“Yavaş Şehirler Yaratmak” başlığıyla BusinessWeek Dergisi’nin 1 Mart 2009 tarihli sayısında çıkan köşe yazımda (http://www.alphanmanas.com/?p=226) dünyada ilerleyen yavaş şehirler akımına Türkiye’nin de mutlaka dahil olması gerektiğini belirtmiştim. Hatta örnek şehir olarak da Assos’u vermiştim. Bir İzmirli olarak hem kendime kızarak hem de gurur duyarak sizlerle bir haberi paylaşmak istiyorum. İzmir’in Seferihisar ilçesi belediye başkanı Tunç Soyer (web sitesine baktım. Çok net projelerden bahsetmiş kendisi. Gerçekten çok ümit veren bir yerel yönetici profili çizmiş) ilçesini yavaş şehir olarak tanımlayarak girişimde bulunmuş. Böylece Türkiye’de yavaş şehir olmaya ilk aday İzmir’den çıkmış oldu. Kendime kızıyorum, çünkü niye çocukluğumda yazlarımızı geçirdiğimiz Seferihisar aklıma gelmedi diye. İzmir Belediye Başkanı Sayın Aziz Kocaoğlu’nun davetlisi olarak 2 Temmuz 2009 tarihinde eski havagazı fabrikası binasında yapılacak ve güzel İzmir’imizi daha ileriye götürecek projelerin konuşulacağı “İzmir Ekonomik Kalkınma Koordinasyon Kurulu Toplantısı’na katılacağım. Bu toplantıda bahsetmek istediğim ilk konu mutlaka bu olacaktır. Çünkü belki İzmir şehir olarak yavaş şehir olamayacaktır ama güzel ilçeleri için durum farklı olabilir. Yavaş şehirler özellikle yaşlanan dünya nüfusunun ilgisini çekecektir. Bu da İzmir’in gelecekte gelişmesi için önemli bir kaldıraç olacaktır.

24 Saat’te çıkan haberi PDF formatında okumak için tıklayınız. 

Bu yazıyı Digiturk’te “Pride” adlı filmi izledikten sonra yazmaya karar verdim. Film, Jim Ellis’in 1971 yılında Philedelphia eyaletinde siyahlardan kurduğu yüzme takımının gördükleri zulme rağmen başarısını anlatıyor. Amerika’da siyahlara karşı olan hareketleri yıllarca filmlerde ibretle izledik. Türkiye’de olsa böyle olmazdı” diye düşünenler çok olmuştur. Ama ne yazık ki yanılıyorlar. Çünkü bizde olan siyahlar o şehirlerin maskotu olacak sayıda azdı. Yani nüfusun belli bir kısmını afrikalı göçmen olarak içimizde bulundursaydık, hiç kuşkunuz olmasın bizde de aynı sorunlar olurdu. Mexico City’de yapılan 1968 olimpiyatlarında 200 metrede altın ve bronz madalya kazanan Amerikalı iki siyah atlet, Tommie Smith ve John Carlos’un madalya töreni sırasında siyah deri eldivenleri ile yumruklarını havada tutarken, siyahlara biçilen ikinci sınıf vatandaşlık ve fakirlik elbisesini protesto ediyorlardı. Bu olay siyahların dünyaya en önemli mesajı oldu. Amerika o dönemleri atlattı ve siyahi bir başkan çıkararak konuya noktayı koydu.

23 Mayıs’ta New York Madison Avenue’de 28. Türk Günü yürüyüşü vardı. Ben ilk olarak 4. Türk Günü yürüyüşüne katılmıştım. O zaman sayılarımız çok daha az ve katılımcı gelir profili çok farklıydı. Şimdi dikkatimi çeken ise o zamanki katılımcıların hem gelir düzeyi hem de yaşam biçimi olarak inanılmaz ilerlemesi ve de ABD’ye entegre olmalarıydı. ABD bu anlamda çok badireler atlatmasına rağmen önce siyahlar olmak üzere hispanikler (Güney Amerikalılar), Çinliler, Türkler ve  Yunanlılar gibi azınlıklarla tam entegrasyon sağladılar. Çünkü ABD zaten azınlıklarla kurulmuştu. Ama Avrupa öyle değildi. Avrupada tam tersine denize kıyısı olanlar (İngiltere, Hollanda, Fransa, Portekiz vs) sömürgeciydi. Ya da genişlemek için Almanya gibi alabildiğine saldırgandı. Durum böyle olunca, yabancıların entegre olması çok zordu. Ben yıllarca Almanyada tren garları çevresindeki yerleşim bölgelerinde toplu olarak yaşayan Türk vatandaşlarımızı eleştirdim; niye entegre olamıyorlar diye. Ama şimdi daha iyi anlıyorumki onlar isteselerde karşı taraf buna izin vermeyecekti. Özellikle ekonomik nedenlerle gittikçe artan işsizlik, milliyetçiliği dahada patlatıyor ve entegrasyon başka bir bahara kalıyor. Avrupa Parlamentosunun Haziran başı yapılacak seçimlerine 27 Avrupa Birliği ülkesi katılıyor. Seçim yarışında bir sürü kart açılıyor. Bu kartların başında adı geçen ülke tabii ki “Türkiye”. Bunu Alman başbakanı Merkel bile yapıyor. Alman Sol Parti’den Sevim Dağdelen, yapancıların yerel seçimlere katılmasına karşı çıkan koalisyon partilerini eleştirerek “Almanya dışlanma ülkesi” demiş. Terör örgütlerinin finansmanı ve desteklenmesi dahil Türkiye’yi yıpratacak ve elinde koz bırakmayacak her türlü kartı iyi kullanan bazı Avrupa Birliği ülkeleri artık deşifre olmuş durumda. (devamı…)

Bir önceki yazımda Exim’in bugün içinde bulunduğu durumdan bahsetmiş ve kendisi ile beraber OT/VT (Otomatik Tanıma ve Veri Toplama) teknolojilerine dayalı çözümler üretmek üzere yola çıkan Porcan, Barkod, Teleteknik ve Romar’ın artık hayatta olmadığını söylemiştim.

Bugün de yaşadığım tecrübeye dayanarak mobil telefon üreticileri ile ilgili bir yorum yapmak istiyorum. Ericsson, İsveç gibi mobil telefon penetrasyonunun %100’ü geçtiği bir ülkede çok büyük bir pazar payına sahip olarak oyuna başlamıştı. Daha sonra operatörlere GSM alt yapısı satışını da arkasına alarak ihracatçı kredisi ile operatörlerle güçlü anlaşmalar imzalayarak gittiği pazarlarda önemli başarılar yakaladı. Bu durum ne yazık ki sonsuza kadar süremezdi. Sonra Sony ile birleşerek yaşamını sürdürmeye başladı. Ben gerçekten bu firmanın niye bu kadar güç kaybettiğini düşünürken aklıma Ericsson mobil telefonlarına ile ilk sahipliğimin 1995 yılında 337 ve daha sonra 388 modeli ile başladığını daha sonra da Motorola StarTac’e geçtiğimi hatırladım. 1999 yılından sonra da bir daha Ericsson mobil telefon kullanmadım. Pocket PC takıntım nedeniyle sadece bu işletim sistemini destekleyen telefonları kullanıyorum. HTC de benim favorim. Son kullandığım HTC Touch Pro modeli beni üzdüğü için Ericsson XPERIA X1 modelini deneme gafletinde bulundum.

Öncelikle telefonun titreme modunda cihazın titrediğini anlamak mümkün değil. Cihazın tuşları da metalik olduğu için ışık altında hiçbir tuş yansımadan dolayı görülemiyor. Ben de 3,000 civarında isim kaydı olduğu için gereksinim duyulan bellek biraz büyük. HTC Touch Pro’nun belleği ile Sony-Ericsson XPERIA’nın belleği aynı olmasına rağmen X1 modeli devamlı kilitleniyor. Gelen çağrıların %50’sini cevaplamam mümkün olmadı. Çağrı kabul tuşuna basmama rağmen çağrıyı alamadığım gibi, ekran kendi ekseni etrafında dönüyor. Tasarım harikası (!!!) olan bu cihazın çağrı alma tuşu ise 4’lü baklava tuşu şeklinde dizayn edilmiş sol tuş grubunun alttaki tuşu olması gerekirken ne hikmetse tasarımcı arkadaşımız onu sola almış. O kadar küçük bir tuş ki, illa bakarak basmanız lazım.

Sonuç olarak yandım Allah diye HTC’ye döndüm. Ama yeni modeli olan HTC Touch Pro 2’yi yurt dışından aldım. Son dönemde özellikle akıllı telefon konseptinde olan, Blackberry, Pocket PC ve Symbian işletim sistemine sahip telefonlarda boyutlar küçülmüştü. Apple iPhone ile boyut konusunda son noktayı koydu. Yeni kullanmaya başladığım HTC Touch Pro 2 de dahil olmak üzere, Samsung vs yeni model çıkaran tüm üreticiler akıllı telefon olarak ölçülerinde Apple iPhone’u birebir kopyalamaya başladılar. Bence de çok iyi oldu. Çünkü belli bir boyutun altında gerçekten kullanım zorlaşıyor. Yeni mobil telefonumdan çok memnunum. Apple iPhone’dan önemli bir avantajı var telefonumun: Yandan kayar açılan tuş takımı var. iPhone’un en önemli kullanım zorluğu bu bence.

Sony-Ericsson XPERIA modelini Türkiye’ye getirmeme kararı almış. Bence isabet etmişler. Pazarı ele geçiren Samsung’un ve Nokia’nın niye başarılı olduğunu şimdi daha iyi görüyorum. Kullanıcı beklentilerini gerçekten iyi anlıyorlar. Kaybedenler de niye kaybettiklerinin sanırım farkına varıyorlardır.

1987 yılında Türkiye’ye Colonial Corporation’ın ülke müdürü olarak dönmüştüm. Amerika’da, Tennessee eyaletinin Woodbury kasabasındaki (http://en.wikipedia.org/wiki/Woodbury,_Tennessee) Levi’s fabrikasında bir süre çalıştıktan sonra şirketin New York merkez ofisinde çalışıp Türkiye’ye gönderildim. Akşamları ayıların indiği bir bölgedeki motelde kalıyordum. Camlarında demir parmaklıklar vardı. Akşam 21:00 gibi bütün kasaba uyurdu. Belki abartı olacak ama kasabanın neredeyse yarısı bizim fabrikada çalışırdı. Şirketimiz o zaman Vicks Corporation’un bir iştirakiydi ve ana firma 1986 yılında Fortune 500 listesinde orta sıralardaydı. Hem Colonial’ın hem de Vicks’in şirket jetleri vardı. Bu firmalar sonra yok olup gittiler. Ne acıdır ki Google’da Colonial veya Vicks yazdığınızda benim CV’im falan çıkıyor. O yıllarda internet olmadığı için bilgileri internete aktarılamadı. İş jeti sahibi diğer Amerikan şirketleri gibi fütursuzca harcamanın kurbanı olup şirketler mezarlığına gömüldüler. Türkiye’de Colonial Corporation adına büyük alımlar yaptık. Sears adına İzmir’den 1.5 milyon gömlek aldım. Sanırım o zaman İzmir’deki tüm üreticiler bana çalışmış olabilir. Colonial Corporation küçülme planları içinde Türkiye ofisini kapamaya karar verdi. Beni de kabul etmeyeceğimi bildikleri için Dominik Cumhuriyeti’ne göndermeyi teklif ettiler. Ben kabul etmedim, şirketten istifa edip Bodrum’a gittim. Eski ortağım beni o ara aramış buluşalım diye. Buluştuk, konuştuk. Daha sonra da Dilson Oteli’nde babam ve onunla biraya geldik. Babam bize “bak Emin sen çok iyi bir tüccarsın, Alphan da teknoloji konusunda çok araştırmacıdır. Bir araya gelirseniz çok güzel bir ikili olursunuz” dedi. İşte o gün Exim’in temelleri atılmış oldu. Exim ilk hali ile Export-Import’un ilk heceleri ile kuruldu. Aslında ilk hedef “her türlü ticaret” ti. Ama ben teknoloji konusunda daha yoğun bilgiye sahibi olduğum için bir anda yön değiştirerek barkod ve bilgi toplama teknolojilerine yöneldik.

Birkaç ay önce Exim ile geçmişteki bağımı bilenler bana Exim’in faaliyetlerini durduğunu söylemişlerdi. Forbes’un Haziran 2009 sayısında da bu konu ile ilgili haber çıkınca çok ama çok üzüldüm. Ortağımla ayrılmanın yaşandığı  2006 yılında (2005 sonuçlarıyla) Exim Deloitte’un Fast 50 programı ile, Türkiye’nin son beş yılda en hızlı büyüyen 39. teknoloji şirketi olmuştu. Hatta, Fast 500 EMEA (Güney-doğu Avrupa, Orta Doğu ve Afrika) programında yüzlerce uluslararası firmayı geride bırakarak, sıralamaya katılan 500 şirket içerisinde 185. olmuştu: http://fast50.deloitte.com.tr/comments-exim.aspx. 2005 yılı sonu itibariyle genel müdür Neda Seçkin’di ve şirket çift haneli Milyon Euro ciro gerçekleştirmişti.

Forbes’un 74. sayfasında yer alan “Küçük Büyüğü Yer mi?” başlıklı haberi yapan arkadaşımız Özer Turan detaylı bir araştırma yapmadan bu haberi yapmış. Keşke daha çok şirket ile konuşma fırsatı olsaydı. İki-üç kişiden oluşan iki şirket ile yaptığı görüşme sonucu çıkan haber de bu kadar sınırlı olmuş. Ben ona biraz yardımcı olayım: Haberde adı geçen veya geçmeyen gene bir masa bir kasa şirketler Exim’de daha önce çalışıp, onun know-how’ını, yazılımlarının önemli bölümlerini ve müşterilerini alıp çıkmışlar, sonra aldıkları müşterilere daha ucuza hizmet vermişlerdi. Müşteriler de daha sonra bu durum başlarına bela olacağını bile bile tamah edip bu hizmetleri almışlardır. Aynı durum yıllar önce Porcan’ın başına gelmiş ve şirket’ten ayrılanlar Porcan’ın yazılımını resmen çalıp bize, Exim’e gelmişlerdi. Porcan’ın ana ortağı sevgili dostum Şevki Can’a hemen haber verip bu durumu düzelttirmiştik. Bilişim sektöründe ne yazık ki etik kurallar çok fazla çalışmıyor. Logo gibi kurumsal hale gelmiş ve adı konmuş bir yazılımınız olmadığı sürece şirket içinde biriken know-how çalınıp gidiyor. Bunu engellemek de mümkün olmuyor. Forbes’daki haberde Exim’den ayrılmış arkadaşımız pişkin bir şekilde “büyük firmaların Ar-Ge yatırımına yeteri kadar önem vermedikleri için zamanla hantallaştıklarını söylemiş”: Peki kendisi küçük firma olarak nasıl bir Ar-Ge yapmış? Ar-Ge’sini Exim’in olanaklarını kullanarak ve Exim’de yapıp gitmediğini bize söyleyebilir mi? Piyasada Exim’in battığı haberlerini yaymak da ne kadar etiktir? Ben Exim’in ortağı olduğum yıllarda aynı haberler Porcan için de çıktığında hep sessiz kalmayı tercih ederdim. Çünkü böyle bir haber üzerine satış politikası oluşturmak etik değildir. Ayrıca Exim’in sahibi olan eski ortağımın şirketinin iflas etmesi olasılığı da yoktur. Piyasadaki rakiplerinin çoğunu satın alacak güce sahiptir ve sadece isterse faaliyetini durdurma yolunu seçer.

Exim benim ilk göz ağrımdı. Tırnaklarınızla büyüttüğünüz ve inanılmaz emeğinizin olduğu bir firmanın bu durumda olması beni çok üzdü. O kadar çok ilki Exim ile yaşadık ki bugün burada hepsini anlatmam gerçekten çok zor. Sanırım bölerek anlatmak daha iyi olacak.  (devamı…)

Basında yer alan haberleri zaman zaman blog’uma taşıyorum. Bunu yaparken de haber eğer internet’te değilse, ilgili haberi alıntı yaptığım basılı medyanın dağıtım süresi sonunda yapıyorum. BusinessWeek bu hafta 15 günlük özel bir sayı çıkardı, 14–27 Haziran tarihleri arasında geçerli olacak. Bu durumda benim 27 Haziran sonrası alıntı yapmam gerekiyor. Ama haber o kadar önemli ve Türkiye’ye etkisi o kadar büyük ki bu haberi BusinessWeek yayın yönetmeni sevgili Serdar Turan’ın anlayışına sığınarak tek sayfasını sizlerle paylaşıyorum.

Son 1 aydır daha sık olarak Türkiye’deki şirketlerin tek başlarına veya birleşerek yurt dışında finansal olarak zor duruma düşen şirketleri satın almaları konusunu işliyorum. Biz, şirket olarak bunu yapıyoruz ama bu konuda güçlerimizi birleştireceğimiz şirketlere gereksinimimiz var. Yurt dışı konusunda çok iyi tecrübemiz var, bu tecrübenin kullanılmasını arzu ediyoruz. Şu anda Türkiye’den büyük bir grup ile yurt dışında halka açık bir şirketin satın alınması üzerinde çalışırken Türkiye için teknolojiye sahip olma açısından çok önemli bir dönemece de destek olmak için çabalıyoruz.

Türkiye, uçak sanayi teknolojisine sahip olmak için inanılmaz bir fırsat elde etti. Eclipse Aviation’ın (www.eclipseaviation.com) iflas öncesi ana ortağı olan ETIRC’in yönetim kurulu üyesi olan Ekim Alptekin ile beraber bu şirketi Türkiye’ye kazandırmak için canla, başla mücadele veriyoruz. Önümüzdeki tek engel ihale süresinin kısa olması.

Eclipse Aviation konusunda BusinessWeek’de çıkan haberi pdf formatında okumak için tıklayınız.

Alphan Manas’ın Referans gazetesinde yurt dışında şirket alımını destekleyen söyleşisini pdf formatında okumak için tıklayınız.

Plastic Logic firması 21.5×28 cm (8.5×11 inches) boyutunda yeni bir e-reader (elektronik kitap/okuyucu) çıkardı. Sadece 7.5 mm genişliğinde olan bu cihaz gerçekten mükemmel. Ben Kindle’ın yeni versiyonunu (Kindle 2) satın aldım. Gerçekten muhteşem bir cihaz. Onda kitap okumak çok zevkli. Daha önce de e-reader konusunda yazı yazdığım için piyasadaki güncellemeleri yakından takip ediyorum. Sony’nin de e-reader’ı var ama başarılı değil. Piyasada birçok mp3 çalar var ama iPod uzak ara önde gidiyor. Bunun temel bir nedeni var: Kullanıcılar cihazdan çok toplam çözümü ve kullanım kolaylığını arıyorlar. Bugün Kindle’ı belki tek başına satıyor olsalar belki satın almayı tercih etmeyiz. Ama satıcı Amazon olunca ve yanında kitaplar satılıyorsa durum değişiyor. O yüzden Plastic Logic istediği kadar iyi bir cihaz üretiyor olsun sanırım iyi bir içerik ortağına gereksinimi var. Bu ancak Google gibi bir ortak olabilir. Apple’ın uzun dönemde e-reader konusuna gireceği kesin. Apple da piyasaya girerse e-reader kosunuda üretici sayısı sınırlanacaktır.

Demek istediğim şudur ki artık cihaz üreticisi olmak yetmiyor. Toplam çözümü vermek gerekiyor. Plastic Logic’in ürünü, Kindle’dan çok daha güzel ama arkasında hiçbir içerik üreticisi yok. O yüzden içerik bulamadığı taktirde ona yatan risk sermayesi paraları heba olup gidecek.

Bilişim fuarlarında hatırlarım her üründen yüzlerce üretici vardı. Ama gidişat odur ki, özellikle Tayvan ve Çinliler’in başını çektiği bu durum değişiyor. Artık daha az üretici görmeye alışmamız gerekiyor.

Air France Uçağı Düştü. Kaza Nedeni Sanırım Zor Bulunacak.

Air France’ın uçağı düştükten sonra ortaya birçok neden atıldı. Airbus 330 uçakları neredeyse dünyanın en güvenli uçakları olduğu için düşmesine anlam veremeyenler mecburen komplo teorilerini de zorlamak zorunda kalıyorlar.

Benim uçaklara karşı özel ilgim olduğu için bu tip olaylarda algımın seçiciliği üst noktaya çıkıyor. THY Amsterdam kazası için de oldukça araştırma yapmış ve 12 Mart 2009 da  blogumda bir yorumda bulunmuştum: http://www.alphanmanas.com/?p=229 Bugün (6 Haziran 2009) Hürriyet gazetesinde Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın kaza ile yorumlarını okudum ve benim daha önceki yorumlarımdan farklı bir sonuca ulaşmadıklarını gördüm: http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/11807354.asp Yorumun alıntısı şöyle: “THY’nin Amsterdam’daki kazasında bana gelen bilgilere göre, pilotlarımız yükseklik ölçen altimetrenin arızalı olduğunu fark ettiklerinde hemen diğerine geçmişler” diyen Bakan Yıldırım, şunları söyledi: “Maalesef, oto pilot çok düşük irtifada arızalı olandan komut almaya devam etmiş. Pilotlar, gazı ileri itmek istese de, gaz kolu otomatik pilotu dinlemiş ve tekrar iniş moduna kendini geri çekmiş. İnanılmaz talihsiz bir olay. Üretici Boeing bozuk olan aletle ilgili çalışma başlattı. Tabii burada Amsterdam’da havaalanı yetkililerinin uçağımıza yoğun trafik gerekçesi ile kısa yaklaşma vermesi de hata. Uzun yaklaşma verse bu uçak kurtulabilirdi. Hollanda’ya bu yüzden artık kısa yaklaşmayı kaldırdı.”.

Düşen Air France AF 447 sefer sayılı uçak ile de yorumların çoğuna baktım ve kendi yorumumu oluşturup sizlerle paylaşmak istedim.

Uçağın düşüş öncesi tropik fırtına bölgesine girdiği biliniyor. Bu bölge kuzey ve güney rüzgarlarının çarpıştığı Inter-Tropical Convergence Zone (ITCZ) olarak anılıyor.  Bu bölgede üst üste kümelenen binlerce Cumilonimbus denilen tehlikeli bulut parçacığı bulunuyor. Bazen bunlar öylesine kümeleniyor ki hem arada boşluk kalmıyor, hem de yükseklikleri uçakların uçuş tavanının üstüne çıkabiliyor. Uçağın radarları ne yazık ki bu bölgede istenildiği sonucu veremeyebiliyor. O bölge yoğun hava trafiğinin olmadığı bir bölge olduğu için yerde radar kuleleri de bulunmuyor. O bölgeden geçen diğer uçak pilotlarının verdiği bilgilerde anlık hareket eden bu bulutlardan dolayı güncelliğini yitirebiliyor.

Uçağın sadece tropik fırtına kümesine girmesinden dolayı düşmediği varsayımından yola çıkarsak, teorileri rafine etmek gerekiyor. Uçağın etrafından dolaşamayıp içine girmek zorunda kaldığı CB denilen Cumilonimbus bulut kümesine girerken hızını çok kesmesinin yarattığı etki üzerinde durulablir. Thales tarafından üretilen ve “Pilot Tube” adı verilen hız sensörleriyle ilgili olarak üretici firmanın buzlanmayı daha iyi engelleyen yeni bir modelinin tüm Airbus 330’larda değiştirilmesi için bülten yolladığı ve düşen uçağın henüz bunu değiştirmediği belirtildi. THY Amsterdam kazasında da aynı sorun radar altimetresinde oluşmuş ve farklı yükseklikler okunmuştu. Sanırım burada da farklı hız okumaları olabilir. İşte CB denilen bu bulat kümesine girerken pilotun hızı kesmesi sonucu gerçekte bilinen hızın hatalı hız göstergesinden dolayı daha da az olması uçağı stall’a sokmuş olabilir. Uçak stall pozisyonuna geçmiş olabilir ama büyük bir olasılıkla uçak havada parçalanmıştır. O kadar yoğun bulut kümesinde uçağın tam bir stall yaşayabileceğini düşünemiyorum. Bilgisayar sistemindeki arızalar da stall esnasında yaşanmıştır.

Burada temel 2 soru şudur: İlki, bundan sonra bu bölgede uçan uçaklar için ne tip meteorolojik rapor desteği sağlanacaktır? Pilotların geçecekleri nokta hakkında bu raporları anlık almaları gerekmektedir. Bunun sağlanması için gereğinin yapılması gerekmektedir. İkincisi ise, 1996 yılında hız gösterge farklılıkları yüzünden kaptanları dilemmaya düşürüp, düşük hızdan dolayı stall olup düşen Birgen Air’in Boeing-757 uçağı ile bu uçağın benzer bir kader yaşayıp yaşamadığıdır. Sadece aralarındaki fark Boeing-757 kalkıştan hemen sonra düşmüştür: http://aviation-safety.net/database/record.php?id=19960206-0 Uçağın bulunan kara kutusunda stick-shaker denilen ve kumanda koluna bağlı olarak uçağın stall durumuna gelmesinde titreyerek ve ses çıkararak pilotlara uyarı veren aletin sesi kaydolmuştu. Air France 447’nin kara kutusu bulunduğunda bu konu çok net anlaşılacak.

Ben bu yazıyı sabah yayınladığımda uçak üreticisinden kaynaklanan bir sorun olmadığını düşünüyordum. Ama fikrim biraz değişti. Beni kahreden şu; Biz gelecek konusunda konferanslar veriyoruz ve pilotsuz uçaklardan bahsediyoruz. Yahu bu adamlar daha uçağın hızını ve yüksekliğini doğru dürüst ölçemezlerse bu işin sonu nereye varacak ki? Hangi gelecekten bahsedebiliriz ki?

 

The Futurists Association of Turkey was established just a couple of years ago, founded by Brightwell Holding CEO Alphan Manas, a colorful figure who is a textile engineer by trade but describes himself as a futurist, an inventor, a technology expert and an investor. He is the creator of the OGS system used on Istanbul bridges, the İDDAA betting system and the Ferry Taxi.

Manas, who is also a member of the Sustainable Development Association, recently gave students at Bahçeşehir University a lecture on the professions of the future. As you can imagine, his comments on which professions young people in developing countries such as Turkey should consider grabbed the students’ attention.

The “professions of the future” include jobs in nanotechnology, genetic engineering, robotics and plastic surgery, with the field of organic farming topping the list, said Manas. (devamı…)

Tüm hakları Alphan Manas’a aittir. (c) 2008