında “Enerji hakkındaki gerçekler” yazısından da alıntılar yapıp, yorumlarımı toparlamakta yarar görüyorum. Sonrasında da “global ısınma/iklim değişikliği” hakkında ortaya atılan iddaaları da toparlamayı düşünüyorum.

Akıntı/Git-Gel Kaynaklı Enerji için; Bundan yaklaşık 1 yıl önce Nisan 2009’da, UNIDO-ICHET (Uluslararası Hidrojen Enerjisi Teknolojileri Merkezi)’in Büyükşehir Belediyesi şirketlerinden İstanbul Elektrik’le birlikte Üsküdar’da İstanbul Boğazı akıntısından yararlanacak elektrik üretecek bir proje başlattığı haberi çıkmıştı. Projeye göre, minimum 20 kilovat saat elektrik üreterek yaklaşık 200 konutun elektrik ihtiyacı karşılanacaktı. İncelemeler sonucunda seyrüsefer trafiğini etkilemeyecek bölge olarak Üsküdar Evlendirme Dairesi karşısı belirlenmişti. İstanbul Boğaz Tüp Geçit’ini yapan Japon Taisei Firması, ne kadar güçte türbin yerleştirilmesini belirlemek için üzere akıntı ölçümleri yapıyordu ve daha sonra deniz yüzeyinin sekiz metre altına minimum 20 kilovat saat elektrik üretme kapasitesine sahip Kobold türbin yerleştirilecekti. Ben projenin akıbetini henüz öğrenemedim ama bana rakamlar biraz az gibi geldi. Şöyleki o bölgedeki akıntı hızının 3 m/sn olduğunu varsayarsak 20 kilovat saat elektrik üretmek için 80 cm çapında türbün yerleştirmek lazım ki, bunu yerleştirmeye değmez. Düşünün, 11 metre çapında bir türbün 470 kilovat saat eletrik üretebilirken niye 80 cm’lik bir türbün konsun ki?

Akıntı/Git Gel Kaynaklı Enerji için dünyada sınırlı sayıda bölge var. Örneğin Fransa’nın St. Malo bölgesi. La Rance Barajı 1960’larda yapıldı ve git/gel zamanı elde edilen max enerji 240 MW’a ulaşabilmektedir. Dünyadaki diğer önemli bölgeler aşağıda listelenmiş olup bu bölgelerden elde edilebilecek toplam energi 100 GW civarındadır:

1. Cebelitarık (Gibraltar) Boğazı (Fas ile İspanya Arası)
2. İstanbul ve Çanakkale Boğazları
3. Manila
4. Bangkok
5. Ho Chi Minh City
6. Kuala Lumpur
7. Singapur
8. Yangon
9. Bandung
10. Hanoi
11. Surabaya
12. Taichung
13. Kaohsiung
14. Medan
15. Cook Boğazı ve Kaipara Limanı (Yeni Zellanda)
16. Anglesey ve Pembrokeshire (Galler Bölgesi)
17. Alderney, The Swinge (Channel Islands)
18. Wadden Sea (Hollanda)
19. East River (New York)
20. Golden Gate (San Fransisco)
21. Bay of Fundy (Kanada)
22. Seven Estuary (İngiltere)

Şimdi nükleer enerjiye bakalım: Son 60 yılda nükleer santral kazalarında 100’den az kişi ölmüş. Bu ölümlerin 56’sı zaten 1986 da Ukraynadaki eski-püskü, çok daha önce kapatılması gereken Chernobyl nükleer santralinde meydana geldi. Yeni teknoloji reaktörler zaten çok daha hızlı kapatma (auto shutoff) sistemlerine sahip olduğu için tehlikeleri çok daha az.

Mısır bazlı Etanol tam bir fiyasko oldu. USDA (ABD Tarım Dairesi) verilerine göre mısır bazlı etanol, fosil yakıtlara göre sadece %20 dafa az emisyon oluşturuyor. Selülozik etanol’ün verimli olması içinse petrol fiyatlarının en az 100 USD’ye ulaşması gerekiyor.

Rüzgar için çok şey söyleniyor ama ülkelerin elektrik dağıtım şebekelerinin durumları ve yatırım planları baz alındığında 2030 yılında rüzgar enerji üretimi içinde %30’luk bir yer edinebilir. Bu ortalama değer, rüzgar verimliliği ve dağıtım şebekeleri göz önüne alındığında ülkeler arasında önemli farklılıklar oluşturacaktır.

Jeotermal belkide diğer tüm enerji kaynaklarına göre en mantıklı olanı gözüküyor. Özellikle derinlere inildikçe elde edilen enreji miktarı artarken maliyet artıyor. Önümüzdeki 10 yıl içinde geliştirilecek yeni teknolojilerle, derinlere inme maliyeti azalacak ve sadece ABD’de MIT tarafından belirlenen 200,000 exajule değerindeki jeotermal enerji potansiyalinin (ABD’nin yıllık enerji gereksiniminin 2,000 katı) bir bölümünden yararlanmaya başlanacak.

Herkes kömürü tü-kaka yaparken, “Acaba kömür gazlaştırma veya her kömür santrali dibine bir tane Algae biyo-yakıt tesisi kursa teknolojilerine yatırım yapsak” diye de düşünmüyor. İşte bunu anlamak mümkün değil. Yada bugün yaklaşık MW’ı 1.5 milyon Euro’ya mal olan rüzgar santrallerindeki dişli mekanizmasını acaba aşağıya alsak da maliyeti %40 azaltsak diye Ar-Ge yapmayı düşünmüyor. Ben zaten aziz Türkiye’mden böyle bir atak beklemiyorum. Ben atak yaparım da, Alphan Manas tek başına ne yapsın? Üniversite Teknopark’ları lafı kulağıma çalınıyor. Ama onlar daha ziyade gayrimenkul danışmanlığı yapıyorlar. Hani “ofis m2’sini nasıl daha pahalıya satarız da masraflarımızı karşılarız” durumları.

Ben de diyorum ki “dünyanın enayisi bizmiyiz?” “Mavi Marmara” olayı sonrası kendimizi bir şöyle sınadığımızda doğal kaynaklar bazında dışa bağımlılığımız hemen farkettik. Bakınız Rusya, İran ve Azarbeycan ile dostluğumuz sıkı-fıkı. Elektrik üretimimizin %50’sini sağlayan doğalgaz bu ülkelerden geliyor. Farklı bir durum zaten söz konusu olamaz. Biraz Azerileri kızdırdık, sonra durumu düzelttik. Şimdi de paşa paşa, geçmiş döneme ait doğalgaz fiyat farklarını ödüyoruz. Görüntüde vatandaşa yansıtılmayacak ama sonunda endirekt olarak bu da vatandaşın cebinden çıkacak.

Beni bu yazıyı yazmaya iten aslında sevgili İhsan Aykut’tan Thomas Friedman’ın konuşması ve benim sorduğum soru hakkında gelen yorumlar oldu. Onunkiler ile benimkileri birleştirip birşeyler oluşturdum.

Friedman’a göre “Avusturya’da hazırlanan bir freedom indeksi var. Bunu dünyanın önemli petrol kaynağı dört ülke için inceledim; İran, Rusya, Venezuela, Cezayir ve şunu saptadım; Petrol fiyatları düşünce özgürlük-huzur-rahatlama artıyor, petrol fiyatları yükselince özgürlükler kısıtlanıyor, karmaşa ve trübülans başlıyor.”

ve

“Petrol fiyatları ve özgürlük-huzur arasında ters trend var. Dünyadaki karışıklıklara, Rusya devrimine, Iran’daki yönetim değişikliklerine bakın. Hepsinde bu ters orantıyı göreceksiniz. Petrol üreticisi bir ülke olmadığınıza sevinin. Yoksa başınız dertte olurdu.”

Yukarıdaki bilgilere bildiklerimizin kurumsal açılımı diyebiliriz. Friedman’ın en önemli yorumu dünyanın hızla IT’den ET’ye geçtiği şeklindeydi. Buna %100 katılıyorum. Artık dünya IT, yani Bilişim Teknolojilerinden ET, yani Enerji Teknolojilerine geçiş yapıyor. Bundan sonraki gelecek ET’de. Bunu çok yakından ben de izliyorum. Zaten o yüzden 1985 yılında iş hayatıma Bilişim ile başlayıp 2005’de ET’ye dönüş yaptım. Çünkü IT amaç yerine araç haline geldi.

Global iklim değişiklikleri ile ilgili kendisinin biraz daha bilgili bir şekilde sahneye çıkmasını beklerdim. Çünkü insanlar rakamlara daha çok itibar ediyorlar. Kafalardaki soruları rakamlarla açıklanmış gerçekler daha çok etkiliyor. Yanlış bilgilerle bezenmiş ön yargılar bizi yanlış yollara sokuyor. Son dönemin en büyük geyiği mesela “Elektrikli Araba’lar fosil yakıtlarla elde edilen enerjiyle şarj edilirse bunun bir anlamı yokmuş”. Güldürmeyiniz arkadaşlar. O zaman ABD’de yazımın girişinde açıkladığım nedenlerden dolayı hiçbir zaman Elektrikli Araba kullanmamak lazım. Ya da dünyanın oluşacak büyük talebi karşılamak için acilen nükleer enerji’ye geçmesi lazım. Haa o zaman, Elektrikli Araba konusu nükleer enerji teknolojisi sağlayan ülkelerin bir dayatması gibi komplo teorisi ile sonuçlanması pek muhtemeldir.

Son olarak global ısınma ve iklim değişikliği konusuna değinmek istiyorum. Özellikle 1998 yılından beri ısınma konusu çok işleniyor. Çünkü o yıl sıcaklık inanılmaz yükseldi ve sonraki yıllarda bu sıcaklık bir nebze olsun azaldı. El Niño 1998’e damgasını vurdu. Normalde rüzgarların sıcak suları tropik Pasific bölgesinde tutmasına rağmen El Niño yüzünden o yıl sıcak sular tropik Pasific bölgesinin batı tarafında birikerek yüzey sıcaklığını inanılmaz yükseltti. Bu sıcaklık atmosfere hareket ederek, sıcaklığı arttırdı. Bu durum 2008 yılında terse döndü ve sıcaklık artışının azalmasına neden oldu.
Okyanusların havadan 1,000 kat daha fazla ısı sakladığını göz önüne almak zorundayız. Okyanuslar atmosfere giden ısıyı kontrol ettiği için, okyanuslarda çok önemli bilgi saklı duruyor.
Daha sonra yanardağların ve dünya merkezinin global ısınma ve iklim değişikliğine etkisine de bakmak istiyorum. Bunun için biraz araştırma yapıp sizlerle paylaşacağım…

Hepimiz Kırgız’ız ve Küçük Emrah

16 Haz
Haziran 16, 2010

kirgizbayragiKüçük Emrah

Bu hafta “Hepimiz Filistin’liyiz” haberime ilginç tepkiler geldi. Ama tepkilerin ağırlıklı bölümü, Önce Yurtta Sulh, Sonra Cihanda Sulh sloganını destekliyordu.

Şimdi sıra Kırgızıstan’da.“İzninizle sizlerden daha fazla Kırgız biri olarak şunları söylemek istiyorum” diye sözlerime başlamak benim için çok kolay. Çünkü soyadım Manas, dünyanın en büyük destanı ve Kırgız. Ailenin Orta Asya ile de bağları var. Babam, Kırgız Manas Üniversitesinde ders verdi. Ailedeki isimlere bakınca zaten konu daha net anlaşılıyor: Alphan, Oğuz, Tarkan, Tolga, Hakan, Kağan vs.

Kırgızistan da iç savaş tehlikesi, Doğu Türkistan’da Çin ile yaşanan sorunlar…. Bu konu çok uzar gider. Türkiye’nin etki alanının istendiğinde nereye kadar olduğunu görebiliyoruz. Ama biz henüz Yurtta Sulh konusunu çözmedik. Dünyadaki en önemli güç artık silahlı güç değil, ekonomik güç. Türkiye ekonomik olarak çok güçlü konuma gelmeden Türkiye ile kan ve gönül bağı olan ülke ve topluluklara istediğimiz desteği veremeyiz. Türkiye Diaspora’nın anlamını Cumhuriyet kurulduktan 86 yıl sonra anladı ki, bunun için Devlet Bakanlığı kuruyor.

Ben “Hepimiz Filistin’liyiz” derken, aslında hicivli bir biçimde “körükörüne destek olmaz” demek istemiştim. Bazı arkadaşlarım, bunun reklam koktuğunu söylediler. Aslında benim hicivli bir yaklaşım sergilediğimi anlamadılarsa, tezlerinde haklılar. Ama bu durum hükümet için de geçerli. Eğer hükümet de bu konuyu çok fazla dillendirmeye başlar ve iç politika malzemesi haline getirirse, bu biraz hedef saptırma, seçime hazırlık olur. Çünkü Türkiye’nin çok önemli sorunları bulunuyor. Bütçe ve dış açık, bankalar ve sıcak para ile fonlanmaya devam ediyor. Güçlü bir ekonomi sinyali veren Türkiye değişime iyi hazırlanmıyor. İşsizlik önemli bir sorun. Ama bunu sadece bugünkü hükümete bağlamak doğru değil. Dünya ortalama %8 işsizliği artık baz puan olarak almalıdır. Yani İşsizliğin Libor’u artık %8’dir. Bununla yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Biz işsizlik sınırımızı ne kadar aşağıya indirebilirsek o kadar başarılı oluruz. Hala teknoloji alanında yenilik yapmaya çabamız yok. Katma değer yaratmadan işsizlik engellenemez.

Bakınız Yunanistan’a. Servis sektörüne dayalı bir ekonomi nasıl çöktü. Ben Yunanistan’ın yerinde olsam kapımı Çin’e sonuna kadar açardım. Zaten Pire limanını Çinlilere kiraladılar. Şimdi Çinlileri getirip fabrikalar da kurdurabilirler. Bu olursa Yunanistan uçar gider. Ama ben onlarda bu hırs ve çalışma azmini göremiyorum. Halbuki Türkler öylemi? Hayır, bizde çalışma azmi daha fazla.

Ama bizde lider seçme sorunu var. Bugüne kadar ülkenin başına gelmiş hemen hemen her liderin arkasından “Yahu kardeşim senin programın nedir? Daha önceki başarı grafiğin nasıldır? Bu söylediklerini nasıl gerçekleştireceksin?” demeden “Kurtar bizi Baba” mantığıyla gitmişiz. Hele lider “mağdur” bir noktadan başlıyorsa ballı börek. Küçük Emrah filmlerini hatırlayın. Hep ezikti, haksızlığa uğrardı filmlerinde. O yüzden kasetleri bir ara en çok satan Küçük Emrah oldu. Niye canım Türkiyem “vizyoner, dünya görüşü güçlü, bu ülkeyi yerinden oynatacak” bir lider aramıyor da, işin kolayına kaçıyor, gerçekten anlamak mükün değil.

Hepimiz Filistinliyiz

12 Haz
Haziran 12, 2010

filistin
İsrail’in Mavi Marmara gemisine müdahale ettiği gün ben Blog’uma başka bir haber koymuştum. Genelde siyasi konularda görüş bildirmemekle birlikte bu konu önemli olduğu için fikrimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Filistin bayrak satışları patladı. Hepimiz Filstinliyiz. Ama izninizle ben sizlerden biraz daha Filistinli sayılırım. Babamın teyzeleri Mısır ve Ürdün kökenli. Bir tanesinin eşi Mounzir Dajani, emekli olduğunda Filisitin’in Mısır Büyükelçisiydi. Daha önce Cezayirde görevliyken onları ziyaret ederdim. Oradaki Büyükelçiliğimiz de bana diplomatik geçiş konusunda yardımcı olurdu (Bu konuda hatıra olarak sakladığım evrak için Tıklayınız). Kuzen Mouna ile yıllarca Filistin üzerinde konuştuk. Filistin Kurutuluş Örgütü (PLO) ile başlayan hikaye, silahlı mücadele, silahların bırakılması ve barış sürecini çok iyi biliyorum. Yasser Arafat ile omuz omuza mücadele eden Mounzir amca’dan o günleri çok dinledim. Dajani ailesi http://www.dajani.net/1.html Orta Doğu’nun en tanınmış ailelerinden biridir.

1529 yılında Kanuni Sultan Süleyman Kudüse geldiğinde Davut Peygamberin Türbesini Dajani ailesine korumaları için bırakmıştır. Aynı bölge İsa’nın son yemeğini yediği yeri de içine aldığı için Hristiyanlar için de önemli bir bölgedir. 1459-1561 yılları arasında yaşamış olan Sheikh Ahmad al-Dajani aynı zamanda bir Sufi’ydi ve Kudus’te saygı duyulan dini bir liderdi.

Babamın diğer teyzesinin eşi Temimi ailesi (Temim Oğulları)’ndendir. Temim oğulları Peygamberimiz gibi Hz. İsmail soyundan gelmektedirler. Özellikle Ürdün ve Filistin’de çok köklü yerleşimleri vardır.

Şimdi sizlere neden sizlerden biraz daha Filistinli olduğumu anlattıktan sonra Mavi Marmara saldırısına gelelim:

1. İsrail, hazır içinde Türkler olan gemi yakalamışken Türkiye’ye geçmişten biriken dersi vermeye kalkmış, cinayet işlemiştir ve suçludur. Dünyanın gözünde zor duruma düşmüştür.

2. İsrail’in müdahalesi bilinmesine rağmen içinde insan bulunan yardım gemileri gönderilerek büyük bir risk alınmıştır. Saldırı sonrası bazı TV kanalları sokaktaki halka “Şimdi olsa bu gemilerin tekrar gitmesini istermiydiniz?” diye sordular. Ben “Evet gitsin” diyen duymadım. En azından sağduyu sahibi insanlar olarak zaten başka bir cevap verilmemeli. Peki o zaman, yani olacakları bilerek böyle bir girişimde bulunmayacaksak, niye daha önce bulunduk. Bu durum belki de İsrail’in ablukasını uzun dönemde yumuşatmasını sağlayacaktır. Gazze bölgesine ablukayı azaltmak için niye sadece Türkiye 9 şehit vererek bunu yapmıştır? Bunu sağlayarak ne elde etmiştir, bunun hesabının iyi yapılması gerekmektedir.

3. İsrail halkı hükümetlerinin yaptığını desteklememekle beraber, halkın %78’i Türkiye’yi düşman olarak görmektedir.

4. Türkiye, Orta Doğu’da kendi isteği ile Banka Asya Ligi’nden Turkcell Super Ligine çıkmıştır. Ama bunun için:

 a. Yeterli kondisyonu yoktur. Çünkü nükleer gücü yoktur. Enerji’de kendi kendine yetebilen bir ülke değildir. Savunma sanayii dışa bağımlı olarak hayatına devam etmektedir. Bu ülkede savunma sanayii’nin devleri Aselsan, TUSAŞ, Roketsan ve Havelsan gibi firmalar ne yazık ki inanılmaz hantal hale gelmişlerdir. Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) bunu gördüğü için, bu firmalara ivme kazandırmak için zorunlu şekilde kendi alanlarında yetenekleri olan alt yüklenici firmalar oluşturmaya itmiştir. Ama oluşturulan alt yüklenicilere para kazandırmamayı bir strateji olarak benimseyen bu firmalar alt yüklenicileri ne öldürmekteler, ne de büyümelerine izin vermekteler. Brightwell yatırımlarından olan ve sonra MBO yöntemi ile çıkış gerçekleştirdiğimiz Pavo yönetim kurulu başkanı sıfatı ile yukarıda adı geçen firmalardan birinin genel müdürü ile yaptığımız bir toplantıda bana “Alphan bey, biz sizin çok büyümenizi ve bize rakip olmanızı istemeyiz” demişti. Yani benim iş anayasam ile tümüyle ters olan bir beklenti vardı benden ve o gün Pavo benim için bitti.

 b. Takım içinde huzuru yoktur. Terör tekrar eski hızına geri dönerek devam etmektedir. Ordu ile hükümetin arası pek iyi değildir.

 c. Oyuncu kadrosu yeterli değildir ve yeni oyuncular ile eski oyuncular arasında takım uyumu sağlanamamıştır. Şu andaki dış siyasetteki oyun planı sayın Bakan Ahmet Davutoğlu’nun kafasındadır. Sayın Başbakan ve kendi küçük ekibi ile bunu sürdürürken Dışişleri ile çok koordineli çalışılmadığı görülmektedir.

d. Rakip takımlar çok güçlüdür ve birbirlerine şike yapmaktadırlar. Türkiye ile uyumlu gözüken ülkeler kendi çıkarları ile hareket etmekteler, zaman zaman da Türkiyeyi yanlız bırakmaktadırlar.

Türkiye’nin ekseni kayıyor denmesine rağmen bence doğru eksendedir. Çünkü tüm dünya bu eksene doğru hareket etmektedir. Ama Türkiye kendi rolünü iyi belirlemek zorundadır. Taşları yerinden oynatmak benim de çok benimsediğim bir stratejidir. Çünkü güçlü Türkiye bu değişen dünyada terör örgütlerini başına bela eden ülkelerle miş gibi yaparak geçinmek zorunda değildir.

Ama Turkcell Süper Ligi farklı bir ligdir. Yanlış stratejilerle Türkiye tekrar Bank Asya ligine düşebilir. Bu düşüş sonrası bir daha üst lige çıkması çok zor olur. Gene sizlerden daha fazla Filistinli olarak şunu eklemek istiyorum. Filistin sorunu öyle bizim televizyonlarda seyrettiğimiz “ben Filistini iyi bilirim” diyen acar gazeteci ve politikacıların söylemlerindeki kadar kolay çözülebilecek bir sorun değildir. Çünkü gene çevre ve yakın ülkelerde miş gibi yapan ama bu sorunun devam etmesi işine gelen onca ülke varken Türkiye’nin üstlenmeyi düşündüğü rolde bir daha “Mavi Marmara” hatası yapmaması gerekmektedir.

Copyright © 2016 - Alphan Manas Blog