How Science Will Shape Human Destiny and Our Daily Lives by the Year 2100
by Michio Kaku
Eskiden her hafta mutlaka 1 blog haberi yaparken Twitter bu planımı bozdu. Artık anlık bilgi paylaşımı toplu bilgi ve yorum paylaşının önüne geçti. Hatta bu blog haberini bile Twitter’dan esinlenerek kısa yazıyorum.

Daha önce yapılan blogumda Eylül 2011 de yayınladığım haberde iş dünyasında Twitter’da takipçi sayısı itibariyle STK yöneticileri hariç 1. durumdaydım: http://www.alphanmanas.com/?p=1880

Ekonomist dergisi 28 Nisan sayısında Fatoş Bozkuş “Sosyal Alem’in En Sosyal İş İnsanı” haberini yapmış (haber için Tıklayınız) Bu haberde de yer aldığı gibi İş dünyasının en çok takipçisi olan 6. kişisi (STK Yöneticileri hariç 5.) oldum. Ama “Takip Ettikleri” sayısı itibariyle  1. sıradayım. Takip ettiklerim o kadar çeşitlilik ve güçlü içerikler arz ediyor ki, 1.274 rakamının hakkını veriyorum.

“Durmak Yok Tweet Atmaya Devam”

            

Bugün EuroChallange Final Four finalinde KSK – Krasyne Krylia final maçına gittim. Maçı şeref türübününden seyretme opsiyonunu değerlendirmeden çocukluk arkadaşlarımın davetiyle maçı VIP türübününde seyrettim. Yanımda Hürriyet Gazetesi Ege Bölgesi Temsilci Milliyet köşe yazarı yakın dostum Deniz Sipahi’de vardı.

Hayatımdaki ilk spor maceram KSK basketbol miniklerde başlamıştı. Dolayısıyla basketbol sevgisini bana KSK aşılamıştı. Daha sonra trafik kazası geçirip spor yaşamından tümüyle kopuncaya kadar Çayırlıbahçe’de oynadım.Babam Oğuz Manas’da KSK’de hentbol oynamış ve efsane Arap Osman ile Antalya’da KSK yüzme takımı ile katıldığı yüzme yarışlarında kurbağalama Türkiye 3. olmuştu. Önce Altay’da kaleyi korumuş, sonra da Göztepe futbol takımında 1956-1957 ve 1958-1959 sezonunda kaleci olarak görev almıştı. Basketbol Gençler Milli Takımına seçilmişti. Rahmetli Ali Barçın, İzmirli başka bir efsaneydi. Neredeyse tüm müsakaların hakemliğini yapardı. Bir gün içinde babamla 2 farklı spor dalından maçta karşılaşınca şapka çıkarmıştı.

Babam Alzheimer olduğundan beri sürekli İzmir’e gitmek ve çocukluğuna dönmek istedi. Ben de onun bu isteğini kırmadım ve 2 gün onunla İzmir turu attık. Ne yazık ki hiçbir yeri hatırlamadı. Ne Göztepe’yi ne de KSK’yi hatırladı. Göztepe müzesine gittik. Onlarca kupa, resim ona hiçbirşey hatırlatmadı. Sadece takımla beraber resmini gördüğünde heyecanlandı ve eliyle kendisini gösterdi

Karşıyaka’da doğmama rağmen yazlarım hep Güzelyalı’da geçti. Yakın arkadaşım Sanver Süzek ile sürekli Göztepe kulübünde ping-pong oynardık. Gürsel Aksel stadının arkasından kalkan otobüslerle deplasmanlara giderken Sanver’in annesi rahmetli Şermin teyze bize stada bakan apartmanlarından el sallardı. Hep sarı-kırmızı akardı kanımız. İzmir’de aynı güne denk gelen maçlarda Göztepe’nin futbol maçından çıkar, KSK basketbol maçına giderdik. Nadir, Şadi, Osman, Mehmet ve diğerleri… Eczacıbaşı ile oynarken koçu için “Al Aydan ver Aydan tencere gö.lü kel Aydan” diye tempo tutardık.

1983 yılında İzmir’den ayrıldıktan sonra, 1987’de New York’dan direkt İstanbul’a dönüp orada yaşamaya başladım. İzmir’den kopmuştum ama özlemimi ancak aradaki iş seyahatlerimle veya yazları Çeşmeye giderek gideriyordum. Hem futbol hem de basketboldan koptum. Gönlümde yaşarlarken, Göztepe’yi Altınbaş satın aldı. Sevgili Hulusi Derici’nin önerisi ile tek İzmirli yönetim kurulu üyesi olarak yönetime girdim. Ben “tuzluk” olmayı sevmediğim için Göztepe Bayanlar Voleybol takımının yönetimini benim gibi Göztepe’li sevgili arkadaşım Sanver Süzek ile aldık. 2007-2008 sezonunda takımı 3. Ligden 2. Lige çıkardık. Bu konudaki hikayemi daha önce blogumda paylaşmıştım: http://www.alphanmanas.com/?p=183 Ama çeşitli nedenlerle yönetim kurulundan ayrıldım.

Aradan 5 yıl geçti. Babalarımızın çok yakın arkadaş olduğu sevgili Bülent Özkul abi beni aradı ve Göztepe taraftarlarını biraraya getirmek istediğini söyledi. Taraftar gerçekten çok dağınık ve birbiriyle barışık değildi. Ama benim kurulması planlanan dernekte bir misyonum ve projem olmalıydı. Kontrol için gittiğim Ortopedist sevgili “Levent Köstem (1985 yılında trafik kazası geçirdiğimde olduğum 6 ameliyatın çoğuna asistan olarak girmişti) ile düşüncemi paylaştım. O da bunun zaten daha önce planlandığını ama başarılamadığını söyledi. Önerisi ise farklıydı: “İzmirgücü Ampute Futbol Takımıydı. Fikir muhteşemdi. Bunun için Göztepe, KSK ve Altay biraraya gelmeliydi. Amaç taraftarı biraraya getirip düşmanlık ve kini ortadan kaldırmaktı. Göztepe Taraftar Derneği içinde projeyi paylaştım. İlk birkaç ayki öncelikler arasında olmamasına rağmen proje beğenildi. Göztepe dışında KSK ve Altay ile konuştuk. Daha önce Altay Spor Kulübü Ampute Futbol Şube Sorumlusu olan ve şu anda Türkiye Bedensel Engelliler Spor Federasyonu  Denetleme Kurulu Başkanı olan Mehmet Dülgerkaraoğlanoğlu ve Birol Tekir ile toplantılar yaptım.

Gelelim bugünkü KSK – Krasyne Krylia final maçına: KSK maçı 17 sayı farka kadar çıkarmıştı. Ama KSK’li taraftarlardan biri pet şişe suyu sahaya atıverdi. Maç durdu ve başladığında ibre tersine dönüverdi.“İnanılması güç ama KSK’yi, KSK taraftarı yendi. Aklı başında olan diğer taraftarlar, su atan taraftara öyle küfürler etti ki, verdikleri mesaj, KSK taraftarının düzeni bozana karşı olduklarıydı. Maç sonunda rakip takım oyuncuları taraftarı o kadar tahrik etti ki, sahaya atılan yabancı maddelerden bence bizzat kendileri sorumlular.Göztepe’de de durum farklı değil. Düzeni bozan taraftar grupları burada da mevcut. Öyle ki, biz Göztepe Taraftar Derneği’ni kurup, taraftar gruplarını biraraya getirme hedefimizi paylaştığımızda, ismi malum taraftar grupları bizim asla başarılı olamayacağımızı söyledi. Bugün bana onlarca Göztepe taraftarı mesaj atıp, istifa etmemi söyledi. Bence haklılar.
Ben istifa etmeliyim.” Neden mi? Çünkü 
İzmir ne yazık ki kenetlemenez Çünkü“İzmir’de düşmanlık ve kin en iyi enerji kaynağıdır. Eee durum böyle olunca ben “

Don Kişot” niye olayım ki? Sevgili Bülent Özkul’u aradım. Dedim ki “Bülent abi, benim bu dernekte olmamı, taraftarın kenetlenmesini sağlamamı ve proje geliştirmemi stedin. Seni kırmadan görevi kabul ettim. Bana onlarca taraftar istifa etmem için mesaj attı. Bu umurumda olmazdı ama bizim derneğin yönetim kurulundan arkadaşlar da bu şekilde davranınca aynı çatı altında bulunmanın bir yararı kalmadı”. Çok şaşırdı ve üzüldüğünü söyledi. Aslında üzülmesi gereken İzmir: Ama bana değil kendi haline üzülmeli. Çünkü Avrupa’da şampiyonluğa giden bir takımını desteklemekten yoksun, yenildi diye sevinen bir İzmir’den bahsediyoruz. Aman yanlış anlaşılmasın. Aynı şey Göztepe’nin başına gelseydi, buna KSK’liler de sevinirdi, hiç şüphem yok. Sonuç olarak İzmir’li başarısızlığın arkasındaki nedenleri tartışıp durur ama, bence fazla tartışmaya gerek yok.

Bu ülkede “At Çamuru İzi Kalsın” kültürü hakimdir. Cihan Orhan denen kalemşör şaklaban’ın sahip olduğu http://www.patronlardunyasi.com/haber/Alphan-Manas-TUSIAD-dan-istifa-etmemis-uyelikten-atilmis/142783 ile diğer şaklaban Kayhan Tetikçi’nin sahip olduğu http://www.finansgundem.com/haber/alphan-manas-tusiad_dan-kovuldu/333576 benim TÜSİAD’dan kovulduğumu belirten bir haber yaptılar. Bunların ne kalitede adamlar olduğunu zaten daha önce bloğumda yazmıştım.

Şimdi aşağıda TÜSİAD’dan gelen açıklamaya bağlı olarak ya kendileri ya da mahkeme kararı ile seve seve yazılarını geri alacaklar.

Türkiye’de artık 30 tane Büyükşehir Belediyesi var. Bunların hepsinin de web sayfası var. Hepsine tek tek baktım ve bulgularımı (çarpıklıkları) aşağıda sizlerle paylaşmak istedim:

Web adresini http://www.adana-bld.gov.tr/ formatında alan belediyeler: Adana, Diyarbakır, Eskişehir ve Gaziantep

Web adresini http://www.ankara.bel.tr formatında alan belediyeler: Ankara, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bursa, Denizli Erzurum, Mersin, Hatay, İzmir, Kayseri, Kocaeli, Konya, Malatya, Manisa, Mardin, Muğla, Ordu, Sakarya, Samsun, Şanlıurfa, Tekirdağ, Trabzon ve Van

Web adresini tüm büyükşehir’lerden farklı alan ise İstanbul Büyükşehir belediyesi: www.ibb.gov.tr

Bunun yanında aynı isimli ilçelerde ise komedi diz boyu:

Konya Ereğli İlçesi: http://www.eregli.bel.tr/

Sanki Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir standart mı var?:

Çözüm ise standartlaşmada:

www.izmir.bel.tr , www.konak35.bel.tr , www.karsiyaka35.bel.tr (“35.5 kabul görmeyecektir) , www.izmir.meb.gov.tr , www.karsiyaka35.meb.gov.tr

Çok da zor değilmiş. Standartlaşma olmadan öğrencilere dağıtılan TABLET’ler için ““TABLET kullan” veya ““TABLET çiğne” mesajları her zaman karışacaktır.

Geçen gün zırh, kılıç ve kalkan ile at üstünde pozlar verince çoğu takipçim şaşırdı. Hatta dizide oynayacağımı düşünenler bile oldu. “Fikir Liderleri’nin bazı konuları ön plana getirirken dikkat çekmeleri önemlidir. Ben gene ölçülü olduğumu düşünüyorum. Yurt dışında benim bir numaralı idolüm “Richard Branson bir zamanlar “Gelinlik” şirketi için sakalını kesip gelinlik giymişti. Hatta Malezyalı low-cost havayolu olan Air Asia’nın CEO’su Tony Fernandes’e kaybettiği iddia yüzünden bu yıl Mayıs ayında Air Asia’nın hostes kıyafetini giyip, Londra-Kuala Lumpur seferinde yolculara servis yapacak. Bu arada kendisi gay falan da değildir. Bizde olsa ilk vurulacak damga bu olurdu da, o yüzden hatırlatmakta yarar var.

Alem dergisi 26 Eylül 2012’de kapağına da koyduğu “30 Sayfalık haberinde Aydınlı Grup’un Türkiye temsilcisi olduğu U.S. POLO ASSN.’ın tanıtımına ve beraberindeki “Polo müsabakasına yer vermişti. Burada bir sorun yok, firma gayet başarılı bir tanıtım yapmış ki karşılığını fazlasıyla almış. Ama oraya giden İstanbul’un elitleri (biraz magazin tabiri oldu) bir konuyu bilmiyorlardı. O da seyrettikleri Polo oyununun ““ARAKLAMA” olmasaydı.

Hatta daha da acı olan, tanıtım için Türkiye’ye gelen U.S. POLO ASSN.’ın başkanı David Cummins’in Sabah’dan sevgili Şelale Kadak ile yaptığı röportajda kendisine seyrettirilen ““Cirit” oyununu çok beğenmesiydi. ““Aman Allahım o da gidici” demekten kendimi alamadım. Aynı röportajda ABD’de 3,000 oyuncusu olan “Polo” oyunlarının 12 ay içinde Türkiye’ye geleceğinden bahsediliyordu.

 http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/kadak/2012/04/28/polo-oyunlari-12-ay-icinde-turkiyede

Sevgili “Cemal Hünal, hayatını atlara adamış bir kişi. Kendisi ile Çarşamba günleri 22:45’de TV8’de yayınlanan““Bir Fikrin Mi Var” programında tanışıklığımız yakın dostluğa dönüşüp, sonrasında proje yapma isteğimiz oluştu. Benim “Cirit” ve “Polo” hakkında bilgi edinmem sonucu bu spora acilen el atmamız gerekliliğine ortaklaşa karar verdik. Buna bağlı olarak “NişantaşıPlus dergisi editörü sevgili “Gamze Alpar’da konuyla yakından ilgilenince ortaya çok güzel bir röportaj çıktı (Röportaj için Tıklayınız). Zaten adı geçen resimlerim de bu röportaj esnasında çekildi.

Amacımız zamanında gösteri için Köln’e giden ve müsabaka esnasında atların yaralanması nedeniyle müsabakanın vali tarafından durdurulup ekiplerin şehir dışına gönderilmesi ile sonuçlanan olay, aslında bu haliyle Cirit sporunun icra edilemeyeceğinin göstergesiydi. Biz ise bu çağa uygun kıyafetler, malzemeler ve cirit sopası ile Cirit’in önünü açacağız. Oyuncuların başında 360 derecelik ““Kaska Monte Kamera” olacak. Bu konuda Amerikalı üretici ile ürün geliştirmeye başladık bile. Aşağıda skeç çalışması var.

Gelelim ““ARAKLAMA” konusuna. http://tr.wikipedia.org/wiki/Polo alıntısına göre Polo, MÖ 2000′lerden itibaren Orta Asya Türkleri arasında Çevgan olarak oynanan oyun zamanla tüm Asyada oynanır olmuştur.

1800‘lüyıllarda İngilizlerin Hindistan yolculukları sırasında görmeleri sonrasında Avrupa‘ya taşınmıştır. Zamanla İngiliz soyluları arasında yaygınlaşmış ve İngilizlerin milli bir oyunu haline gelmiştir. Ayrıca Atatürk‘ün sevdiği bir spordur.

Muhteşem Yüzyıl’daki tartışmada haklı taraf olmamakla beraber, bir konuyu göz ardı etmemek lazım ki, http://tr.wikipedia.org/wiki/Cirit alıntısına göre, Anadolu ’da 11-16. yüzyıllarda bir savaş oyunu olarak oynanan cirit, sonraki dönemlerde özellikle “19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu “ülkesi ve sarayında en büyük gösteri sporuydu. Müsabakalarda yaşanan hayati tehlike nedeniyle II. Mahmut döneminde bu oyunun oynanması yasaklanmış, daha sonra tekrar bir gösteri oyunu olarak Anadolu ’da oynanmaya başlanmış.

Cirit’i kaptırmayacağız, bu böyle biline. Her türlü desteği bekliyoruz.

 

Yeni Asır TV’de 28 Eylül 2012 de sevgili Sezin Sivri ve Neslihan Acu ile yapmış olduğum  ”İzmir ve Girişimcilik” programında off-the-record bazı konuşmalar  yapmıştık. Ben israrla 2012 sonuna kadar “Terör” sorununda önemli bir mesafe kaydedileceğini söylemiştim. Tahminlerim bir bakıma doğru çıktı ve 2013 yılı Türkiye açısından çok iyi bir yıl olmaya aday. Hele İsrail’in özür dilemesi hükümet ve Türkiye için önemli bir kazanım oldu. Umarım uluslararası politikada bir daha plansız hareketimiz ve fevri çıkışımız olmaz da kartlarımızı gereksiz olarak buralarda kullanmayız.

Forbes dergisi Ocak, 2013’de yukarıda görülen “Titanların Savaşı” haberini yapmıştı. Haberde 10 tane Titan’ın adı geçiyordu. Bu savaşın toplam maddi değeri de 1,034,500,000 TL’ydi. Sadece 2 Titan’ın arasındaki savaşta bir parasal değer yoktu. Savaşın nedeni ise “Kişisel”di. Bu Titan’larAlphan Manas  ve Emin Hitay’dı.

Terörün sonuçlanması için geçmişi sineye çekmeyi göze alan ülkemizin bir vatandaşı olarak, adı gene “savaş” olarak tanımlanan ve eski ortağımla bir süredir devam eden “itiş-kakış” ı bugün olarak sonlandırıyorum. Artık eski ortağım Emin Hitay, birbirimize katkımızın ikimizin de yadsıyamayacağı, iyi ve kötü günleri beraberce yaşanmış, paylaşılmış bir 18 yıl olarak anılarımda kalacak.

Ayrılırken onun da kendi röportajlarında belirttiği gibi 55 milyon Euro ciro yapan bir şirketler grubunu eski ortağıma bırakıp, ben ise “kağıt üzerinde” yani ciro yapmayan şirketler almıştım. Bu kendi seçimimdi. Tabii ki hatalı yatırımlarım olacaktı. Ayrıca hem medyatik hem de tanınmış olmak, bir bedeli de beraberinde getiriyordu. Ortağım ile yaşamış olduğum itiş-kakış’ı gazete ve web portalları köşelerine taşıdılar. Finansal konularda yalan-yanlış haberler de yapılmadı değil. Evet yatırımlarından biri olan Ege Madencilik 8 milyon TL zarar yapmıştı. Ama maden sahasının değeri o kadar yüksekti ki, her halukarda borçlarını karşılayacağı için, öyle yazılan gibi “iflas erteleme” kararını mahkeme vermedi. Ödemeler takvime zaten bağlanıyor. Ne yapayım yani, her yatırımda başarılı mı olayım? TV programlarında katılımcılara ahkam keserken bunun arkasında iyi ve kötü tecrübeler var.

Eski ortağımın ne yapacağını bilemiyorum. Onunla yazışıp bu itiş-kakışı kendi tarafımda kapattığımı söyledim. Eğer o da adım atarsa idol olduğumuz gençler için de bir rahatlık oluşur.


Yazıma nasıl bir başlık atmak konusunda oldukça düşündüğümü kabul etmem lazım. ADHD-EUROPE (www.adhdeurope.eu ), İstanbul Kültür Üniversitesi (www.iku.edu.tr ) ve Dikkat Eksikliği Hiperaktivite ve Özel Öğrenme Güçlüğü (DEHB) Derneği (www.hiperaktivite.org.tr )  işbirliği ile düzenlenen 4 günlük 2. Uluslararası Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Kongresi’nin son gününde konuşmacıydım. ADHD-EUROPE  20 Avrupa ülkesinden DEHB üzerine hizmet veren 30 derneğin katılımıyla 2009 yılında kurulmuş bir dernekler birliğidir. Ana teması “DEHB ile Yaşamak-Living with ADHD” olarak belirlenen kongreye yurtdışından sekiz ve ülkemizden 16 konuşmacı bilimsel katkılarını sundular.

Katıldığım oturum ise: DEHB ile Yaşamak  (Gerçek Yaşam Deneyimleri)’dı. Katılımcılar:

  1. Alphan Manas – İşadamı
  2. Özlem Özle – Bankacı
  3. Anıl A. Aksu – Öğrenci, Boğaziçi Üniversitesi
  4. Toygar Dündar – Foto muhabiri
  5. Burçak Güneş – Uluslararası şirket çalışanı

Oturum Başkanı: Doç. Dr. Bedriye Öncü’ydü. 

Daha önce’de DEHB’li birçok kişi ile karşılaşmıştım ama bu kez aslında hem konuşmacıları, hem de gerçek yaşam hikayelerini dinledikten sonra aslında DEHB ile yaşamanın çok da kolay olmadığını ve ailemin sayesinde birçok zorluğu farketmeden atlattığımı anladım. Hayatımın önemli bir dönemi “maymun iştahlı olma” teşhisleri ile geçti. Arkadaşlar, ortaklar vs vs. Babamın gerçek bir Fütürist olması ve erkeklerin babalarını rol-model olarak almaları benim hedeflerimi çok büyüttü. Tipik DEHB özellikleri olan “özgüven eksikliği” ve “yaptıklarına önem ve değer vermeme” benim CV’mi şişmanlattı. Özellikle üniversitelerde verdiğim konferanslarda CV’min tümünün okunmaması için yalvar-yakar olmaya başladım. 35 yaşından beri DEHB tanısı ile yaşayan bir insan olarak öncelikle özgüven eksikliği konusunu çözdüm. Bu konuda bana “Dunning-Kruger Etkisi” (http://tr.wikipedia.org/wiki/Dunning-Kruger_etkisi)  oldukça yardımcı oldu. Gördüğüm şuydu ki, hem aşırı bilgili olmama rağmen mütavaziydim ve yaptıklarıma önem vermiyordum; Öte yandan bilgisiz olan insanlar kendilerini önemli hissettiriyorlardı. Bunda bir yanlış vardı. Ben de değişmeye karar verdim. Artık bazıları bana kızsa da bazı konularda mütevazi olmayı düşünmüyorum. 

Düşük-odak ve Yüksek-odak sorunlarını beraber yaşadım hep. Ama Yaratıcı olduğum hep söylendi. Yaratıcılık, olağan, günlük şeylerin özel olmasını, özel şeylerin de daha çok günlük hayata girip doğal şeyler olmasını sağlar. Aynı zamanda rutin olan işleri dahi risk alarak farklı yapma içgüdüsü yaratıcılığın işaretidir. Columbia ve Oxford’da eğitim alan Jonah Lehrer’in nöroloji araştırmalarına dayanarak yazdığı “Imagine” kitabında, Yaratıcılık için çok önemli birkaç bölüm var: Yaratıcılık doğuştan gelen bir yetenek değil. Yaratıcı olmaya yönelik zihinsel tıkanıklık boyutundan aydınlanış evresine geçiş arasında küçücük bir an var: Aslında bu an Arşimet’in banyoda ve Newton’un elma ağacının altında yaşadıklarına benzer bir aydınlanma anı. Gerçi artık teknoloji dünyasındaki aydınlanma anları, biraz daha bilgi gerektiriyor. Lehrer’in tanımı olan “ayırgaçların kalktığı an” nöronların birleşmesini engelleyen duvarlar; ve bu duvarlar önceden ezberlenmiş doğrular ve dogmalar. Sonuçta Yaratıcılık bu duvarları yıkma becerisi olarak tanımlanıyor Jonah Lehrer tarafından.

Bir yabancı gibi soruna bakabilme, eleştiri yeteneği, çıkmaza girmiş olmanın getirdiği ümitsizlik (Set Godin ve Dip: http://sethgodin.typepad.com/the_dip/) Yaratıcılık için önemli itici güç haline geliyor.

 Yaşadığımız zaman (Bill Gates 1955’de, Paul Allen 1953’de, Steve Balmer 1956’da, Steve Jobs 1955’de, Eric Schmidt 1955’de, Sun Microsystems kurucuları Bill Joy 1954, Scott McNeally 194, Vinod Khosla 1995’de doğdu. Hepsi de 1975 yılındaki bilgisayar çağının başlangıcında üniversite’yi bitiriyorlar veya ayrılıyorlardı), içinde yaşadığımız ülke ve şehir, ailemiz, aldığımız eğitim ve bilgiye ulaşma gücümüz (1983 yılında New York’a giderken bana fax’ın dünyanın geleceğini etkileyeceğini ve onunla ilgilenmem gerektiğini söyleyen babamın asistanı Faruk abi’ye “abi o iş tutmaz, herkesin alması lazım” diye kestirip atacak kadar bilgisizdim.) Yaratıcılık için gerekli diğer koşulların arasında yer alıyor.

DEHB ile Yaratıcılık arasında hep bir bağlantı yıllarca arandı. Ama söylentiden öteye gidemedi. Artık bu bağlantı bilimsel olarak kanıtlanmış durumda. ABD’de Memphis Üniversitesi’nde detaylı yapılan araştırmada: http://proadhd.nl/White_Shah_ADHDCreativity_PAID.pdf DEHB olanların daha Yaratıcı oldukları ortaya çıktı. Yaratıcı olanlar 2 farklı eğilimde oluyorlar: Farklı Düşünmek ve Çoklu Opsiyonları Hızlıca Azaltmak. Biraz daha ileri giderek Şizofren ve Bipolar’ların DEHB’lerden daha fazla Yaratıcı olabildikleri de başka bir bulgu.

 “Odaksız Yaratıcılık” DEHB’lerin ortak sorunu. Ben bunu sürekli yaşıyorum. Durmadan fikir ve çözüm üretmek hem yorucu hem de odaklanma sorunu yaratıyor. Daha önceki tecrübelerim şimdi “İş Modeli” yaratma konusunda bana yardımcı oluyor. Çoklu opsionları hızlıca azaltıyorum ama her defasında doğru kararı verme şansım yok. Konferanslarımda kendime ait gelecek tasarımlarımı da sergiliyorum. Bugüne kadar bir çok kez “Yuh artık, bunu da düşünüp niye birşeyler yapmadım” dediğim Yaratıcı çözüm ve buluşum oldu. Ama aşağıda açıklayacağım konu artık beni duvarlardan duvarlara çarptı.

2004 yılı Kasım ayında yapılan MediaCat konferansında “Geleceğin Bilboard”larını anlattım (Slayt Üstte). İleriki yıllarda sürekli takacağımız gözlüklerle sokak bilboardlarına baktığımızda önümüze birkaç opsiyon çıkacaktı:

  1. Eğer reklam görmek istemiyorsak, reklamın yerine doğa resmi görmek için olarak “Reklamverenler Derneği”ne aylık bir bedel ödeyeceğiz.
  2. Veya kadınlar başka erkekler başka (ilgi alanlarına göre) reklam görecekler.

 Bunun olabilmesi için aynı ekran üzerine 2 görüntü yüklenmesi lazım ve taktığımız gözlüğün bunu ayırması gerekiyor. Ben bunu 2004 yılında anlattığımda tabii ki bakışlar hafif gülümseme şeklindeydi.

Sony bahsettiğim patent için 14 Haziran 2009’da başvurusunu yapmış 15 Temmuz 2010’da da patenti almıştır: http://www.freepatentsonline.com/20100177174.pdf

Özetlersek: Öncelikle “Sıkılmış Portakalın Davası Olmaz.” Ama diğer yandan eğer ABD’de yaşamış olsaydım, bu patenti çoktan alacağımı biliyorum. 

Bu ülkeden gideceğimiz yok. İnovasyon deyince paso akla ben gelebilirim, ama neye yarar? 2023 hedefi derken Tahta Araba gibi abuk-sabuk “İnovasyon”lara kredi veriyoruz: http://www.izlesene.com/video/laz-rover-gorucuye-cikti/6860635   

Manyetik Levitasyon’lu Tren yapacağız diye Karadeniz Teknik Üniversitesi Trabzon’da deneme için alınmadık oyuncak tren bırakmıyor: http://gundem.milliyet.com.tr/universite-deneyi-kentte-oyuncak-tren-birakmadi/gundem/gundemdetay/12.10.2011/1449867/default.htm

Halbuki zaten ABD’de 7 yaşındaki “Ben” (ailesi satın almış herhalde) bile “Bilim Projesi” için bu ünitelerden birini kit olarak satın almış (Magnet Levitation & Train Kit): http://www.magnet4less.com/product_info.php?cPath=24_129&products_id=758 Yahu abiler bir Ben kadar olamadınız. Keşke Ben’i arasaydınız da oyuncak trenleri çocuklara bıraksaydınız. Şimdi söyleyin lütfen: Biz bu kafa ile mi 2023 hedefleri yakalayacağız?

Ülkemiz “Innomania” (İnnovasyon Manyaklığı) döneminde artık sınır tanımaz hale gelmiştir. Geçen gün NTV’de (bu kanalda yayınlanması beni bir o kadar da şaşkınlığa itmiştir) Tahta Otomobil ile ilgili haberi seyrettim: http://video.ntvmsnbc.com/laz-rover-valilikte.html Sabah gazetesi de haber yapmış: http://www.sabah.com.tr/multimedya/galeri/otomobil/ahsap-otomobil-laz-rover İşin hazin tarafı bu otomobili Trabzon Valisi Dr. Recep Kızılcık ile Beşköy Belediye Başkanı Yahya Narmanlı da test etmiş olması. Şimdi her ikisinin de söylediklerine bakalım. Önce sayın Valimiz: “Dünyada fark edilen istikrarlı bir ülke konumundayız. Yeni markalar yaratma peşindeyiz. Bu anlamda bu kardeşlerimizin yaptığı güzel inovasyon’un bu alanda daha büyük şirketlerimize esin kaynağı ve örnek olması gerektiğini düşünüyorum.” dedi. Arkasından sayın Belediye Başkanımız: “Ancak bunun maddi boyutundan ziyade düşünce ve fikriyatı çok önemliydi. 3 aydan beri bu projeyi yürütüyorduk. Çok güzel bir sonuç aldık. İnşallah bunu Ankara ve İstanbul’da da görücüye çıkaracağız.” diye konuştu. Aracın 1992 model bir kamyonet’in kasası üzerine tahta olarak yapıldığını hatırlatarak durumun vahametini sizlerle paylaşmak istiyorum. ABD’de birileri bu arabayı yapsaydı inanın Youtube’da en çok seyredilen komedi video’su olurdu.

Konferanslarımda hep söylüyorum. Vizyonu ve bilgisi olmayan insanların yarattıkları inovasyonlar bu ülkede benim gibilere mizah malzemesi oluyor. Ama buna Bakanlıklar yönetmelikler ile dahil olunca benim gibi 9 yaşından beri teknolojinin içinde olan insanlar irkiliyor.

Şimdiki konum “Elektronik Damacana Takibi”. Kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi? Bir an için zannettiniz ki artık kaçak su dolumu ve satışı olmayacak. Resmi Gazate’de 7 Mart 2013 Perşembe günü yayınlanan “İNSANİ TÜKETİM AMAÇLI SULAR HAKKINDA YÖNETMELİKTE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK” in değiştirilen maddelerine bakarsak:

—————————————————-

MADDE 23 – Aynı Yönetmeliğin 31 inci maddesinin üçüncü fıkrasının (a) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve (b) bendinin ikinci cümlesinde yer alan “su ve hava” ibaresi “su veya hava” şeklinde değiştirilmiştir.

“a) Geri dönüşlü kaplar: En az 55-70 °C sıcaklıktaki su ve uygun temizlik maddesi ile tam otomatik olarak el değmeden yıkanabilecek ve ayrıca kullanımı ve yıkama sonucu herhangi bir deformasyona uğramayacak nitelikte olur. Bu kapların dedektör ve benzeri sistemle niteliğinin değişmediğinin kontrol edilmesi gerekir. Bu kaplar üretim tarihinden itibaren en fazla üç yıl veya 75 kez kullanılır. Bu kapların kaç defa doldurulduğunun tespit edilmesine yarayan elektronik takip sistemi işletmeci tarafından oluşturulur, bu sistemin usul ve esasları Kurumca belirlenir.

—————————————————-

Şimdi Kurum üreticilere diyecek ki “Damacanalara Çip Takın”. Peki dünyada hangi ülkede bu uygulanıyor? Hiçbir ülkede.. Neden? Çünkü anlamsız ve pahalı..

Bu uygulama ile kontrol edilebilecek tek şey, Bakanlık yetkililerinin kontrolü anında çip üzerinden ilgili damaca’nın kaç aydır piyasada olduğudur. Çünkü AHLAKLIKLI firmalar zaten bunu yapıyorlar. Amaç ahlaksız olanları takipse, firmanın kaç kez dolum yaptığını çip ile takip etmek imkansızdır. Gelen ve giden’in on-line takip edildiği bir sistem anlamsız ötesi bir maliyete çıkar. Ayrıca zayıf halka üreticiler değil Bayiler’dir. Ahlaksız olan bayi’ler boş olan damacanaları fabrikaya yollamadan kendileri doldurmaktadır. Özellikle şirketlere giden bu sular personel tarafından farkedilmemektedir. Öncelikle takip edilmesi gereken doluma giden damacanaların içlerininin iyice temizlenip temizlenmediğidir. Örneğin bu takibi yapmayan bir firmaya tekrar doluma  içinde idrar olan veya daha önce benzin taşımak için kullanılan bir damacana gitse temizliğinden nasıl emin olacağız? Bunu’da mı RF-ID çip ile takip edeceğiz? Aslında gerçekte 3 tane çözüm vardır.

  1. Gerçek sorunun aslında bayi’den fabrikaya gitmeden bayi tarafından tekrar su dolumu olduğu göz önüne alınırsa, kapak için özel bir bandrol uygulaması yapılabilir. Kiracı olan bir bayi’nin işyerini boşalttıktan sonra İZSU’ya 2,000 TL’lik su borcu taktığı göz önüne alınırsa ne demek istediğim anlaşılacaktır.
  2. Diğer bir çözüm cam damacanaya geçmektir. Buradaki sorun fiyat’tır. 19 litrelik cam damacana’nın Paşabahçe satış fiyatı 43 TL iken, Çin’den ithal edilecek aynı damaca’nın maliyeti gümrüksüz 25 TL (http://www.alibaba.com/showroom/19-liter-glass-bottle.html) olmaktadır. Bu durumda Paşabahçe’nin bizi öpmekte olduğu zaten görülüyor. Rekabet yaratılınca zaten abiler de fiyatlarını aslanlar gibi düşeceklerdir. Biz fiyatımızı 20 TL’ye göre alsak ve polikarbonat olanın da 5 TL olsa, cam ambalajın kendini geri ödemesi polikarbonat’a göre 1 yıl sonra olacaktır (Polikarbonat her 3 ayda bir atılmak zorunda). Böylece RF-ID gibi gereksiz takip teknolojilerine de gerek kalmayacak olup ilk madde de yer alan bandrol uygulaması denenebilir.
  • Diğer bir çözüm ise 5 litrelik geri dönüşsüz PET şişeleri desteklemektir.

Sonuç olarak dünyada sadece “Vending Makinası” aracılığı ile satılan sularda 2007 yılında ağırlıklı geri-dönüşüm’ü yakından takip etmek için denenmiş olan bu sistemde (http://www.rfidjournal.com/articles/view?3491) israr edilmesi durumunda ülkemizde ve yurt dışında hakkı olmayan birçok insana para kazandırılacaktır.



Tüm hakları Alphan Manas’a aittir. (c) 2003-2011