mia1
Türk basınının yakından takip ettiği ve desteklediği projenin detaylarını zamanı geldiğinde paylaşacağım. Heuliez şirketinin satın alınması yönünde Fransa hükümeti ile yapmış olduğumuz anlaşma gereği münhasıran (exclusivity) görüşmelerimiz ile şirketin finansal ve hukuksal incelemeleri sürmektedir. Ben bu aşamada sadece şirketin Fransa’da neden bu kadar önemli hale geldiğini TÜSİAD’ın üyeleriyle paylaştığı “Yerel Seçim Döneminde Fransa’da Şirket Kapatmalar Çerçevesinde Türkiye’nin Gündeme Gelmesi” raporunu sizlerle paylaşmak istiyorum. (TÜSİAD’ın raporu indirmek için Tıklayınız)

Bu rapordan aldığım özet ve yorumlarım aşağıdadır:

Sosyalist Parti başkanlığındaki yerel yönetimin, bölgenin endüstriyel politikası açısından çok önem verdiği bu şirkete 5 milyon € yatırım yaptmıştı. Ancak, bu miktarın dışında şirketin kurtarılması için gereken 15 milyon €’yu sağlamak üzere BKG adlı Fransız yatırımcı bu miktarı karşılayamadı. Bunun ardından hükümet ve yerel yöneticiler yeni bir girişimci arayışı içine girdiler. Alphan Manas’in ismi de hükümet tarafından son iki hafta içinde gündeme getirildi. Heuliez’de en önemli temsil gücüne sahip sendika olan CFE-CGC, henüz resmi bir karar alınmamış olduğu için hükümetin açıklamalarına temkinli yaklaşıyor. Alphan Manas ile ilgili basına yansıyan bilgiler arasında, kendisinin Wolkswagen eski tasarımcısı ve halen Heuliez’in Marka Müdürü Murat Günak aracılığıyla Heuliez ile bağlantı kurduğu, yeralıyor. Heuliez fabrikasını bu hafta gezen Manas’in, şirkete yapması beklenen 20 milyon€ ile ilgili, kararını önümüzdeki günlerde açıklaması bekleniyor. Cenevre otomobil fuarında kendisiyle yapılan röportajda, sektöre yatırım yapmaya istekli olduğunu bildirilen Manas’ın şirkette pay sahibi olan yerel yönetimin istihdamı %95 oranında koruma şartı karşısında tereddütlü olduğu bildiriliyor.

BKG (Bernard Krief Group)’un şirkete olan taahhüt’ünü karşılayamadığı dönemde Murat Günak ile beraber zaten şirketin içindeydik. MIA’nın son çalışmalarını Murat Günak yaparken bizde fabrikayı inceliyorduk. BKG’nın devre dışı kalacağını anladığımızda hükümet Athema adlı bir aracı kurumu/yatırım bankası ortak bulması için bu işe atadı. Brightwell olarak o anda devreye girdik ve yeni ortak çalışmasına girişilmeden biz potansiyal alıcı olabileceğimizi belirttik. BU gelişmeler paralelinde 25 Şubat 2010 tarihinde Fransız Ekonomi Bakanlığı ve diğer birimlerle masaya oturduk ve bir ön anlaşma imzaladık. Bu anlaşmaya göre şirketin finansal ve hukuksal incelemeleri tamamlandıktan sonra, yazılı olan bazı şartların da gerçekleşmesi durumunda şirkete 20 milyon € koymayı tahhüt ettik. Biz diğer olası alıcılardan önce davrandık. Bunun hem bizler hem de Heuliez adına önemi büyüktü. Heuliez şirketin başını sudan çıkarma şansını yakalayacağı ve büyük motivasyon kazanacağı Cenevre Otomobil fuarına potansiyal bir alıcı ile çıkması çok önemliydi. Eğer Murat Günak ve ben bu projede şu anda kadar yer almasaydık şirket ne yazık ki Cenevre Otomobil fuarına katılamayacaktı. 25 Şubat 2010 tarihinde Fransız Ekonomi Bakanlığı ve diğer birimlerle yapmış olduğum toplantıda Cenevre Otomobil fuarının öneminden bahsetmiş ve burada elde edilecek başarının Brightwell’in satın alması veya almaması durumunda da şirketin önünü açacağını söylemiştim. Bu söylemim doğru çıktı. Sadece Fransız basını günlerce bu başarıyı Fransa’ya yansıttı. (Fransa’daki adece Cenevre Otomobil Fuarı hakkındaki basın yansımalarını indirmek için Tıklayınız)

Murat Günak’ı yakından tanıyan ve seven Di Welt ve Spiegel dahil yüzlerce Alman gazete ve dergi baskılı ve web üzerinden duyuru yaptılar:
http://www.spiegel.de/auto/aktuell/0,1518,680536,00.html
http://www.welt.de/themen/Heuliez+Mia/

Fransa’nın amacı özellikle Heuliez için şu anda mevcut olan 600 civarındaki işçisinin işini korumak. Zaten Heuliez’in seçim malzemesi olma nedeni de budur. Hatta yapılan ön anlaşmada bu işçilerin %95’ini satın alma sonrası işten çıkarılmaması durumunda en az 200 işçi için 1 yıl boyunca maaş dahil tüm haklarını da ödemeyi kabul etmişlerdir. Heuliez içinde güçlü olan CFE-CGC sendikası bu gelişmeleri yakından takip ediyor. Sendika, Brightwell’in satın almayı gerçekleştirmesi durumunda yapılan sözleşmeyi yakından görmek isteyecektir. Dolayısı ile CFE-CGC sendikasının bu anlamda bir şekilde belkide masada olması gerekiyor. Öte yandan Laurence Parisot’un başkanlığını yaptığı MEDEF (Fransız İşverenler Konfederasyonu) da Heuliez’i yakından takip ediyor.

Brightwell ve Alphan Manas hakkında Türkiyede inanılmaz araştırma yapıldığını biliyoruz. Şu ana kadar pozitif bir geri dönüş alındığı için sıkıntı oluşmadı. Çünkü hem benim hem de Brightwell’in politik malzeme olarak kullanılması için çalışıldığını ve benim yıpratılmamın da önem taşıdığını biliyoruz. Ama şu ana kadar Fransız basını beni yıpratmadığı gibi destekledi. Yani basın partilerin savaşında yer almak yerine Heuliez’in kurtarılmasını uygun gördü. Basın Fransa’da şimdilik suskun ama 14 ve 21 Mart yerel seçimlerinden önce olası bir negatif gelişme Heuliez’in bulunduğu bölgede güçlü olan Sosyalist Parti adayı Segolene Royal’i zor durumda bırakacağı kesin. Çünkü Segolene Royal’in karşısındaki aday ise UMP partisinden olan Ulaştırma Bakanı Dominique Bussereau var.

Fransız Hükümetinin bize tanımış olduğu münhasırlık süresi 10 Şubat Salı günü dolmasına rağmen henüz finansal ve hukuksal denetimin tamamlanmamış olması bizi mutlak bir uzatma isteğine götürecek. Uzatma verilmemesi bizim açımızdan şu an için çok önemli değil. Çünkü bizim yolumuzdan geçecek olan firmaların daha uzun yolu var.

Ben bu yola çıkarken bir risk aldığımı zaten biliyordum. Özellikle bir endüstriyel ortak ile Türkiye’de bu işi yapmam gereğini biliyorum. Ama basından da izlendiği gibi potansiyal ortaklarla görüşmelerimiz henüz sonuçlanmadı. Çok ilginçtir ki Türkiye’de bu proje için hükümet ve basın inanılmaz destek verirken, sanayicilerin aynı desteği vermemesi aslında Türkiye’nin gelecekte yaşayacağı sorunların da habercisi oluyor. Belki 2030 da veya 2050 de dünyanın sayılı ekonomilerinden biri olabiliriz ama hangi katma değer oranıyla bunu gerçekten bilemiyorum, daha doğrusu tahminlerimin gerçekleşmesini istemiyorum.

84. Geneva Motor Show da yer alan MIA & Heuliez fotoğrafları için:
http://www.facebook.com/#!/album.php?aid=152072&id=780159754

Sevgili BusinessWeek okurları, bu yazım ile köşemdeki ikinci yılı ve yirmidördüncü sayımı tamamlamış bulunuyorum. Ben 2 yılda bir dinlenme periyoduna giriyorum. Buna aslında “kendimi yenilemek” diyebiliriz. Yenilenmek için bilgi detoxu yapmak, bilgilerimizin elden geçmesi ve güncellenmesi gerekiyor. İlgi alanlarının yeniden belirlenmesi de bu işin bir parçası. Son yazımı aslında Avatar filmi ve teknolojisine ayırmıştım. Buradan yola çıkıp James Cameron ve onunla beraber bu işe 300 milyon USD yatıran Century Twenty Fox’ın bu yatırdığı parayı 1.5 ay sonra 2.045 milyar USD olarak geri almasından (bu arada beklenen gelir hergün artıyor ve bu sayede News Corp’un hisseleri prim yapıyor) bahsedip işi İzmir’in meşhur stadyumuna getirecektim. Geçen yıl sonuna kadar İzmir’e yeni stadyum yapılması için 300 milyon USD harcamayı göze alanlara, yılın çok büyük bir kısmı atıl kalacak bu stadyum yerine bu parayı James Cameron’a teslim etselerdi, elde edecekleri değeri soracaktım. Ama sosyal ağlar bir anda ön plana çıkıverdi.

Sosyal ağların gerçek mottosu ile ilgili bir dergide ilginç bir yoruma rastladım. Özellikle Facebook gibi ağların aslında eski arkadaşları bulma mottosu ile pazarlandığını ve şu anda hayatlarında hiçbir ortak noktaları bulunmayan eski arkadaşlara yönelmenin eski hayatı özlemden kaynaklandığını söylemişti yorumu yapan. Çok ilginç ve doğru bir tespit. Katılmadığım görüş ise bu bağlamda Facebook gibi ağların özellikle Web 3.0 gibi yeni çağda güç kaybedeceğidir. Facebook özellikle son dönemde çok hızlı büyüdü. Bunda dünya çapında yaşanan ekonomik krizin etkisinin olduğu düşünüyorum. Çünkü insanlar bugünlerinden memnun olmadıklarında geçmişi daha fazla hatırlamaya başlıyorlar. Eski arkadaşlarla gerçekten ortak yönlerimizin azaldığı doğru olabilir. Ama şunu da unutmamak gerekir; bugün insanların “en yakın dostum” dediği kişilerin çoğu okul arkadaşlarıdır.

Gerçek şu ki, insanlar bir arayış içindedir. Bu arayış hem yeniye yönelme hem de kendi gelişimine katkıda bulunacak insanlarla iletişim içinde olma arzusudur. Evliliklerin yok olmasındaki temel unsur, evlilik denilen uzay aracını taşıyan 2 roketin (eşlerin) itme gücünün ilk fırlatmadaki (evlenme) güce sahip olamaması nedeniyle uzay aracının yörüngesinden sapmasıdır. Bu sapma ne yazık ki evliliklerin sonunu getirmektedir. Roketlerin itiş farkı, eşlerin kendilerini geliştirmede yaşadıkları farklılıklar, karşılıklı beklentilerde olan değişiklikler olarak örneklenebilir.

Son dönemde belki hırsızlık ve dolandırıcılığa da hizmet eden Facebook, her arayışa hizmet etmektedir. Örneğin benim konferanslarıma katılan lise ve üniversite öğrencileri beni arkadaş olarak eklemektedirler. Yaklaşık 1,000 kişi ile bu sayede iletişimdeyim. Bu sayı hergün hızla artıyor. Beni arkadaş olarak ekleyenler, bu sayede benimle iletişimlerini sürdürmekte ve gelecek planlarıyla ilgili benden öneri almaktadırlar. Ürün ve servis pazarlamak için Facebook önemli bir mecra haline gelmiştir. Web 3.0 ile beraber yapının değişeceği gerçektir. “Product Placement” denilen, metalanan bir objeye tıklanarak sorgulama ve satın alma gerçekleşecektir. Ama benim fikrim bu konuda Facebook’un hiç de geri kalmayacağıdır. Çünkü gelecekte önemli markaların kişiler olacağı kesindir. Marka haline gelecek kişiler fikir lideri haline gelip birçok konuda tüketicileri yönlendirecektir. “Bay X’nin giydikleri, BayanY’ye sormadan satın alınmayacaklar” listeleri zaten var. Web 3.0 ile, yani Sematik Ağ’ın gelmesi ile beraber “Aracı” kavramı gelişecek. Aracı sizin adınıza metalanmış her bilgiyi araştırıp size bir portföy oluşturacak. “Turizm Aracısı” size en iyi yolculuk planını oluşturacak. Örneğin Bayan Y, Turizm Aracısı olabilir. Bu Aracı’nın sizi çok iyi tanıması ve anlaması gerekiyor. Ama öte yandan da sizin o Aracı’ya güvenmeniz gerekiyor. Bunun için de o Aracı iyi bir marka olmalıdır. Bugün için algılanan CRM’i güçlü olan Amazon gibi şirketlerin bu konuda önemli bir güce sahip olacağıdır. Bu tartışma götürmez. Ama “Aldığınız kitabı alanlar, daha önce bu kitapları okudular” CRM ürünü mesaj Web 3.0’ın alfabesindeki bir harf olarak bile bulunmuyor. Çünkü Aracı bunun çok daha ilerisini bilecek. Kullanıcı bu Aracı’ya güvenerek şahsi bilgilerini onunla paylaşabilecek. O yüzden ben Amazon’un her konuda Aracı’lık hizmeti gerçekleştireceğini düşünmüyorum. Facebook marka olmuş kişilerle Aracı’lık hizmetlerine başlayacaktır. Yani Facebook oluşturduğu ağ ile kişilerin Aracı olarak kategorilenmesine aracılık edecektir. Daha da önemlisi Facebook’da bulununlar yavaş yavaş Blog yapısına dönüşecek bilgileri oluşturmaya ve kimini de paylaşmaya başlamışlardır. Öylesine ki bu kişiler gittikleri seyahatlerle ilgili fikir, resimleri de burada paylaşmaktadırlar. Sonuçta gene Facebook sadece kendi içindeki Aracı’lara erişim hakkı vereceği için, kullanıcı da izin verirse, örneğin Turizm Aracı’ları bu bilgileri rahatlıkla tarayarak öneriler oluşturacaktır.

Facebook o kadar önemli bir büyüklüğe gelmiştir ki bir başka rakibinin artık ona yetişmesi zordur. Çünkü Facebook bir ücret talep etmemektedir. Eğer ücret talep etmiş olsa, o zaman daha düşük ücret talep eden başka ağların oluşması engellenemezdi. Zaten insanlar alıştıkları yerden kazık yemediği ve ucuz (bu durumda bedava) hizmet aldığı sürece ayrılmak istemezler. Facebook kendini geliştirmeye ve yenilemye devam ettiği sürece büyümesi kaçınılmazdır.

Yazıyı pdf formatında okumak için tıklayınız.

07/02/2010 BusinessWeek

veda_adanaliDün akşam Atatürk’ün yaveri Salih Bozok’un ağzından anlatılan VEDA filmini seyrettim. Zülfi Livaneli’yi yürekten kutluyorum. Yapımcı Kamera Film ile dağıtımcı sevgili Şengün ve Kemal Kaplanoğlu’nun sahip olduğu Tiglon’u da kutluyorum. Çok ölçülü ve seyrederken ağlatan çok güzel bir filmin altına imza atmışlar. Bu filmin kaç kopya çıktığını bilmiyorum ama sanırım Babam ve Oğlum filmi gibi kulaktan kulağa yayılarak 5 milyon gibi inanılmaz bir seyirci sayısına ulaşacağını düşünüyorum. İsmini vermeyeceğim (bazıları vizyonda olduğu için haksız rekabetin bir parçası olmak istemem) bazı filmler bu ülkede beklenenin ötesinde seyirci sayısına ulaştıklarını göz öüne aldığınızda 5 milyon ulaşılamıyacak bir rakam olarak düşünülmemelidir.

Ben bir sinema eleştirmeni değilim ama bu durum eleştirmemem anlamına gelmiyor. Bugüne kadar Türk filmleri ve dizileri hakkında yorum yapmaktan kaçındım. Dün akşam biz VEDA filmine giderken Hazal-Erk-Dinç üçlememiz bize eşlik edemediler. Çünkü onların her hafta seyrettikleri, hatta kaçırdıklarında internet’ten seyrettikleri Adanalı dizisi vardı. Dizi planlama aşamasında cana yakın ve şirin bir başkomiserin olaylara komik bakış açısı ile Türk polisini sevdirecek bir amaç güdülmüş olabilir. Ama maliyet ucuza çıksın diye içinde teknoloji olmayan bir polisiye diziye dönüşünce çoluk-çocuk dizisi haline gelmiş durumda. Burada çoluk-çocuk gerçekten mecazi anlamda kullanılmış değil. Bu dizinin müdavimleri çocuklar. Çünkü ben aklı başında bir büyüğün bu diziyi oturup seyredebileceğini düşünemiyorum. Hani ne kadar saçmalıyorlar diye seyrettiğim bir bölümü sizlerle paylaşayım: Maraz Ali’nin oğlunu kaçırıyorlar. Kaçıranların tek isteği Merkez Bankası banknot matbaasındaki 200 TL’lik baskı kalıplarının çalınması. Bizim Ali de diğer 3 polis arkadaşını ayarlayıp soygun için asansör bakım şirketine girip, asansörcü kimliği ile bakıma gidiyorlar. Sen gidip mantığı Amerikan dizisinden araklıyorsun ama, yahu kardeşim burası Amerika değil ki. Türkiye de 1,500 tane asansör şirketi var. Bunlar motor, kasa vs farklı yerlerden alıp asansör yapıyorlar. Ne kurumsallığından bahsediyoruz? Diyeceksiniz ki koskoca Merkez Bankası banknot matbaası marka olmayan bir asansör alır mı? Evet alır. Çünkü en ucuz teklifi kim verdiyse onadan alırlar. Bugün devlet kuruluşlarından tanıdığınız marka asansör görme şansınız, gerçekten şansınıza bağlıdır.

İşte böyle; bizim çocukların VEDA filmi, Adanalı dizisi yüzünden gümbürtüye gitti ama bugün öğleden sonra gidecekler.

maceronn
Nur Demirok, Referans gazetesinde “Yarının Habercisi” köşe yazılarıyla tanınıyor: http://www.referansgazetesi.com/sonhaber.aspx?YZR_KOD=163 Ben mümkün olduğunca takip ediyorum ve çok yararlanıyorum. Çünkü veriyi, bilgiye ve bilgiyi de fikre çok iyi süzerek ve yorumlayarak ulaşıyor. En güzel tarafı da ön yargılardan arınmış bir yazı okuyorsunuz.

Ama ben Nur Demirok’un başka bir yönünü ortaya koymak istiyorum bugün. Kendisi aynı zamanda Para dergisinde vizyon market adına bir köşesi var. Burada yeni iş fikirlerini yansıtıyor. Abone olduğum için Para dergisini mutlaka gününü zaman zaman kaçırsam da okuyorum ve dolayısıyla Nur Demirok’un iş fikirlerine de bakıyorum. Kobi ölçeğinde inanılmaz fikirleri var. Yurt dışı trendlerin Türkiye ile uyumunu da çok iyi sentezlemiş. Bildiğiniz gibi her yabancı ürün, proje Türkiye için uygun olmayabilir.

Kendisinin son iş fikrini sizlerle paylaşmak istiyorum: Cafe Macaron (Yazıyı okumak için tıklayınız) Fransa asıllı bu ürünün en büyük avantajı, belirli bir raf ömrüne sahip olması. Fransa da pahalıya satılmasına rağmen, value for money hedefinden hareketle daha da ucuza satılabilir. Türkiye için uygun olabilir,çünkü bisküi bazlı. Örneğin Dunkin Donuts Türkiye’ye bir türlü uymadı. Nedeni ise biz Türkler sabah kahvaltısında tatlı yemeye bir türlü alışamadık. ABD de belki size komik gelebilir ama en önemli Dunkin Donuts müşterisi görev başındaki Polis’lerdir. Dunkin Donuts’ın en önemli sıkıntısı, raf ömrünün çok sınırlı olmasıdır. Yani akşama kadar tüketmeniz gerekir. Halbuki Cafe Macaron daha farklı.

Son olarak Kahve konusundaki gözlemlerimi de sizlerle paylaşmak istiyorum. Starbuck’s ın öncülük ve liderlik ettiği bu sektör de ısınmaya başladı. Bizim yatırımcımız “başkası yapmışsa bir nimet vardır” diye işlere atlamaya meraklı olduğu için bu sorun zaten kaçınılmaz. Aynı zamanda uyanık (!!!) olan yatırımcılarımız, bir mağaza açıp, onun kârı ile diğer mağazaları da açabileceklerini, hatta aziz Türk yatırımcısı kendi yarattığı marka ile ilgili bir tecrübe kazanmadan ve franchising ile ilgili dosyaları bile olmadan franchising vermeye bile başlar. Artan kavhe’ye dayalı kafe’lerin rakibi yakında Modern Çay Evleri olmaya başlayacak. Çünkü Türk halkı’nın vazgeçilemez zevki budur.  Bu konudaki favorim Sir Winston House’dur: Çünkü Türk halkının %98’i çay içiyor. Sabah Kahvaltıdan başlayan, gün içinde müşteri ziyaretlerine, akşam yapılan ev gezmelerinde çay hep ikramda ön planda bulunuyor. Halen çok küçük bir kesim (özellikle yurt dışında eğitim görmüş beyaz yakalılar) sabah kalkıp kahve içiyor. Yada içse bile gün içinde mutlaka içtiği çay adedi kahveden daha fazla oluyor. Zaten bu kesimde de önemli değişimler var: Özellikle kahvenin dişlerde yaptığı sararma, kafeinli yapısı, içiminin çay kadar hızlı olmaması gibi.. Yeşil çay ve aromatik bitki çayları bu iyi eğitimli kesimin yoğun ilgisini zaten çekiyor. Ama Modern Çay Evleri dediğimde akla sadece bizim klasik harman siyah çayları satan yerler gelmesin. Siyah ve yeşil aromalı çaylardan oluşan menüsünde tarçınlı, elmalı, yaseminli, kırmızı orman meyveli, limonlu, bergamut aromalı, nane aromalı, mango, vanilya vs en az 30 çeşit çay olan yerlerlerden bahsediyorum. Bu çay evlerinde simit-peynir,vişneli kek, cheese kek, kuruvasan vs gibi açlık giderici ama Türk halkının damak tadına uyum sağlamış yiyeceklerle kombinasyonu çok daha sıcak geliyor.

2005 yılı 16 Nisan’ında bir Cumartesi öğleden sonrası Teknoloji Holding ekibi ile bir mail paylaşmıştım. (MAİLİ İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ) Bu mailde şu mesajı vermiştim: Trendler pazarın belirleyicileridir. Büyükler de bu trendleri takip ederler ve kararlarını ona göre verirler. Biz Teknoloji Holding olarak trendleri çok iyi görüyoruz. Yukarıdaki örnek de bunun iyi bir göstergesi. Şu anki yatırımlarımızı da trendlere göre yapıyoruz. Bugün herkes her işe atlama eğiliminde olabilir ama biz çok iyi inceleyip (Business Plan’dan bahsetmiyorum. Çünkü Stratejik Planlama ve İş Geliştirme Bölümümüzün kurulması ile bu konuda inanılmaz bir know-how birikimi oluşmaya başladı) giriyoruz.

Önümüzdeki 3 yılda etrafımızdaki firmaların bizim ne kadar gerimizde kaldığını göreceksiniz.

Örnek aldığım konu ise bu mesajı yazdığım tarihten 3.5 yıl önce daha önce ortağı olup, hisselerimizi satarak çıkış yaptığımız CPG firması yöneticilerine 16 Eylül 2003 tarihinde attığım mail ile ilgiliydi. ABD de Linksys adlı Kablosuz Ağ üreticisi firmayı görüp beğenmiştim ama firma hakkında çekincem vardı ve demiştim ki “Tek tehlike Cisco bu firmayı yok etmek için yarın satın alabilir. Belki de bu firma kendini değerli kılmak için de volume basmaya çalışıyor olabilir.” Dediğim çıkmış ve Cisco, Linksys’i 2 Haziran 2003 de satın almıştı.

O yıllar Bilişim Teknoloji’lerinin amaç olmaktan çıkıp araç olmaya başladığı yıllardı. Tehlikenin farkındaydık. Bu yüzden kendimize yön belirlememiz gerekiyordu. O yıllarda  enerji alanını yakın incelemeye aldık. Enerji dediğimizde aklımıza hemen enerji üretimi gelmemeli. 2005 yılında, önce, Estee Lauder’in yönetim kurulu başkan yardımcısı Ronald Lauder ile ABD’de Hidrojen Yakıt Pilli Araba, daha sonra da İTÜ de Hibrit Motor çalışmaları. Her 2 proje ne yazık ki sonuçlanmadı ama bu konunun geleceğin konusu olduğunu görmüş, inanılmaz bilgi birikimi sağlamaıştık.

Teknoloji Holding’de bu şekilde çalışıyorduk. Çok başarılı bir şirketti Teknoloji Holding. Ama ortaklar ayrıldı ve Teknoloji Holding yok oldu.  Üzülmemek elde değil. Bir gün bakarsınız kitap yazdığımda gerçek nedenleri de anlatırım.

sakal_biraksam

Söyleyeli 1 ay bile olmadı. Ocak 19 da yazdım: http://www.alphanmanas.com/?p=648 Başlık olarak da THY’yi Bekleyen Zor Günler dedim. “Yazın uçuşlar arttıkça taxi süreleri arttığı gibi uçakların gelişleri de gecikecek ve dolayısı ile devamlarında da gecikmeler kaçınılmaz olacak. Bu yaz THY’nin kabin amirlerine ve memurlarına yolcularla olan münakaşalara hazırlamak için sabır eğitimi vermeleri gerekecek.” dedim. Daha 1 ay geçmeden haklı çıktım.

Zaman Gazetesi bugün başlığı atıverdi: Kuyrukların sebebi pist çalışması ve hurda uçaklar http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=949964 Ama ne yazık ki her ikisi de çözülse sorun çözülemez.

Sevgili Murat Yalçıntaş “İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan gerçekleşen uçuşlarda yaşanan gecikmelerin, zamanla yarışan işadamları için bir problem haline geldiğini” söylemiş. Sevgili Yalçıntaş, bu birşey değil. Dahası gümbür gümbür gelecek. Siz asıl felaketi yazın göreceksiniz.

Yakında DHMİ yabancı Hava Trafik Kontrolörü transfer etmek zorunda kalacak. Çünkü şu andaki ekip hızla artan slot sayısını kontrol edecek tecrübeye ulaşmaları için zamana gereksinimleri var.

Daha önceki yazımda açıkladığım gibi:

1.      Askeri havalimanı ve müze Atatürk havalimanını terk etmeden,
2. 18-36 pistine (ICAO 4444 nolu döküman ve Bölüm 6.7 “Paralel ve Yakın-Paralel Pistlerde Operasyon” bölümünde Resim 6-2 ve 6-3 de görüldüğü/belirtildiği gibi) aynı anda iniş ve kalkışa izin veren, en az 760 metre uzaklıkta yeni bir paralel pist inşa edilmeden,
3. Havalimanı girişi dahil olmak üzere bazı binalar yıkılıp, yerleri değiştirilmeden,
4. Havalimanı sınırı yeni yapılan sahil yolu bağlantısına kadar çekilip, hatta bazı uygulamalar için yolun diğer tarafına geçmeden,
5. Yıkımlara bağlı olarak, taxi düzeni için yeni taxi yolları yapılmadan,
6. Hava Trafik Kontrolörleri eğitimden geçirilip, yabancılarla takviye edilmeden durum her geçen gün vahim olacaktır.

Bunlar benim gözlemlerim ve görüşmelerim sonunda ortaya çıkan konular. Elbette DHMİ yetkilileri bunları ve bunun dışındaki sorunları biliyordur. Devlet ile özel sektör arasındaki en büyük fark, her ikisi de sorunu görür ama devlet, bürokratik sorunları çözme iradesi gösterip, önlemleri hızla almada her zaman daha yavaş kalır.

Sanmayın ki THY filosu 3. havalimanını kaldırır. Bir havayolu aynı şehirde 3 havalimanına bölünemez. Dünyada örneğini pek görmedik. En azından uçak ve destinasyon sayısı bazında bana matematiksel olarak imkansız gibi gözüküyor.

Bir yolcu (biraz tecrübeli) gözüyle uyarı yaptık: Kaptanlar-kabin memurları-teknisyenler Airport Haber portalında beni topa tuttular. Keşke 1986 yılında New York’ta okurken/çalışırken olduğu gibi sakalım olsaydı. Belki daha çok ikna edebilirdim onları. Gerçi gerek kalmadı. 1 ay geçmeden, yani yaz gelmeden homurdanmalar başladı.

2009-12-27-00_Ekomomist_KapakEkonomist Dergisi’nin 20. Yıl Özel Sayısı beni çok gerilere götürdü. Bana çok eski günleri ve olayları hatırlattı. Tabii bugünü de yaşattı.

Önce Fütüristler Derneği’nden kısaca bahsedeyim. 2005 yılında kurduğumuz bu derneğin artık önemli bir görüş kaynağı olması beni inanılmaz mutlu kılıyor. Derneğimizin başkanı sevgili Ufuk Tarhan’ın “Geleceğin En Gözde 20 Mesleği” röportajı (Derginin 156-158. sayfalarını okumak için tıklayınız) çok hoş. Arkasından benimle yapılan “Gelecek mi dediniz? Kişiye özel birşey.” röportajı da gelecekte servislerin çok önemli oranda kişiselleşeceği mesajını içeriyor.(Derginin 92. sayfalarını okumak için tıklayınız)

Geçenlerde sevgili Ali Sabancı’nın bir röportajını okudum. Kendisi “Miras yemek sadece baba’nın parasını yemek değil, bir başkasının kredisini kullanmaktır.” demiş. Muhteşem bir yorum. İnsanlar daha önce elde ettikleri başarılarının miraslarını yemeye başladıklarında kendilerine olan güvenlerini yitiriyorlar. Hayatımda en çok korktuğum, miras yiyeceğim bir duruma düşmektir. İş yaşamına girişimci olarak başladığım 1988 yılından beri gerçekleştirdiğim projeler ve onun uzantısı olan şirketlerle miras yemediğimi düşünüyorum. Erno Rubik bir Macar. 1975 yılında Rubik Cube’ü yaptığında 1980’e kadar sadece Macaristan’da sattı. Ama 1980 sonrası tüm dünyaya yayıldı. Bugüne kadar 350 Milyon adet satıldı. Sadece geçen yıl 15 Milyon tane satıldı. YouTube da 38,000 tane eğitim, kulüp vs için videosu var. Yetinmedi ve 5 Şubat 2009 da Rubik 360’ı tanıttı. Böylece birden fazla kuşak’ın aynı anda oynayabileceği bir sistem yarattı. Erno Rubik gibi olmamız gerekiyor.

Yıl 1998; Exim ile başarıdan başarıya koşuyoruz. Bizimle ilgili haber Ekonomist dergisinde çıkmış. Ben her zaman olduğu gibi İstanbulda olmadığım, müşteri müşteri satışa gittiğim ve de eski ortağım sağolsun medya ilişkilerini çok sevdiği için röportajı kendisi vermiş (Derginin 48. sayfasını okumak için tıklayınız). Röportajı verdiği yıl 1997 ve piyasa’nın Barkodlarla yeni tanıştığı dergi tarafından başlığa çevrilmiş. Ben o yıllarda aynı fikirde değilim. Önümüzdeki 5 yıl içinde pazar büyüklüğü ile rekabet dengesinin bozulacağını hissetmeye başlamıştım. Tek başına Exim bizi taşıyamazdı. Exim’in en başarılı olduğu alan “Araçta Muhasebe” dediğimiz araçalarda bulunana El Terminalleri ve yazcılarla, sıcak satış, yani satış ve faturalamayı aynı anda araçta gerçekleştiriyorduk. Algida ilk müşterimiz olarak bizi bu yolda başarılı kılmamıza çok destek oldu. Algida’nın operasyon müdürü sevgili Aybey Aksu sayesinde hem Algida hem de biz başarılı olduk. Exim olarak kendimizi devamlı geliştirmek istiyoruz; örneğin satış araçlarını takip etmek istiyoruz, anında ödeme almak istiyoruz vb. Bunun için kablosuz bir data iletişimi gerekiyor. GSM’in böyle bir hizmet vermesine imkan yok. Daha ortalıkta GPRS yok. Araştırmaya başladım ve Ericsson’un Mobitex kablosuz data ağı’nın bu iş için biçilmez kaftan olduğunu anladım. Ericsson’un o zaman ki genel müdür yardımcısı Ersin Pamuksüzer’i tacize başladım. Pamuksüzer bizi dikkate almakta zorlanıyor. İşte o aralar birşeyler oluverdi ve kaderimiz değişti. Eski ortağımla Hollanda’da Exim ile ilgili bir fuara gittik. Ama fuar çok küçük ve hemen bitti. Tam fuar alanını terkedecekken ben yan binada başka bir fuar olduğunu gördüm. Ortağımın çıkma ısrarına rağmen oraya sürükledim onu. Bu binada “Taşımacılık” fuarı yapılıyordu. Konumuzla hiç alakası yok, çünkü koca koca kamyonlar, tırlar var fuarda. Neyse ben inatla geziyorum içeride. Karşımıza Transport-Data adlı bir firma çıktı. Almanya’da Mobitex kablosuz data ağı üzerinden araç takibi yapan bir yazılım geliştirmişler. Firmanın ortağı da Mannesman. Mannesman aynı zamanda Almanya’daki Mobitex’in de ortağı. Bir anda ampül yandı. Transport-Data’yı kafaladım, ertesi gün yemeğe çıktık ve Türkiye de ortak şirket kurmak ve Mobitex ağı üzerinden araç takibi yapmak için MOU (niyet mektubu) imzaladık. Dönüşte Ersin Pamuksüzer’e gidip Türkiye de Alman Mannesman’ın ortağı Transport-Data ile şirket kurmaya hazırlandığımızı, Mannesman’ın Almanya’daki Mobitex ağı’nın kurucusu olduğunu ve bizim Mobitex ağı Türkiye de kurulduğu taktirde inanılmaz katkımızın oalcağını söyledim. Taciz ve inat meyvesini verdi. Türkiye’ye Mobitex kuruluşu için karar çıktı, kurulacak şirketin adı Mobicom olarak seçildi ve biz Mehmet Emin Karamehmet tarafından ortaklığa davet edildik. Mobitex ve Mobicom ile ilgili daha önce yazdığım: Erken Öten Horoz Reloaded (http://www.alphanmanas.com/?p=189) ve Gözleriniz Dolmasın (http://www.alphanmanas.com/?p=72) yazılarımda yer alıyor. İş hayatımı değiştiren 2 önemli insan Mehmet Emin Karamehmet ve Ersin Pamuksüzer’e buradan tekrar teşekkür ediyorum. Sonuçta şirkete ortak olarak davete edilmiş ve %10 ortak olacaktık. Ben eski ortağımla Mehmet Emin Karamehmet ile tanışma toplantısına girdiğimde hedefimiz %1 gibi bir ortaklıkla içeri girip orada kendimizi kanıtlayıp başka işler yapmaktı. Ama %10 teklifi’nin sarhoşluğunu üzerimizden attıktan sonra karalar bağladı bizi. Çünkü 4 milyon USD sermayeli şirkete ortaklık için, %10 hisse karşılığı 400,000 USD sermayemiz yoktu. Bu parayı bir şekilde bulmalıydık.

O zamanlar sevgili Tolga Gariboğlu ile Konsensus adında bir ortaklığımız vardı. Tolga aynı zamanda benim arkadaşımdı ve Hügo projesini bana getirmişti. Ben de Tolga’yı eski ortağımla tanıştırıp şirket kurmaya kararv verdik ve Konsensus’u kurduk. Konsensus’da Ülker sponsorluğunda meşhur çocuk yarışması Hügo’yu yapıyoruz. Kanal 6 da yayınlanan bu yarışma inanılmaz başarılara imza atıyor. “Hügo çocuk kulübü” kurduk ve sadece buraya üye olanlar yarışmaya katılabiliyorlar. Çocuklar üye oldukları için bizde resimleri var. Resimleri 1995 yılında 2,500 USD’ye aldığımız tarayıcı ile tarayıp anolog’a çevirip Kanal 6’ya yolluyoruz, kanal da bunu ekrana getiriyor. Yıl 1995 ve çocuk ekranda kendi resmini görüyor. Bu sefer her çocuk heyecanla kulübe üye olmaya çalışıyor. Her neyse proje muhteşem başarılı giderken Mobicom ortaklığı opsiyonu oluşunca Tolga’ya bizim hisselerimizi almasını teklif ettik ve Tolga bizim hisselerimizi 400,000 USD’ye satın aldı. İşte bu para Mobicom’a sermaye olarak yattı.

Mobicom doğal olarak ilk birkaç yıl yatırım yapacak ve para kazanmayacaktı. Elimize geçen 400,000 USD’yi devlerle ortak olmak için ayırmıştık. Eski ortağım birgün benim yanıma geldi ve dedi ki: “Alphan biz Exim ile ne kadar iyi gidiyorduk. Konsensus satışından da çok iyi para aldık, şu Mobicom ortaklığı’nın hiç gereği yoktu.” dedi. Bu laf içime çok oturdu. Mobicom’da Murahhas Aza olarak iş geliştirme yükümlülüğüme bir de ortağımı mutlu etme zorunluluğu eklenmişti. Mobicom’da ilk olarak Mobil-POS projesine yöneldim. Dünya’nın o yıllarda 4. büyük POS  (kredi kartı terminali) firması Ingenico ile tanıştım. Fransa’ya 6 defa Ingenico CEO’su Gerard Compain’i ikna için gittim. Daha önce Türkiye de 2 defa başarısız girişimde bulundukları için adamlar bir daha gelmek istemiyorlardı bu pazara. Ben de onları “gelin önce pazara Mobil-POS ile girin, sonra da sabit POS’ları satmaya çalışırız” dedim. Ben o kadar inançlıyım ki, bu iş olacak. Biz POS pazarına Mobil-POS ile giriş yapıp büyüyeceğiz. İlk satışımızda Yapı Kredi Bankası alıcıydı. Burhan Karaçam ürünü çok beğendi. Uzun zamandır içimde kalan bir itirafı şimdi yapıyorum. Burhan Karaçam ve ekibine demo yaptığımız cihaz ne yazık ki çalışmıyordu. Sadece sahte kredi kartı işlemi yapıyordu. Daha ürün bitmeden bizden demo istediler. Benim bir karar vermem lazımdı. Ingenico “gerçeği söyleyelim” dedi. Ben “söyleyeceğimiz beyaz yalan. Siz bu işi yapacağınıza inanıyormusunuz. İnanıyorsanız, vakit kazanmak için çalışıyor gibi göstermek zorundayız. Yoksa bizden almazlar ve Ingenico’nun Türkiye macerası üçüncü ve son kez tarihe gömülür”. Kabul ettiler. Ürün beğenildi. Zaten Ingenico da projeyi başarıyla sonuçlandırıdı.

Yapı Kredi Bankasına satış yapılmıştı ve artık POS satışı için ayrı bir şirkete gereksinim vardı. Eski ortağımın müthiş projesi “Tarihi Sultanahmet Köftecisi” zinciri için kurduğumuz ama artık aktif olmayan Planet Gıda Üretim A.Ş.’nin (bu hikayemi de sizlerle yakında paylaşacağım) ünvanını Planet Elektronik A.Ş.’ye çevirdik.

Exim’deki arkadaşlara “Planet, Exim’in cirosunu 2 yıl sonra geçecek” dediğimde eski ortağım dahil buna inanamadılar. Ama öyle oldu. Planet hızla büyüdü. Yıllar geçti ve benim söylemim başka şekle büründü. “Yakın gelecekte El Terminalleri ile POS terminalleri’nin birleşeceği”ni söylediğimde de inanç oluşmadı. Hatta ben o kadar ileri gittim ki, Ingenico’yu sıkıştırarak POS terminallerine El Terminali özelliği kazandırmaları için çok uğraştım. Müşterilerden yazılar aldım. Bu çabalarımdan tam 7 yıl sonra Ingenico POS ile El Terminalini birleştirdi. Bunun reklamını da gene Ekonomist’in 20. Yıl Özel Sayısında gördüm (Ingenico ilanını görmek için tıklayınız)

1988 yılından beri hiç miras yemedim. Benim yetiştirdiğim insanlar Türkiye’de çok önemli noktalara geldiler. Ben de onlardan çok şey öğrendim. Başarı hikayesi açısından İddaa gerçekten büyük bir proje olduğu için İddaa projesi ile anılmam normal. Burada eski ortağım dahil isimlerini saymaya kalksam büyük liste oluşacak birçok insan İddaa projesine de inanmadılar. Ama başarı olunca hepsi çalılıkların arkasından çıkıverdiler. Örneğin Gençlik Spor Genel Müdürlüğü’nde bu projeyi baltalayan bir kişi, başarılı olduktan sonra projeyi ballandıra ballandıra anlattığında içimden gülmüştüm. İddaa’nın başarı hikayesi konusunda ortaklar ayrıldığı için sahiplik konusunda bir yanlış algı olabilir. Eğer Teknoloji Holding bugün hayatta olsaydı ve İddaa projesi Teknoloji Holding’in “Başarı Hikayeleri” bölümünde yer alsaydı, bir sözüm olamazdı. Zaten bugüne kadar da sözüm olmadı. Çünkü projeyi kurucusu olduğum Teknoloji Holding’de yapmıştım. Ama sahiplik oradan çıkıp ta Ekonomist dergisinde yer aldığı gibi (Derginin 48. sayfasını okumak için tıklayınız) “Bugün İddaa projesinde imzası olan Hitay …” şekline döndüğünde benim de yorum yapmam gerekir. Eski ortağımın İddaa projesindeki imzası sadece hisselerimizi Yunanlı ortağımız Intralot’a devrederken imzalanan hisse devri anlaşmasında fiziksel olarak bulunuyor. Onun dışında  Spor Toto Genel Müdürlüğü’ne gitmişiliği bile yoktur. On Soruda İddaa Projesi Testi’ni de geçemez. 2001-2004 yılları arasında Ankara’ya 83 defa (18, 24, 28 ve 13 kere olmak üzere) gitmişim. O yüzden yanlış anlamayı ortadan kaldırmakta da yarar var. Aslında eski ortağım haksız yere kendisine yapılan bu yakıştırmaya üzülmüştür. Ben hiçbir katkım olmadan bana bahşedilen bir başarıyı kabullenemezdim. Tabii ki miras yemiyorsam.

Çok sevdiğim bir söz vardır: “Küçük insanlar KİŞİLERİ, ortalama insanlar OLAYLARI, büyük insanlar ise FİKİRLERİ konuşur”. KİŞİLER’e odaklanmak Türkiye’mizde çok karşılaştığımız bir durumdur. Bir çoğumuz aykırı veya bizi düşünceye itecek bir fikir ile karşılaştığımızda hemen kişiye odaklanırız. Bunu biliçaltımızda gizlediğimiz bir silahı ortaya çıkarır gibi yaparız. Hem de saldırının dozunu kaçırarak, kendimizi ifade etmeye gerek duymadan yaparız. Bu bizi yukarıdaki güzel sözde açıklandığı gibi ne yazık ki Küçük insan yapar. Örneğin bu ülkenin başbakanı çıkıp der ki “Bundan sonra ilaçlar süpermarket’te satılabilecek”. Biz ne yaparız? Hemen kendisini ve kişiliğini eleştiririz. Fikri tartışmak aklımıza bile gelmez. O yaptıysa zaten kötüdür. Ben bugüne kadar politik konuların hep dışında kaldım ve kalmaya da devam edeceğim. Bu söylemimde de bir politik anlam çıkarılmasın. Ama fikrimi söylemeden edemeyeceğim. Şu anda Güney Afrika’dan yazıyorum ve dün akşam ihtiyaç duyduğum ilacı bir süpermarketin içinden aldım. Türkiye’de her köşe başına eczane açıp, arz-talep dengesini bozacaksınız; Ardından kalkıp eczanelerin çoğunu kalfalara teslim edeceksiniz. Peki süpermarketin içinde açılacak eczanedeki ilacı kasiyer mi satacak? Tam tersi eczacı satacak. Hem de büyük ciddiyet ile. Çünkü yapacağı hata ile o süpermarket veya tüm süpermarket zinciri kapanacak. Buna süpermarket yol açmamak için de elinden gelen önlemi alacak. Dolayısı ile sokak başındaki eczane’den çok daha ciddi bir eczane ile karşılaşacağız. Alışkanlıklarımıza o kadar bağlıyız ki değişim bizi rahatsız ediyor. Ama değişim sonrası “oh be dünya varmış” diyebiliyoruz. Nöbetçi eczane kavramı niye vardır, bilinmez. Bu durum sadece o gece nöbetçi olan eczaneye yarar, vatandaşa değil. Halbuki bazı market veya süpermarketler 24 saat açık olduklarında içindeki eczaneler de açık olabilecek. Vatandaş evden çıktığında tüm işini bir noktaya giderek halletmek istiyor. Bu çok normal değil mi? O zaman vatandaşa niye özgürlük tanımak yerine eskiyi sürdürelim.

Gelelim OTC dediğimiz raftan satılan reçetesiz ilaçlara. Dünyanın her yerinde olan bu uygulamaya karşı çıkmak için özellikle fazlasıyla ön yargılı olmak gerekiyor.

KİŞİLER’i konuşan insanlara bir örnek daha vereceğim. Geçenlerde blogumda THY ile ilgili bir yazı yazdım: http://www.alphanmanas.com/?p=648 Yazım bir yolcu gözüyle yazıldı. Bu haberi alıp Airport Haber portalı alıp kullandı: http://www.airporthaber.com/v3/readnews.php?newid=20545 Başlık olarak da sağolsunlar (!!!!!!) benden “Dahi Türk” diye bahsettiler. Bu terim hem beni utandırıyor, hem de gereksiz yere karşı tepki oluşturuyor. Şimdi gelen eleştirilere bakalım:

1. Birkaç defa uçağa binen nedense bilir kişi oluyor bu zavallı da belki söylediklerimden bir iki tanesi kabul görür de DAHİ olurum diye düşünüyor herhalde yazık. Ancak kabahat bu arkadaşta değil onun buralarda yazmasına izin verenlerde….
Misafir – 2010-01-19 – 16:46:05

    2. KENDIN ANLADINMI NE DEDIGINI. TEKSTIL ISINE BAK. HADE HERKES MACIT MUCİT OLDU. BUDA NEDEN BILIYORMUSUNUZ ISIN EHILLERI ORTADA YOK. ÇIKSINLAR ORTAYA. AGZI OLAN KONUSUYO. YAZIK
    Misafir – 2010-01-19 – 14:01:59

      3. kendisi acun ılıcalı nın işadamı versyonudur dısarıda yapılan uygulamaları Türkiye de kopyalayarak ve finansman saglıyacak kisileri de bularak bi yerlere gelmistir
      Misafir – 2010-01-19 – 12:35:50

        4. Alphan tekstil mühendisidir. 18-36 ya paralel oluşturdum dediği pistin 36 tarafı askeri meydan, 18 tarafı ise Ataköy konaklarının ortasında bir yerdir. !!!!! Akıllı ç0cuktur,uçuktur ama dahi değildir. Medya kendisini öyle lanse ettiği için millet te buna inanmaktadır. Uçaklarla ilgisi koltuk arkalarındaki acil durum kural kartlarından koleksiyon yapmasıdır.
        Misafir – 2010-01-19 – 13:02:08

        Yukarıdaki eleştirileri yapanlar, kendi kimliklerini açıklamamanın verdiği rahatlıklık ve cesaretle kişisel saldırı yolunu seçmişler. Yukarıda açıkladığım insan tipi için aslında çok da iyi örnek oluşturuyorlar. Bu yorumları ilgili portal’in içindeki bazı arkadaşlar portalın ziyaretçi sayısını arttırmak için kasti olarak yapmıyorlarsa Türkiye gerçeğini burada rahatlıkla görebiliriz. Özellikle havacılık sektöründe çalışanlar yıllardır sömürüldüler, zor şartlar altında çalıştırıldılar, haklarını arayamadılar. Sonunda kendi koruma alanlarını yarattılar. Bu koruma alanı içine kimseyi almıyorlar. Sonra bu koruma alanı konusunu abarttılar ve “haklı olup haklı kalamayacak” duruma kendilerini soktular. Hani Polis içinde zaman zaman oluşan çeteler gibi. Bu arkadaşlarda çete haline geliyorlar.

        Yazımı hazırlarken THY envanterinde artan uçak ve sefer sayısını baz alıp, bir hesap yaparak yorumlarda bulunmuştum. Bunların gerçek olduğu zaten bugün bile gözüküyor. Ben bu yorumu kaptanlar, kabin memurları ve teknisyenler için yapmadım. Benim blogumu okuyanlar için yaptım. Yazı ve eleştirilere geri döneyim:

        • “Birkaç kez uçağa binen” diye eleştirilen bendeniz son 13 yılda 1,332 kere uçuş yapmışım. Caravelle dahil 48 çeşit uçakla, toplam 47 ülkeye ve 123 destinasyona uçmuşum. Doğaldır ki bir kaptan veya kabin memuru kadar uçmamışım ama ben sadece uçmuyorum ki, çoğunlukla iş amaçlı uçuyorum. Uçmak benim için araç, onlar için amaç.
        • Her farklı uçak ve havayolu şirketinin “acil durum kural kartı”nı biriktiriyorum. Bu da benim kolleksiyon merakım. Örneğin evvelsi gün Johannesburg-Cape Town arasını 1Time Airlines’ın MD-80 uçağı ile uçtum. Acil durum kural kartını aldım.
        • Her uçakla ilgili tüm teknik bilgilere oldukça hakimim. Canadain Airlines’da Boeing 767 için Flight Simulator eğitimi aldım. Belgesi de elimde.
        • “Dahi (sanırım yüksek IQ anlamında kullanılıyor)” ve “Mucit” kelimelerinin kanıtları zaten belgeli. Tartışmaya gerek yok.
        • THY’nin bu yaz zorlanacağını söyledim. Lafımın üstünden 1 hafta geçmeden sıcaklıkların sıfır derece’nin altına düşmesinden dolayı, de-icing dediğimiz uçakların özellikle hareket eden parçalarını (slate, stabiliser, rudder vs) alkolle yıkanması işlemi araya girdiği için tüm uçuşlar inanılmaz rötar yemeye başladı bile. Bazı gerçekleri üzerinden yıllar geçtikten sonra anlıyoruz. Örneğin de-icing Atatürk Havalimanında tek bir noktada yapılıyor. Çünkü kullanılan alkolün gideri orada var. Halbuki körük başlarında ve park yerlerinde yapılabilse işlem hızlanacak.
        • Yılda %6 büyüyen Atatürk Havalimanı çöküşe doğru gitmektedir. Sadece THY açısından bakıldığında yılda en az 10 yeni uçak anlamına gelmektedir. Bu kadar uçağı (bir kısmı mutlaka Sabiha Gökçen havalimanına kaydırılacaktır) o limanda tutacak park yeri de zamanla bulunamayacaktır. THY mecburen gece uçuşları yaratıp uçakları başka havalimanlarında (Örneğin Gaziantep) park etmeye başlayacaklardır. Belki park yeri ücreti açısından daha bile ucuza gelebilir ama planlama açısından ne kadar doğru olduğu tartışılır.
        • Askeri havalimanı ne yazık ki oradan kalkmak durumunda kalabilir. Havalimanının planı tekrar gözden geçirilerek taxi’yi hızlandıracak ve slot sayısını arttıracak 18-36’ya paralel yeni bir pist daha yapılma zorunluluğu oluşabilir. Şu andaki 2 pist (18-36’nın paralel pistini saymazsak) yılın ¾’lük bölümünde etkin rüzgar yönlerinden dolayı zaten aynı anda kullanılamıyor (Beni eleştiren arkadaşım benim önerdiğim yeni pistin oturduğu enlemleri göz önüne almamış. Google Maps’de Ataköy konaklarını göremeyen aciz yapmış beni sağolsun). THY de kaptanlar’dan zaman zaman kule’nin inen uçaklar için kalkış bekleyen uçakları çok beklettiği, araya uçak alabilecekken bunu yapmadığı eleştirileri geliyor. Bu gerçekten böyle ise, eğitim gerekmektedir. Çünkü kule görevlileri gün geçtikçe artan slot sayısına ne hızla uyum sağlamak zorundadırlar.
        • Unutmayalım ki zamanın hükümetini Sabiha Gökçen havalimanını yaptı diye topa tutmuştuk. Hatta 2002 yılında Sabiha Gökçen havalimanı %7 ve Atatürk havalimanı %50 doluluk ile çalışıyorken sesimiz çıkmıyordu. Bu ülkede “Stratejik Planlama” ve “Senaryo Oluşturma” kültürü oturmuş değil. Bürokratik engelleri kaldırmak yerine sakin sakin beklemeyi tercih ederiz. Yeterki statüko korunsun.
        • Yazımdaki benim açımdan tek yanlışım Airbus 330 ile Boeing 777’yi karşılaştırmadan şahsi yorum yapmam oldu. Ben özellikle Airbus 330’un kargo kapasitesi açısından her destinasyona uygun olmadığını THY’deki arkadaşlarımdan dinliyorum. Keşke bu yorumu ortaya koysaydım. Bunun dışında Airbus 330 teknolojik olarak çok üstün bir uçak, tartışma götürmez.
        • Son olarak Blogumda daha önce çıkan ve şimdi yazdığım yazılarımda THY Genel Müdürü Temel Kotil hakkında bir yorumda bulunmadım. Hep şirket ve hizmetleri hakkında konuştum. Doğrusu da budur. Sonuçta şirket başarısız ise zaten Genel Müdür de başarısızdır, tersi de geçerlidir tabii.

        Lütfen FİKİR’leri eleştirelim. Hepimiz büyük insan olmak için çabalayalım. Büyük insan olmak için özgüvenimizi arttırmamız, korkularımızdan arınmamız ve bilgili olmamız gerekiyor.

        

        Tüm hakları Alphan Manas’a aittir. (c) 2003-2009