Aylık arşiv:Şubat, 2010

VEDA Filmi ve Adanalı Dizisi

28 Şub
Şubat 28, 2010

veda_adanaliDün akşam Atatürk’ün yaveri Salih Bozok’un ağzından anlatılan VEDA filmini seyrettim. Zülfi Livaneli’yi yürekten kutluyorum. Yapımcı Kamera Film ile dağıtımcı sevgili Şengün ve Kemal Kaplanoğlu’nun sahip olduğu Tiglon’u da kutluyorum. Çok ölçülü ve seyrederken ağlatan çok güzel bir filmin altına imza atmışlar. Bu filmin kaç kopya çıktığını bilmiyorum ama sanırım Babam ve Oğlum filmi gibi kulaktan kulağa yayılarak 5 milyon gibi inanılmaz bir seyirci sayısına ulaşacağını düşünüyorum. İsmini vermeyeceğim (bazıları vizyonda olduğu için haksız rekabetin bir parçası olmak istemem) bazı filmler bu ülkede beklenenin ötesinde seyirci sayısına ulaştıklarını göz öüne aldığınızda 5 milyon ulaşılamıyacak bir rakam olarak düşünülmemelidir.

Ben bir sinema eleştirmeni değilim ama bu durum eleştirmemem anlamına gelmiyor. Bugüne kadar Türk filmleri ve dizileri hakkında yorum yapmaktan kaçındım. Dün akşam biz VEDA filmine giderken Hazal-Erk-Dinç üçlememiz bize eşlik edemediler. Çünkü onların her hafta seyrettikleri, hatta kaçırdıklarında internet’ten seyrettikleri Adanalı dizisi vardı. Dizi planlama aşamasında cana yakın ve şirin bir başkomiserin olaylara komik bakış açısı ile Türk polisini sevdirecek bir amaç güdülmüş olabilir. Ama maliyet ucuza çıksın diye içinde teknoloji olmayan bir polisiye diziye dönüşünce çoluk-çocuk dizisi haline gelmiş durumda. Burada çoluk-çocuk gerçekten mecazi anlamda kullanılmış değil. Bu dizinin müdavimleri çocuklar. Çünkü ben aklı başında bir büyüğün bu diziyi oturup seyredebileceğini düşünemiyorum. Hani ne kadar saçmalıyorlar diye seyrettiğim bir bölümü sizlerle paylaşayım: Maraz Ali’nin oğlunu kaçırıyorlar. Kaçıranların tek isteği Merkez Bankası banknot matbaasındaki 200 TL’lik baskı kalıplarının çalınması. Bizim Ali de diğer 3 polis arkadaşını ayarlayıp soygun için asansör bakım şirketine girip, asansörcü kimliği ile bakıma gidiyorlar. Sen gidip mantığı Amerikan dizisinden araklıyorsun ama, yahu kardeşim burası Amerika değil ki. Türkiye de 1,500 tane asansör şirketi var. Bunlar motor, kasa vs farklı yerlerden alıp asansör yapıyorlar. Ne kurumsallığından bahsediyoruz? Diyeceksiniz ki koskoca Merkez Bankası banknot matbaası marka olmayan bir asansör alır mı? Evet alır. Çünkü en ucuz teklifi kim verdiyse onadan alırlar. Bugün devlet kuruluşlarından tanıdığınız marka asansör görme şansınız, gerçekten şansınıza bağlıdır.

İşte böyle; bizim çocukların VEDA filmi, Adanalı dizisi yüzünden gümbürtüye gitti ama bugün öğleden sonra gidecekler.

İş Fikirleri Ustası; Nur Demirok

24 Şub
Şubat 24, 2010

maceronn
Nur Demirok, Referans gazetesinde “Yarının Habercisi” köşe yazılarıyla tanınıyor: http://www.referansgazetesi.com/sonhaber.aspx?YZR_KOD=163 Ben mümkün olduğunca takip ediyorum ve çok yararlanıyorum. Çünkü veriyi, bilgiye ve bilgiyi de fikre çok iyi süzerek ve yorumlayarak ulaşıyor. En güzel tarafı da ön yargılardan arınmış bir yazı okuyorsunuz.

Ama ben Nur Demirok’un başka bir yönünü ortaya koymak istiyorum bugün. Kendisi aynı zamanda Para dergisinde vizyon market adına bir köşesi var. Burada yeni iş fikirlerini yansıtıyor. Abone olduğum için Para dergisini mutlaka gününü zaman zaman kaçırsam da okuyorum ve dolayısıyla Nur Demirok’un iş fikirlerine de bakıyorum. Kobi ölçeğinde inanılmaz fikirleri var. Yurt dışı trendlerin Türkiye ile uyumunu da çok iyi sentezlemiş. Bildiğiniz gibi her yabancı ürün, proje Türkiye için uygun olmayabilir.

Kendisinin son iş fikrini sizlerle paylaşmak istiyorum: Cafe Macaron (Yazıyı okumak için tıklayınız) Fransa asıllı bu ürünün en büyük avantajı, belirli bir raf ömrüne sahip olması. Fransa da pahalıya satılmasına rağmen, value for money hedefinden hareketle daha da ucuza satılabilir. Türkiye için uygun olabilir,çünkü bisküi bazlı. Örneğin Dunkin Donuts Türkiye’ye bir türlü uymadı. Nedeni ise biz Türkler sabah kahvaltısında tatlı yemeye bir türlü alışamadık. ABD de belki size komik gelebilir ama en önemli Dunkin Donuts müşterisi görev başındaki Polis’lerdir. Dunkin Donuts’ın en önemli sıkıntısı, raf ömrünün çok sınırlı olmasıdır. Yani akşama kadar tüketmeniz gerekir. Halbuki Cafe Macaron daha farklı.

Son olarak Kahve konusundaki gözlemlerimi de sizlerle paylaşmak istiyorum. Starbuck’s ın öncülük ve liderlik ettiği bu sektör de ısınmaya başladı. Bizim yatırımcımız “başkası yapmışsa bir nimet vardır” diye işlere atlamaya meraklı olduğu için bu sorun zaten kaçınılmaz. Aynı zamanda uyanık (!!!) olan yatırımcılarımız, bir mağaza açıp, onun kârı ile diğer mağazaları da açabileceklerini, hatta aziz Türk yatırımcısı kendi yarattığı marka ile ilgili bir tecrübe kazanmadan ve franchising ile ilgili dosyaları bile olmadan franchising vermeye bile başlar. Artan kavhe’ye dayalı kafe’lerin rakibi yakında Modern Çay Evleri olmaya başlayacak. Çünkü Türk halkı’nın vazgeçilemez zevki budur.  Bu konudaki favorim Sir Winston House’dur: Çünkü Türk halkının %98’i çay içiyor. Sabah Kahvaltıdan başlayan, gün içinde müşteri ziyaretlerine, akşam yapılan ev gezmelerinde çay hep ikramda ön planda bulunuyor. Halen çok küçük bir kesim (özellikle yurt dışında eğitim görmüş beyaz yakalılar) sabah kalkıp kahve içiyor. Yada içse bile gün içinde mutlaka içtiği çay adedi kahveden daha fazla oluyor. Zaten bu kesimde de önemli değişimler var: Özellikle kahvenin dişlerde yaptığı sararma, kafeinli yapısı, içiminin çay kadar hızlı olmaması gibi.. Yeşil çay ve aromatik bitki çayları bu iyi eğitimli kesimin yoğun ilgisini zaten çekiyor. Ama Modern Çay Evleri dediğimde akla sadece bizim klasik harman siyah çayları satan yerler gelmesin. Siyah ve yeşil aromalı çaylardan oluşan menüsünde tarçınlı, elmalı, yaseminli, kırmızı orman meyveli, limonlu, bergamut aromalı, nane aromalı, mango, vanilya vs en az 30 çeşit çay olan yerlerlerden bahsediyorum. Bu çay evlerinde simit-peynir,vişneli kek, cheese kek, kuruvasan vs gibi açlık giderici ama Türk halkının damak tadına uyum sağlamış yiyeceklerle kombinasyonu çok daha sıcak geliyor.

Çok Başarılı Giden Şirketler Neden Yok Olur?

18 Şub
Şubat 18, 2010

2005 yılı 16 Nisan’ında bir Cumartesi öğleden sonrası Teknoloji Holding ekibi ile bir mail paylaşmıştım. (MAİLİ İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ) Bu mailde şu mesajı vermiştim: Trendler pazarın belirleyicileridir. Büyükler de bu trendleri takip ederler ve kararlarını ona göre verirler. Biz Teknoloji Holding olarak trendleri çok iyi görüyoruz. Yukarıdaki örnek de bunun iyi bir göstergesi. Şu anki yatırımlarımızı da trendlere göre yapıyoruz. Bugün herkes her işe atlama eğiliminde olabilir ama biz çok iyi inceleyip (Business Plan’dan bahsetmiyorum. Çünkü Stratejik Planlama ve İş Geliştirme Bölümümüzün kurulması ile bu konuda inanılmaz bir know-how birikimi oluşmaya başladı) giriyoruz.

Önümüzdeki 3 yılda etrafımızdaki firmaların bizim ne kadar gerimizde kaldığını göreceksiniz.

Örnek aldığım konu ise bu mesajı yazdığım tarihten 3.5 yıl önce daha önce ortağı olup, hisselerimizi satarak çıkış yaptığımız CPG firması yöneticilerine 16 Eylül 2003 tarihinde attığım mail ile ilgiliydi. ABD de Linksys adlı Kablosuz Ağ üreticisi firmayı görüp beğenmiştim ama firma hakkında çekincem vardı ve demiştim ki “Tek tehlike Cisco bu firmayı yok etmek için yarın satın alabilir. Belki de bu firma kendini değerli kılmak için de volume basmaya çalışıyor olabilir.” Dediğim çıkmış ve Cisco, Linksys’i 2 Haziran 2003 de satın almıştı.

O yıllar Bilişim Teknoloji’lerinin amaç olmaktan çıkıp araç olmaya başladığı yıllardı. Tehlikenin farkındaydık. Bu yüzden kendimize yön belirlememiz gerekiyordu. O yıllarda  enerji alanını yakın incelemeye aldık. Enerji dediğimizde aklımıza hemen enerji üretimi gelmemeli. 2005 yılında, önce, Estee Lauder’in yönetim kurulu başkan yardımcısı Ronald Lauder ile ABD’de Hidrojen Yakıt Pilli Araba, daha sonra da İTÜ de Hibrit Motor çalışmaları. Her 2 proje ne yazık ki sonuçlanmadı ama bu konunun geleceğin konusu olduğunu görmüş, inanılmaz bilgi birikimi sağlamaıştık.

Teknoloji Holding’de bu şekilde çalışıyorduk. Çok başarılı bir şirketti Teknoloji Holding. Ama ortaklar ayrıldı ve Teknoloji Holding yok oldu.  Üzülmemek elde değil.

Sakal Bıraksam

11 Şub
Şubat 11, 2010

sakal_biraksam

Söyleyeli 1 ay bile olmadı. Ocak 19 da yazdım: http://www.alphanmanas.com/?p=648 Başlık olarak da THY’yi Bekleyen Zor Günler dedim. “Yazın uçuşlar arttıkça taxi süreleri arttığı gibi uçakların gelişleri de gecikecek ve dolayısı ile devamlarında da gecikmeler kaçınılmaz olacak. Bu yaz THY’nin kabin amirlerine ve memurlarına yolcularla olan münakaşalara hazırlamak için sabır eğitimi vermeleri gerekecek.” dedim. Daha 1 ay geçmeden haklı çıktım.

Zaman Gazetesi bugün başlığı atıverdi: Kuyrukların sebebi pist çalışması ve hurda uçaklar http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=949964 Ama ne yazık ki her ikisi de çözülse sorun çözülemez.

Sevgili Murat Yalçıntaş “İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan gerçekleşen uçuşlarda yaşanan gecikmelerin, zamanla yarışan işadamları için bir problem haline geldiğini” söylemiş. Sevgili Yalçıntaş, bu birşey değil. Dahası gümbür gümbür gelecek. Siz asıl felaketi yazın göreceksiniz.

Yakında DHMİ yabancı Hava Trafik Kontrolörü transfer etmek zorunda kalacak. Çünkü şu andaki ekip hızla artan slot sayısını kontrol edecek tecrübeye ulaşmaları için zamana gereksinimleri var.

Daha önceki yazımda açıkladığım gibi:

1.      Askeri havalimanı ve müze Atatürk havalimanını terk etmeden,
2. 18-36 pistine (ICAO 4444 nolu döküman ve Bölüm 6.7 “Paralel ve Yakın-Paralel Pistlerde Operasyon” bölümünde Resim 6-2 ve 6-3 de görüldüğü/belirtildiği gibi) aynı anda iniş ve kalkışa izin veren, en az 760 metre uzaklıkta yeni bir paralel pist inşa edilmeden,
3. Havalimanı girişi dahil olmak üzere bazı binalar yıkılıp, yerleri değiştirilmeden,
4. Havalimanı sınırı yeni yapılan sahil yolu bağlantısına kadar çekilip, hatta bazı uygulamalar için yolun diğer tarafına geçmeden,
5. Yıkımlara bağlı olarak, taxi düzeni için yeni taxi yolları yapılmadan,
6. Hava Trafik Kontrolörleri eğitimden geçirilip, yabancılarla takviye edilmeden durum her geçen gün vahim olacaktır.

Bunlar benim gözlemlerim ve görüşmelerim sonunda ortaya çıkan konular. Elbette DHMİ yetkilileri bunları ve bunun dışındaki sorunları biliyordur. Devlet ile özel sektör arasındaki en büyük fark, her ikisi de sorunu görür ama devlet, bürokratik sorunları çözme iradesi gösterip, önlemleri hızla almada her zaman daha yavaş kalır.

Sanmayın ki THY filosu 3. havalimanını kaldırır. Bir havayolu aynı şehirde 3 havalimanına bölünemez. Dünyada örneğini pek görmedik. En azından uçak ve destinasyon sayısı bazında bana matematiksel olarak imkansız gibi gözüküyor.

Bir yolcu (biraz tecrübeli) gözüyle uyarı yaptık: Kaptanlar-kabin memurları-teknisyenler Airport Haber portalında beni topa tuttular. Keşke 1986 yılında New York’ta okurken/çalışırken olduğu gibi sakalım olsaydı. Belki daha çok ikna edebilirdim onları. Gerçi gerek kalmadı. 1 ay geçmeden, yani yaz gelmeden homurdanmalar başladı.

Mirasyedi Olmak

07 Şub
Şubat 7, 2010

2009-12-27-00_Ekomomist_Kapak

Ekonomist dergisi’nin 20. Yıl Özel Sayısı beni çok gerilere götürdü. Bana çok eski günleri ve olayları hatırlattı. Tabii bugünü de yaşattı.

Önce Fütüristler Derneği’nden kısaca bahsedeyim. 2005 yılında kurduğumuz bu derneğin artık önemli bir görüş kaynağı olması beni inanılmaz mutlu kılıyor. Derneğimizin başkanı sevgili Ufuk Tarhan’ın “Geleceğin En Gözde 20 Mesleği” röportajı (Derginin 156-158. sayfalarını okumak için tıklayınız) ) röportajı çok hoş. Arkasından benimle yapılan “Gelecek mi dediniz? Kişiye özel birşey.” röportajı da gelecekte servislerin çok önemli oranda kişiselleşeceği mesajını içeriyor.

Geçenlerde sevgili Ali Sabancı’nın bir röportajını okudum. Kendisi “Miras yemek sadece baba’nın parasını yemek değil, bir başkasının kredisini kullanmaktır.” demiş. Muhteşem bir yorum. İnsanlar daha önce elde ettikleri başarılarının miraslarını yemeye başladıklarında kendilerine olan güvenlerini yitiriyorlar. Hayatımda en çok korktuğum, miras yiyeceğim bir duruma düşmektir. İş yaşamına girişimci olarak başladığım 1988 yılından beri gerçekleştirdiğim projeler ve onun uzantısı olan şirketlerle miras yemediğimi düşünüyorum. Erno Rubik bir Macar. 1975 yılında Rubik Cube’ü yaptığında 1980’e kadar sadece Macaristan’da sattı. Ama 1980 sonrası tüm dünyaya yayıldı. Bugüne kadar 350 Milyon adet satıldı. Sadece geçen yıl 15 Milyon tane satıldı. YouTube da 38,000 tane eğitim, kulüp vs için videosu var. Yetinmedi ve 5 Şubat 2009 da Rubik 360’ı tanıttı. Böylece birden fazla kuşak’ın aynı anda oynayabileceği bir sistem yarattı. Erno Rubik gibi olmamız gerekiyor.

Yıl 1998; Exim ile başarıdan başarıya koşuyoruz. Bizimle ilgili haber Ekonomist dergisinde çıkmış. Röportajı eski ortağım kendisi vermiş (2009-12-27-48_Ekonomist_Exim ve Barkod İle Tanıştığımız Yıllar). Röportajı verdiği yıl 1997 ve piyasa’nın Barkodlarla yeni tanıştığı dergi tarafından başlığa çevrilmiş. Ben o yıllarda sürekli iş geliştirme yapıyorum ve önümüzdeki 5 yıl içinde pazar büyüklüğü ile rekabet dengesinin bozulacağını hissetmeye başlamıştım. Tek başına Exim bizi taşıyamazdı. Exim’in en başarılı olduğu alan “Araçta Muhasebe” dediğimiz araçlarda bulunan El Terminalleri ve yazcılarla, sıcak satış, yani satış ve faturalamayı aynı anda araçta gerçekleştiriyorduk. Algida ilk müşterimiz olarak bizi bu yolda başarılı kılmamıza çok destek oldu. Algida’nın operasyon müdürü sevgili Aybey Aksu sayesinde hem Algida hem de biz başarılı olduk. Exim olarak kendimizi devamlı geliştirmek istiyoruz; örneğin satış araçlarını takip etmek istiyoruz, anında ödeme almak istiyoruz vb. Bunun için kablosuz bir data iletişimi gerekiyor. GSM’in böyle bir hizmet vermesine imkan yok. Daha ortalıkta GPRS yok. Bu arada Turkcell ve Telsim lisans almış, mobil telefon distribütörlüğü için konuşmalara başlamışlardı.  Eski ortağımın amca oğlu rahmetli Melih Hitay (benim de hısmım olur) o zamanki Ulaştırma Bakanı gene rahmetli Mehmet Köstepen’in danışmanı. Emin, kendisini aradı ve bize Ericsson genel müdürü Ersin Pamuksüzer’den randevu aldırdı. Sevgili Ersin Pamuksüzer bizim talebimizin “”Mobil Telefon Distribütörlüğü” olduğunu anlayınca gülmemek için kendini zor tuttu ama çok nazik bir şekilde bunun olamayacağını aktardı. Doğru ya cebimizde üç kuruş para ile daha Genpa’nın bile KVK’nın bayisi olduğu bir dönemde bizim distribütör olmamız imkansızdı. Neyse en azından Ericsson ile tanışmıştık ve araştırmalarım sonunda başarılı olduğumuz “Araçta Muhasebe konusunda” bize gerekli olacak Mobitex kablosuz data ağı’nın bu iş için biçilmez kaftan olduğunu anladım. Ersin Pamuksüzer’i tacize başladım. İşte o aralar birşeyler oluverdi ve kaderimiz değişti. Eski ortağımla Hollanda’da Exim ile ilgili bir fuara gittik. Ama fuar çok küçük ve hemen bitti. Tam fuar alanını terkedecekken ben yan binada başka bir fuar olduğunu gördüm. Ortağımın çıkma ısrarına rağmen oraya sürükledim onu. Bu binada “Taşımacılık” fuarı yapılıyordu. Konumuzla hiç alakası yok, çünkü koca koca kamyonlar, tırlar var fuarda. Neyse ben inatla geziyorum içeride. Karşımıza Transport-Data adlı bir firma çıktı. Almanya’da Mobitex kablosuz data ağı üzerinden araç takibi yapan bir yazılım geliştirmişler. Firmanın ortağı da Mannesman. Mannesman aynı zamanda Almanya’daki Mobitex’in de ortağı. Bir anda ampül yandı. Transport-Data’yı kafaladım, ertesi gün yemeğe çıktık ve Türkiye de ortak şirket kurmak ve Mobitex ağı üzerinden araç takibi yapmak için MOU (niyet mektubu) imzaladık. Dönüşte Ersin Pamuksüzer’e gidip Türkiye de Alman Mannesman’ın ortağı Transport-Data ile şirket kurmaya hazırlandığımızı, Mannesman’ın Almanya’daki Mobitex ağı’nın kurucusu olduğunu ve bizim Mobitex ağı Türkiye de kurulduğu taktirde inanılmaz katkımızın oalcağını söyledim. Taciz ve inat meyvesini verdi. Türkiye’ye Mobitex kuruluşu için karar çıktı ve biz Mehmet Emin Karamehmet tarafından ortaklığa davet edildik. Mobitex ve mobicom ile ilgili daha önce yazdığım: Erken Öten Horoz http://www.alphanmanas.com/?p=189)  ve Gözleriniz Dolması (http://www.alphanmanas.com/?p=72) yazılarımda yer alıyor. İş hayatımı değiştiren 2 önemli insan Mehmet Emin Karamehmet ve Ersin Pamuksüzer’e buradan tekrar teşekkür ediyorum. Sonuçta şirkete ortak olarak davete edilmiş ve %10 ortak olacaktık. Ben eski ortağımla Mehmet Emin Karamehmet ile tanışma toplantısına girdiğimde hedefimiz %1 gibi bir ortaklıkla içeri girip orada kendimizi kanıtlayıp başka işler yapmaktı. Ama %10 teklifi’nin sarhoşluğunu üzerimizden attıktan sonra karalar bağladı bizi. Çünkü 4 milyon USD sermayeli şirkete ortaklık için, %10 hisse karşılığı 400,000 USD sermayemiz yoktu. Bu parayı bir şekilde bulmalıydık.

O zamanlar sevgili Tolga Gariboğlu ile Konsensus adında bir ortaklığımız vardı. Tolga aynı zamanda benim arkadaşımdı ve Hügo projesini bana getirmişti. Ben de Tolga’yı eski ortağımla tanıştırıp şirket kurmaya karar verdik ve Konsensus’u kurduk. Konsensus’da Ülker sponsorluğunda meşhur çocuk yarışması Hügo’yu yapıyoruz. Kanal 6 da yayınlanan bu yarışma inanılmaz başarılara imza atıyor. “Hügo çocuk kulübü” kurduk ve sadece buraya üye olanlar yarışmaya katılabiliyorlar. Çocuklar üye oldukları için bizde resimleri var. Resimleri 1995 yılında 2,500 USD’ye aldığımız tarayıcı ile tarayıp anolog’a çevirip Kanal 6’ya yolluyoruz, kanal da bunu ekrana getiriyor. Yıl 1995 ve çocuk ekranda kendi resmini görüyor. Bu sefer her çocuk heyecanla kulübe üye olmaya çalışıyor. Her neyse proje muhteşem başarılı giderken mobicom ortaklığı opsiyonu oluşunca Tolga’ya bizim hisselerimizi almasını teklif ettik ve Tolga bizim hisselerimizi 400,000 USD’ye satın aldı. İşte bu para mobicom’a sermaye olarak yattı.

Mobicom doğal olarak ilk birkaç yıl yatırım yapacak ve para kazanmayacaktı. Elimize geçen 400,000 USD’yi devlerle ortak olmak için ayırmıştık. Eski ortağım birgün benim yanıma geldi ve dedi ki: “Alphan biz Exim ile ne kadar iyi gidiyorduk. Konsensus satışından da çok iyi para aldık, şu mobicom ortaklığı’nın hiç gereği yoktu.” dedi. Bu laf içime çok oturdu. mobicom’da Murahhas Aza olarak iş geliştirme yükümlülüğüme bir de ortağımı mutlu etme zorunluluğu eklenmişti. mobicom’da ilk olarak Mobil-POS projesine yöneldim. Dünya’nın o yıllarda 4. büyük POS (kredi kartı terminali) firması Ingenico ile tanıştım. Fransa’ya 6 defa Ingenico CEO’su Gerard Compain’i ikna için gittim. Daha önce Türkiye de 2 defa başarısız girişimde bulundukları için adamlar bir daha gelmek istemiyorlardı bu pazara. Ben de onları “gelin önce pazara Mobil-POS ile girin, sonra da sabit POS’ları satmaya çalışırız” dedim. Ben o kadar inançlıyım ki, bu iş olacak. Biz POS pazarına Mobil-POS ile giriş yapıp büyüyeceğiz. İlk satışımızda Yapı Kredi Bankası alıcıydı. Burhan Karaçam ürünü çok beğendi. Uzun zamandır içimde kalan bir itirafı şimdi yapıyorum. Burhan Karaçam ve ekibine demo yaptığımız cihaza ne yazık ki daha Mobitex modem entegre edilmediği için on-line kredi kartı otorizasyonu gerçekleştiremiyordu. Ayrıca ürünümüz masa üstü terminalden mobil terminale devşirildiği, yani orjinal hali pilli olmadığı için doğal olarak pil göstergesi de yoktu. Ingenico ürünün eksiklerini tamamlayamadan Yapı Kredi bizden demo istedi. Çok acil sipariş verecekti. Benim bir karar vermem lazımdı. Ingenico “gerçeği söyleyelim, biz 6 ayda hazırlarız” dedi. Ben “söyleyeceğimiz beyaz yalan. Siz bu işi yapacağınıza inanıyormusunuz. İnanıyorsanız, vakit kazanmak için çalışıyor gibi göstermek zorundayız. Yoksa bizden almazlar ve Ingenico’nun Türkiye macerası üçüncü ve son kez tarihe gömülür” dedim. Kabul ettiler. Ürün beğenildi. Zaten Ingenico da projeyi başarıyla sonuçlandırdı.

Yapı Kredi Bankasına satış yapılmıştı ve artık POS satışı için ayrı bir şirkete gereksinim vardı. Eski ortağımın müthiş projesi “Tarihi Sultanahmet Köftecisi” zinciri için kurduğumuz ama artık aktif olmayan Planet Gıda Üretim A.Ş.’nin (bu hikayemi de sizlerle yakında paylaşacağım) ünvanını Planet Elektronik A.Ş.’ye çevirdik.

Exim’deki arkadaşlara “Planet, Exim’in cirosunu 2 yıl sonra geçecek” dediğimde eski ortağım dahil buna inanamadılar. Ama öyle oldu. Planet hızla büyüdü. Yıllar geçti ve benim söylemim başka şekle büründü. “Yakın gelecekte El Terminalleri ile POS terminalleri’nin birleşeceği”ni söylediğimde de inanç oluşmadı. Hatta ben o kadar ileri gittim ki, Ingenico’yu sıkıştırarak POS terminallerine El Terminali özelliği kazandırmaları için çok uğraştım. Müşterilerden yazılar aldım. Bu çabalarımdan tam 7 yıl sonra Ingenico POS ile El Terminalini birleştirdi. Bunun reklamını da gene Ekonomist’in 20. Yıl Özel Sayısında gördüm (http://www.alphanmanas.com/?p=2511988 yılından beri hiç miras yemedim. Benim yetiştirdiğim insanlar Türkiye’de çok önemli noktalara geldiler. Ben de onlardan çok şey öğrendim. Başarı hikayesi açısından İddaa gerçekten büyük bir proje olduğu için İddaa projesi ile anılmam normal. Burada isimlerini saymaya kalksam büyük liste oluşacak birçok insan İddaa projesine de inanmadılar. Ama başarı olunca hepsi çalılıkların arkasından çıkıverdiler. Örneğin Gençlik Spor Genel Müdürlüğü’nde bu projeyi baltalayan bir kişi, başarılı olduktan sonra projeyi ballandıra ballandıra anlattığında içimden gülmüştüm. Projeyi kurucusu olduğum Teknoloji Holding’de yapmıştım.

Mehmet Emin Karamehmet ve Ersin Pamuksüzer iş hayatımın başlarında bana destek olmasalardı, ben bugünkü pozisyonumda asla olamazdım. Girişimcilerin bunu her zaman öğüslerini gere gere söylemeleri gerek. Başarılı olduğum birçok işin yanında başarısız olduklarım da oldu ve bunları göğsümü gere gere paylaşıyorum. Çünkü ben hep ileriye bakıyorum. Kendimi geliştiriyorum ve hatalarımdan ders alıyorum. Bilgi birikimim ise her geçen gün hızla artıyor. Konferanslarımda hep başarılı olduğum/olduğumuz projeleri anlatmıyorum. Başarısızlık hikayelerini de anlatıyorum.

Sonuçta miras yemiyorum. Çünkü miras dediğimiz “”bugün tekrarını yitirmiş geçmişteki başarılar”dır.

 

Copyright © 2016 - Alphan Manas Blog